18 Aralık 2015 Cuma

17.12.2015, Perşembe

Kahvaltıya 7 civarı gittim, ehehe. Ne güzel sabah erkenden gidiyorum böyle. Yumurta da çıkmıştı, 7:30 du saat, evet tam olarak 7:30 du. Dün müdüre söylediğim yumurtaların geç çıkması olayı bugün yoktu, müdür halletmişti herhalde. 7:45 de çıkıyordu yumurtalar. Kahvaltıdaki muhtemelen en önemli besin bu kadar geç çıkar mıydı? Saçmalığın daniskası. Neyse, aldım 2-3 yumurta. Kızartma aldım bir de, sıcak sıcak. Ya aslında yemesem daha iyi kızartmayı, kilo yapıyor ama, tadı da çok güzel. 1 tane almıştım, ama sonradan tadı güzel gelince 3 tane daha almak zorunda kaldım, ve pişmanım da buna. Keşke almasaydım, gereksiz yere kalori. Üstelik çok da yağlıydı. Kötü oldu aldığım. Yumurta yedim dünden kalan yumurtalardan, sonra da süti içtim. Süt güzeldi, günlük süt alıyordum zaten, ferah, nefis, taze bir tadı vardı. Sonra yedim hepsini ve kalktım gittim, maden suyu içtim ve dışarı, yürümeye çıktım. Hergün evde kitap oku oku olmuyordu cidden, hayat kitaplarla ölçülemeyecek denli büyüktü. Biraz dışarı çıkıp gezmek de lazımdı. Kitap okumak bir süre sonra sıkmıştı üstelik beni. Bağımlılık da yaptığı söylenebilir ama. Benden daha iyi yazdıklarını düşünmüyorum okuduğum yazarların. Bana göre çok gerekli şeyler yazmıyorlar. Gerçi gerekli olarak neyi farzettiğimi de bilmiyorum. Yani tam olarak bilmiyorum, ama güzel hissettiren şeyler yazmıyorlar. Bence kitap okumak insana güzel hissettirmeli, yaşama gücü aşılamalı. Ama nedense çok uzun süredir okumamdan dolayı mı, yoksa yazardan dolayı mı bilmiyorum, zevk alamıyordum ki ben. Ama yazarın da kötü olduğunu sanmıyorum. Neyse işte, ben direk bunlarla cebelleşmemek için dışarı çıktım, hem de bankada bir işim vardı, onu halledecektim. Dışarıda yürüdüm. Güneşliydi ama yine de soğuktu, önümü kapattım. Mis gibiydi, ne zamandır sabahları yürümüyordum. Adeta, Kadıköy'de bir yerlerde yürürmüş gibi hissettim burada yürürken. Farkı yoktu aslında buranın da, burası da güzeldi kendince. Ohh, temiz hava. İnsanlar.

Merkeze geliyorum nihayet, yürüyorum. Sokaklar öyle dolu değil. Müzik dinliyordum bir yandan da bu arada. Yumuşak hissediyordum bundan ötürü. Yumuşak yumuşak adımlar atarak hedefime varmaya çalışıyordum. Hedef, bankayı fethetmek! Soymak değildi, fethedecektim! Bayrağımı dikecektim. Neyse, laubali olmayayım, bankaya doğru yürüdüm. Bu yürüyüşümden çok zevk aldım, eğlendim yürürken. Bankaya girdim, bankadaki kadın çok güzeldi, gözlerimi alamadım. Ama sert sert baktığı için mecburen aldım ters bir şey söyler diye. Hem de hiç tanımadığım insana öyle bakamazdım ya. Neyse, işimi gördüm. Diğer gişelerde de işim vardı, onlara da sıra alıp girdim tekrar, ve işlerimi komple hallettim. Ailemi uyandırdım, daha uyanmamışlardı, saat 9:20 civarlarıydı. Kalın sesimle bir güzel haşladım onları, kibarlığımla. Sonra biraz etrafı dolaşmaya karar verdim. Bir dükkanı aradım, internetten yerine bakıyordum. Fakat haritada yeri yanlıştı, bu yüzden ben de o siteden telefon numarasını çevirdim, ve adresi aldım. İnternetteki adresi yanlış girmişler maalesef. Neyse, gittim o ikinci verilen adrese. Biraz sohbet ettim dükkanın o anda başında. Üniversite okumuş, gelmiş burada çalışıyor. Bölümüyle tamamen alakasız olan bir yerde. Ona, "umarım bölümünüzle ilgili iş bulursunuz" dedim ve oradan ayrıldım aldığım bir şeyle. Sonra gezdim yine dışarıyı. Ama uzun süredir de gezmiştim şimdi dışarıda, canım sıkılmıştı biraz. Biraz dinlenip bir şeyler okumak ihityacı hissettim. Ama eve gidince yapardım herhalde. Sonra gittim yastık yüzü aldım, kılıfı da denebilir. Aynı şey bence. Aldım poşetleri ve eve geldim, daha doğrusu yurda. İkide bir ev diyorum ama aslında ev de sayılır, ha yurt ha ev.

Yurda yürüyerek gelmiştim bir de, ayaklarım ağrımıştı. Geldiğimde ayaklarımı yıkadım bu yüzden, sonra internette birtakım arkadaşlarla konuştum, akıl verdim, telkin ettim onlara. Ben aslında psikoloji okumak istiyordum, ilgi alanım buydu. Ama bilmiyorum işte, ailemi reddedebilirsem, ya da onları devre dışı bırakabilirsem yapardım belki. Beceremiyordum şu anki bölümümde hiçbir şeyi. Belki de becerebilirdim ama ben beceremiyordum. Ama emin olduğum bir şey var ki, bu bölümdeki hocaların sahip olduğu bilgiye ben sahip olsaydım, kesinlikle çok daha iyi ders anlatırdım. Hocalar çok depresif, anlatış biçimlerini hiç beğenmiyorum. Pi sayısının sonsuzuncu sayısına kadar yazdırmıyor ya, ne kadar zor olabilir? İstemiyorlarsa gitsinler başka iş yapsınlar. Bu nasıl iş yahu? Ama işini bilen, çok iyi olan hocalar da var tabii. Onları çok seviyorum gerçekten. Hatta bir hocamız çok iyiydi, sürekli dalga geçerdi "ygs dershaneciliği yapıyorum burada size bakın" diye. Öyle işte.

Neyse, pinekliyordum ben bu arada yurtta yine. Arkadaşlarla konuşmaya devam ettim. Ailemle tekrar konuştum, sonra yemeğe indim. Yemek alırken, arkadan sanıyorum gıda mühendisi olan bir kadın, önlüğüyle izliyordu geriden. Denetliyor gibi bir hali vardı bir şeyleri. Son derece bakımlı, derli toplu bir kadındı. Yanında bir adam daha vardı, sanıyorum buranın işletmecisi, ihaleyle burayı alan adam olmalı. Öyle düşündüm ben yani. Böyle izlenimler edindim işte yemek almak üzereyken. Sonra yemek alırken, daha doğrusu daha yemek almaya başlamadan önce fişi kaybettiğimi söyledim baştaki kasiyere, anlayışla karşılayıp, boşver geç dedi bana. Şöyle olmuştu, sabah kahvaltısı fişi yerine akşam yemeği fişini getirmiştim sabahleyin. Sonradan sabah kahvaltısı fişini getirip, yani kahvaltıyı yaptıktan sonra tekrar çıkmamak için, sabah kahvaltısı fişini getirip, akşam yemeği fişini geri almıştım, onu da montumun cebine koymuştum. Montumun cebi karmakarışıktı, sanıyorum oