21.12.2015, Pazartesi
Bugün pek hoş geçmedi. Sabah kan şekeri ölçtürmeye gittim kahvaltı bile yapmadan. Üstelik sabahlamıştım, okulu bırakmayı düşünüp zdaemon oynamıştım. Abi olmuyor, hocalar kötü, eğitimi kötü buluyorum ben. Daha ileri, pedagojik bir eğitimle ben herkese her şeyin öğretilebileceğini düşünüyorum. Ama hocalarda o ışığı göremiyorum. Hocalarda eksiklik var biraz. Bende de eksiklik var ama onlar da eksikliğini kabul etsinler ortak bir noktada buluşalım diyeceğim, onlar da biz her öğrenciye göre şey mi yapalım diyebilirler tabi. Ama Avrupa'nın sosyal devletlerinin sistemi aşağı yukarı böyle değil mi? Ben böyle diye biliyorum, iş bulma olayları birazcık daha kolaydır orada diye düşünüyorum. Gidip görmedim, ama araştırmaya çalışıyorum.
Öbür türlü de düşünürsek hocalar öğrenciyi düşünmezse kimi düşünecek? Anlama kapasitem çok yüksek ama anlamakta zorlanıyorum. Belki de bu konular ilgimi çekmiyordur henüz. Tam emin değilim ben açıkçası, ama eğitimin nasıl yapılması gerektiği konusunda eminim. Sadece kendimden emin değilim. Ben öğretmen olsaydım böyle yapmazdım. Hoş, gerçi öğretmen olmaya çabalasam olamam bu karaktersizlikle, ama olsun, bir an için kendimi öğretmen farzetseydim, aklımda birçok fikir olurdu nasıl öğreteceğim konusunda.
Neyse ya, uzattım. Kan şekeri ölçtürmek için yola çıkıyordum. Çok fena sisliydi hava, 10 metre ilerisinden sonrası görülmüyordu. Arabalar da biraz yavaş gidiyordu buna göre. Şimdi buradan o eczaneye kadar yürüsem, kan şekerinde bir değişme olacağını düşündüğümden, durakta bekledim Merkez'e giden otobüsleri. En iyi fikir buydu bence. Yan tarafta, muhtemelen işçi olan abiler de kendi servislerini bekliyorlardı galiba, bana öyle geldi. Fabrika işçisi olduklarını düşündüm. Beklemeye devam ettim, bir an hiç otobüs gelmeyeceğini düşünürken nihayet geldi. Zaten saat 8:30 civarı. Dışarısı görünmüyordu hiç sisten.
Merkez'e vardık, önce para çekmeye gittim ama atm yine uyuzluk yaptı. Bakım yapılıyormuş bu seferde. Bozukluk mu vardı ya da ne, hatırlamıyorum. Parasını verecektim 5 lira, kan ölçüm yapan ablaya. Ama sonra banka kartından da çekebileceğini hatırladım ve eczaneye doğru devam ettim.
2 tane abla vardı eczanede. Günaydın dedim mi demedim mi hatırlamıyorum, merhabalar dedim. Bugünlerde merhabalar demeyi çok seviyorum. Samimi bir şey, merhaba biraz sade geliyor sanki bana. Aslında privyet demeyi ya da zdravstvuyte demeyi de istiyorum ama Rusça olduğu için demiyorum. Bunlar daha samimi geliyor bana. Aslında o privyet de değil tam olarak, oradaki i, e ile i arası bir ses. Prev-yet gibi bir şey. Rusları dinlerken farkettim. Zaten Rus alfabesinden Latin alfabesine çevrilince ne kadar sağlıklı olabilir ki?
Neyse, ablalar çok suratsızdı bu sabah. Daha önce yine bu eczaneye geldiğimde de öylelerdi. Oysa ben çok sevmiştim bu ablaları, sohbet etmek istiyordum. Yani bir iki bir şey sormak istiyordum, ama neşesizlerdi ve herhalde istemiyorlardı. Eh, opsiyonel bir şey zaten sohbet etmek. Ben de buraya niçin geldiğime konsantre oldum. Bekledim parmağımı delmesini ve o aletle şekerimi ölçmesini. Diğer abla, bilgisayar başında müzik çaldırıyordu. Bir ara, başka bir müziği arıyorlardı. Ölçümü yapacak abla da ona başka bir siteden bakmasını söylüyordu, ya da başka bir vidyodan. Sonra elimi istedi, sol elimi. Ben derin nefes aldım, darbe için hazırladım kendimi. O da biraz bekledi, sanki nefesi verirken tam sonda sokayım da iyice acıtsın dermiş gibi. Aman neyse, ölmedik ya bir iğneden. Ama ilk girişi çok acıtıyor :(
Sonra ölçtü şekerimi. 102 ymiş. Normal dedi. Gizli şeker ölçümünü sordum, onu da hastaneden yaptırırsınız dedi. Burada yeterli malzeme mi yokmuş ne. Tamam dedim. Üstümü giyindim, montumu, atkı, bere ve eldivenlerimi. Öyle konsantre olmuştum ki üstümü giymeye, para vermeyi unutmuş, dönüp gidiyordum. O da, para alacaktım da, dedi. Çok özür dilerim dedim ve banka kartını uzattım. Girişte sormuştum zaten banka kartı geçiyor mu diye. Sol elimi sıkıyordum, delinen yeri görmeye çalışıyordum. O da "sıkarsan daha çok kan gelir, pamuğu koy üzerine." dedi. 5 dakika dursun dedi bana pamuk üzerinde. Umursamadım. Pamuğu atıp eldivenimi geçirdim. Kartımı da aldım geri ve çıktım eczaneden. Karşıdaki durağa geçtim, yurda otobüsle gidecektim. Aç acına yürümek istemedi canım. Bekledim durakta. Öğrenciler, okula giden otobüsü bekliyorlardı herhalde ama benim okulum yoktu, hehe. Bu yüzden, benim yurdun olduğu yerden geçen, okula gitmeyen başka bir otobüse bindim. Kimse de bilmezdi aslında bu otobüsün bizim yurdun önünden geçtiğini. Yani ben öyle düşünüyorum. Herkes o yönde gidiyor diye hep kampüse giden otobüse giderdi, ama kampüs otobüsü de kalabalık olurdu. Yani bilmiyorum aslında, kendimi zeki buluyorum bu daha az kalabalık olan otobüse bindiğim için. Bu arada, otobüse binmiştim.
Bir yere oturdum ama sonra 2 li koltuk boşaldığı için oraya geçtim. Yurdun önüne gelince indim, okula giden öğrenciler bekliyorlardı, ben ise kampüse gitmeyen bir otobüsten iniyordum. Yine çok zeki hissettim kendimi.
Sonra o zekilikle yurdun girişine yöneldim. Temizlikçi abiyle karşılaştım, merhaba dedim. Bir şeyler konuştuk, güvenlikçi abiye bakıyordum, kart gösterip göstermemekte tereddüt ediyordum. O da görmüştü beni ama ilgisini çekmemiştim. Sorun yoktu herhalde, bu arada temizlikçi abi de "dışarıdan mı geliyorsun?" gibi şeyler söylüyordu. Kart gösterseydin bari dedi ve ben tekrar geri döndüm, güvenlikçi de duymuştu onun söylediğini ama az önceki ilgisini kanıtlar nitelikte, başıyla devam etmem gerektiğini belirten bir işaret yapmıştı. Sadece başını sallamıştı aslında. Temizlikçi abi "Bu adam geçirtiyor kimlik görmeden, diğer biri var nasıl pimpirikli." diyordu. Ben de "heee şu adamı mı diyorsun?" diyerek o güvenlikçiyi tarif ettim. Biraz agresif olan, ve daha önce de bir tartışma yaşadığım güvenlikçi. Abi tam anlamadı, "yok mu biraz daha şişman olan." dedi. Evet oydu, benim dediğim. Sonra ben de onu savunmak için "yaa güvenlikçi olarak öyle sert adamlara da ihtiyaç var." dedim. Temizlikçi abi de hızlı hızlı "Kişi, kendi nasılsa öyle davranır." gibi bir şeyler dedi. Ben anlamıştım gerçi demek istediğini. Ona bir şeyler daha sordum sohbet olsun diye. O da bir şeyler dedi. Sonra görüşürüz dedi ve ayrıldık. Ben de kahvaltı fişini alıp, eldivenleri bırakıp ve ekmek süt yumurtaları alıp aşağı kahvaltıya indim, param olmadığı için veresiye yazdırmayı teklif ettim, ama o geçenki abla olmadığı için yapamadım. Bu abla pek kimseyi tanımıyordu. Biraz münakaşa etttim, diğer insanlar da geliyorlardı. O yüzden fazla uzatmadan ayrıldım, yemeye başladım bir yere oturup.
Yemeği bitirdikten sonra ekmeği sütü kaldırıp dolaba koydum, sonra Merkez'e doğru yürüyüşe çıktım. Manav abi açmamıştı dükkanı hala, ona da veresiye borcum vardı. Yoluma devam ettim, Merkez'e vardım. Büyük bir marketin önünden geçtikten sonra, yerde bir köpek gördüm. Küçücüktü, yavru köpekti. Marketin mal indirme kaldırma yerinden doğru geliyordu. Eğilip sevdim onu. Ayaklarıma çıkmaya çalışıyordu. Fotoğrafını da ekleyeceğim birazdan. Çok tatlıydı. Çok vakit geçirmiştim onla, gitmeliydim artık. Gitmeye çalıştım ama takip ediyordu, çok da hareketli bir şeydi. Ezilmesinden korktum bu hareketlilikle. Ama bir süre sonra takip etmeyi bıraktı. Başka insanlara gidiyordu. Sonra bir ara yolun ortasında durdu, miyavlamaya benzer sesler çıkarıyordu. Garip, köpek miyavlıyordu sanki. Yakınlaştım iyice ezilmesin diye, onu ezerlerse beni de ezeceklerdi. Sonra yaşlı bir teyzeye gitti yolun karşısına geçip. Teyze yerde otururken, birden gitti üzerine. Yaşlı teyze rahatsız oldu, kovalamaya çalıştı eliyle. O ise hiç geri durmuyordu. Bir ara sertçe vuracak gibi oldu, gittim yanına çağırdım. Sonra teyze ayağa kalktı gülerek, yanıma doğru geldi, arkada başka bir amca da "bak, sevdi seni." dedi. Köpeği kastediyordu herhalde. Köpeği elime aldım, küçücüktü. İlk gördüğüm yere götürdüm. O arkada bir yerde, elimde küçük köpek, annesini arıyordum. O yanda da dersane varmış, 2 tane kız geliyordu buraya doğru. Elimdekini gördüler, hemen yanaştılar. Yolda bulduğumu, annesini aradığımı söyledim. Sevmeye başladılar, eline verdim köpeği. Dersanenin içine koymayı teklif ettim eğer annesini bulamazlarsa. Soğukta donardı. Arabaların altında ezilirdi. Tam o sırada, marketin o arka tarafına gelen tırdan doğru gelen birisine sordular köpeğin annesini. Adam ise buraya yabancı olduğunu söyledi. Bu köpeği gören kız öğrencilerden birisi ise gitti içeriye köpeği içeriye almaya, ama daha önce zaten almışlar, ama çok ses çıkardığından çıkarmak zorunda kalmışlar. Ben yurtta kalıyor olmasaydım alırdım herhalde, çok küçüktü. Yanımda duran kız öğrenci ise köpeği eve götürebileceğini, fakat annesi yakınlardaysa onun almasının daha iyi olacağını söyledi. Daha sonra ise, bir kutu buldu yanımdaki kız. Ona koydu, siyah, atkı gibi bir şeye sardı onu. Kutunun bir kenarını yırttı hava alsın diye ve üstünü kapattı. Sonra, sanırım yetkili bir kadın, yani dersane yetkilisi olan bir kadın, içeriden çıktı köpeğe bakmaya. Çok ses çıkardığını ve dışarı çıkarmak zorunda kaldıklarını söyledi.Kız ise, "Çatıya koysak olmaz mı?" diye sordu kadına. Kadın ise "Orası da soğuktur."dedi. Sonra yanımdaki kız, köpeği kendisinin alacağını, fakat dersten sonra olacağını söyleyerek kadını ikna etti. Fakat çatıya mı götüreceklerdi bilmiyorum. İçeride bir yere götürmek üzere kapıyı açtılar, merdivenden çıkarken "Siz de gelmeyeceksiniz herhalde?" dedi kadın. "Yani güvendeyse artık sorun yok." dedim ve ayrıldım oradan. Ama biraz daha muhabbet etseydim fena olmazdı. Çok yalnız hissediyordum. İnsanlar sadece elimde köpek, ya da çok çekici bir şey olunca yanıma geliyorlardı.
Ayrıldım oradan. Biraz daha yürüyüp yurda gittim yine yürüyerek. Sonra da yattım. Bu arada, kan ölçtürmeden geldikten sonra kahvaltı yaptıktan sonra odama geldiğimde, oda arkadaşlarımdan biri uyanmıştı, ben dışarı çıkmaya hazırlanırken o da hazırlanıyordu. Beraber çıktık, o kahvaltıya, ben ise dışarı çıkıyordum. Tam yol ayrımında, onun da dışarı çıkacağını zannetmiştim önden giderken, ama dışarıda arkama baktım, yine kimse yoktu. Hep böyle yalnız kalıyordum işte.
Neyse, günlüğe devam edersek, yurda geldim yattım işte. Yine çok uyumamayı düşünürken öğlen 12:30 dan akşam 22:30 a kadar yatmışım. Oda arkadaşım ışığı açmıştı, ara ara uyanıp onunda odada olduğunu farketmiştim. Neyse, kalktım ve imza atmaya indim. Sonra yemekhaneye gittim yemek yemek için, fişimi de almıştım. Yemekleri incelerken, puding gibi olan kahverengi renkli bir şey dikkatimi çekti. Ablaya sordum ne olduğunu. Puding olduğunu söyledi. "Kahverengi ama bunun rengi." dedim. O da aşçının değiştiğini söyledi bana. Ne iş yahu? Bu kaçıncı aşçı değişimiydi böyle? 3. farklı aşçı oluyordu bu. Peh. Neyse, yemeği yedim kalktım. Sonra çıktım yukarı, biraz ders çalışmaya çalıştım. Ama yapamıyordum, çok gerideydim. Keşke önceden çalışsaydım gibi vicdan azaplarına girip girip çıkıyordum. Ama anlıyordum da yazılanları epey. Ama yeterli değildi. Ben yeterli olmadığını düşünüyordum. Bir süre sonra sıkılıp, zdaemon oynamaya başladım.
Bu arada uyandıktan sonra, ailem aramıştı beni. Onlara hastalığımdan söz etmiştim, yani bende olduğunu düşündüğüm bir hastalık. OCD(obsessive compulsive disorder) veya OKB(obsesif kompülsif bozukluk). Bahsettim onlara, psikiyatriste gideceğimi söyledim. Konuştuk işte öyle. Sonra biraz da sohbet edip kapattım.
Zdaemon oynarken ben bir yandan, diğer oda arkadaşı da gelmiş, öbür oda arkadaşıyla poker konuşuyorlardı. Bence çok saçma bir oyundu poker, ve çok çok zevksizdi. Ama onlar inanılmaz zevkli olduklarını iddia ediyorlardı. Bu arada zdaemon oynayamamıştım şimdi hatırladım, internette sorun vardı çünkü. Ben de onun yerine starcraft oynadım protoss olarak. Yapay zekaya karşı oynadım, ilk oyun baya değişik bir metotla oynamak istedim ama epey uzun bir süreden sonra çok fazla üniteyle saldırdılar ve yenildim. Yapay zekanın bu kadar ünite yapabileceğini bilmiyordum. O kadar ileri programlanmış mıydı ki? Demek ki programlanmıştı. Neyse, ikinci maçta, daha başlangıç odaklı bir strateji izledim. Hemen asker yapıp saldırmaya başladım. Onlar da yapmışlardı. Hemen yenemedim öyle. Onların bölgesinin girişinde asker biriktirip nöbet tutmaya başladım. Onlar da asker yapıyorlardı. Bir süre sonra başka mineral fieldlarına da açıldım. Hatta diğer hepsine açıldım, bir taraf hariç. Oraya da gerek kalmazdı herhalde. Meşguldum ana merkezlerine saldırmakla. Ama o da ne, zergling vardı gemiyle götürdüğüm probe un olduğu yerde. Overlord la taşımıştı onları buraya. Ben ise bir probela onunla baş edemedim. Geri yükledim gemiye probeumu. Sonra gemiyle birlikte geriden asker alıp zerglingin olduğu yere gittim. Aa pardon, bu yenildiğim oyunda olmuştu bu olaylar. İkinci oyunu anlatmaya devam edeyim, işte ana merkezi tutuyorum kimse kaçmasın diye. Bir taraftan da diğer mineral merkezlerine açılmışım. Vespene gas hiç kullanmıyorum, sadece mineral. Upgrade de yapmıyorum, zealotlarım var bir sürü onun yerine. Çokluğu niteliğe tercih ediyorum bu maçta. ÇİNLİ OLDM KENKS xD Çok fazla zealot yaptım ve saldırmaya devam ettim. Ama o da bu sefer o yeraltına çekilip görünmez olan, o hydraliskten upgrade edilen üniteden yapmıştı. Zealotlarımı hunharca öldürüyordu. Geri çekilmek zorunda kaldım. Bunun üzerine ben de görünmezleri görebilmek için pylon yapmaya başladım. Bir an pylonların yeterli olduğunu sandım görünmezleri görmek için. Bunu farkettikten sonra bu sefer photon cannonları yerleştirdim hemen. Bir yandan da koruyordum onlar inşa edilirken. İnşa etmiyordun zaten, probe ile tıklayınca oraya yerleştirdikten sonra kendi kendine inşa ediliyordu, ya da "warp" ediliyordu, çağrılıyordu işte. Neyse, photon cannonlar sağolsun, onları görüp görüp öldürüyordum. Zaten artık domine etmiştim kesinlikle. Tüm drone larını öldürdüm. Merkezini yok ederken, bir yandan da "acaba başka yere de overlord ile drone taşıyıp merkez yaptı mı?" diye düşünüyordum. Fakat merkezindeki tüm binaları yok ettikten sonra "player 2 is eliminated." yazısını görünce öyle yapamadığını gördüm. "Player 2 eliminated." mı demişti yoksa? Hatırlamıyorum şimdi. Grammerle bu kadar derinlemesine cebelleşmek istemiyorum şimdi. Gramer kurallarıyla daha doğrusu. Bunu gramer nazilerine bırakıyorum.
Neyse, yok ettim merkezlerini. Bu arada, tüm bu 2 oyunu atarken arkadaşlarım, ağızlarının suyu akarak poker konuşuyorlardı. Paralı poker hem de. Parasızdan da konuştular, konuştular da konuştular. Şimdi hepsini yazmak istemiyorum. Çok can sıkıcı. Ben çok sıkılıyorum pokerden. Kağıtlarla oynanan her oyun sıkıcıdır benim için. Bu arada internet de geri gelmişti, zdaemona girdim ve oynamaya başladım.
Survival bir haritaya girdim ama direkt öldüm. Yok böyle bir harita! Başlar başlamaz elinde pistol var. Çevrende, her tarafında bir imp. Hareket edemiyordum ve direk ölüyordum. Bu nasıl survival?? Sonra chatten birileri "tek tek oyuna girin." dedi. Öyle yaptık bir iki kez öldükten sonra. Tek kişi, orada bulunan tüfeği alıp öldürüyordu hepsini. Med kitler de vardı, kurşunlar da. Ama önceki oyunda ben de tüfek almıştım, tüfeğin mermisi bitmişti hemen. Tek bir tane 20 lik mermi vardı yerde. Nasıl işti bu ya? Resmen tek kişi halinde girilmek üzere yapılmıştı harita. Neyse, o ilk giren kişi bayağı bir imp öldürdü. Sonra birisi "artık girebilirsiniz." yazdı chatten. Biz de girmeye başladık. Ama hala impler geliyordu. Vuruyorduk hepsini. Sonra bir kapıyı açtık, cyberdemonlar vardı kafesler içinde. Roketatarlar, o kafesler içerisinden gelmiyordu bize. Ama biraz yaklaşsak roketin patlama etkisinden hasar alırdık herhalde. Cyberdemonların koluna monte edilmiş roketatarlar vardı, öyle bir yaratıktı onlar ve oyunun en güçlü yaratıklarıydı. Bu arada, o odaya girdiğimizde, pinky demonlar vardı ilk. Zaten ilk ben gelmiştim o odanın kapısına. Öldürmüştüm onları sırayla. Sonra arkada cyberdemonları görmüştüm bu kafestekileri, toplamda 4 tane. Orada birtakım butonlar vardı, bir tanesine basayım bakalım neymiş dedim, ve bastım. Cyberdemonun kafesi açıldı ve terör estirmeye başladı. Herkes chatten bana "noob." "why let cyberdemon go?" gibi şeyler yazıyorlardı. Ben nereden bileyim yahu o butonun cyberdemon kafesini açtığını! Harita yapıcılarını suçlayın dedim chatten. Ama dinlemiyorlardı. Benim suçlu olduğumu düşünüyorlardı. Neyse, cyberdemon yürüyordu odadan dışarı. Odanın dışında biraz geride bir yere gelince, ilk başlanan yere teleport oluyordu. Harita, bir sarmal şeklindeydi, biz bu sarmalın ortasından başlıyorduk. İmpler vardı bir sürü işte. Onları öldüre öldüre bu odaya geliyorduk. Sonra o teleport ettiren kırmızı çizgi gibi bir yere geldi, ilk başladığımız yere teleport oldu. İmplerin ateş topları geliyordu bu aralıklardan, ama sanırım cyberdemonların roketleri ulaşmıyordu. Çok şanslıydık, bir süre sonra öldürdüler onu. Sonra o odada, o kafesin, o açılan kafesin içine girdim. Plazma silahı vardı, onu aldığım gibi kafes kapandı ve archville ler teleport olmaya başladı bir yerlerden. Orada, hemen kafesi açacak birileri de yoktu. Bir tanesini öldürdüm, ama yarı canımı aldı. Ama hemen sonra canlanan başka bir tanesi hemen beni öldürdü. Bir canım daha vardı. Hehe. Sonra onu da yine harcadım, canımı yani. O odadan sonraki odaya girdiğimde hemen yere düştüm mal gibi. Lava zemindi. Arka tarafta bir yerde basınca aşağı inen, basit asansörlerden gördüm, bastım space buttonuna. Aşağı indi, sonra yukarı çıktım. Bir sürü revenant gördüm. Lanet olasıca! Geri de kaçamıyordum, lava zemin vardı geride. Sonra, tekrar aşağı indim. Bir tane de revenant gelmişti benimle aşağı. Yumruk vuruyordu bana o komik animasyonuyla. Onu öldürdüm galiba, ama başka bir tanesi tekrar yukarı çıktığımda beni öldürdü diye hatırlıyorum. 2 yaşama hakkımı da bitirmiştim şimdi. Bu serverda 2 hakkı vardı herkesin. O açıdan iyiydi. Normalde tek hakkı olurdu birçok serverda. Ama ben çıktım gittim.
Bir coop serverına girdim bu sefer. Ama sonradan, 1 canım olduğunu ve bunun rocket jump serverı olduğunu görmüştüm. Çok severdim rocket jump severlarını. Kuleler vardı böyle uzun uzun, ondan önce de, boş bir alanda, duvarlara rocket jump ın nasıl yapıldığını gösteren resimler çizilmişti harita yapıcısı tarafından muhtemelen. Ben de baktım bu resimlere. Roketi fırlattıktan sonra zıplamak da lazımmış. Ben önceden oynarken böyle yapmıyordum. Böyle daha iyi zıplıyormuş. Heheyt! Yeni bir şey öğrendiğime çok sevindim. Sonra o kuleli yere gittim. Bir iki denedim ordan oraya zıplattırmayı kendimi. Ama bir iki tanesini zıplattırsam da genel olarak çok başarılı olamadım bu haritada. Zordu gerçekten. Sonra çıktım zaten oradan da. Bir fffa haritasına girdim, tek kişi vardı ve muhtemelen bottu. Rail gunlı olan serverdı burası da galiba. Rail gun, ne kadar mesafe olursa olsun tek atışta öldürüyordu. Ama reload süresi uzundu. Botla biraz oynaştım, 5 kere art arda öldürdüm onu ama sonra sıkıldım, oradan da çıktım. Saat de geç olmuştu bu arada, gerçek hayatın saati yani.
Öyle ki, oda arkadaşım, ışık lazım mı sana diye sormuştu. 01:19 civarlarıydı saat yanlış hatırlamıyorsam. Kapatabilirsin ya dedim. Sanki bir de iznim varmış gibi. Saat geç olmuş cidden, isterse kapatsın tabi, bu konuda sınırsız saygım vardı, kapatmak isterse kapatsındı, ben gider aşağıda oynardım oyunumu ya da dersimi çalışırdım ya da kitabımı okurdum. Ama kitabım da bitmişti, bu yüzden canım sıkılıyordu. Fakat yine de indim aşağıya. Ders kitaplarımı da aldım üstelik.
Ondan sonra aşağıda biraz ders çalıştım, bazı fikirler edindim, birçok konu hakkında düşündüm ders çalışırken. Ders çalışmak zordu cidden, ben yapamıyordum herhalde bir de üstelik. Sonra bıraktım zaten, yine zdaemon oynamak üzere bilgisayarımı kurdum bir yere. Ama ondan önce de kağıt kalemle bir şeyler yazdım, defterime. Deftere yazmak da güzeldi, ayrı bir güzel histi. Yazmak genel olarak zevkli bir işti benim için. İş değil, uğraş diyelim. İntihar etmeyi düşündüm yine, tamam hayattan zevk alıyordum ama, çalışma hayatından çok zevk alacağımdan emin değildim. Ders çalışmak istesem, hep böyle artık ders çalışmak için çok geç olmuş zamanlar olurdu bu ders çalışmak istediğim zamanlar. Hep yumurta deliğe gelince olurdu. Bir dahaki dönem de böyle olacaktı eminim, olmasa bile, hiç mükemmel olmayacaktı ki. Hep yarım dönem kaybetmiş olacaktım. Çok üzülüyordum bu duruma. Belki de fazla mükemmeliyetçiydim. Ama bu bölümde de 7 sene uğraş vermek zoruma giderdi herhalde. Neyse, çok uzatmayayım. Ondan sonra, bilgisayarımı kurdum işte. Oyun oynadım, bir şeylerle uğraştım oyundan başka. Öyle vaktimi geçirdim işte, şimdi de sabah olmuş, dışarıyı seyrediyorum. Kahvaltı yapıp okula gideceğim. Uyku sorun değil, zaten 10 saat uyumuştum dün. Hayda bre!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder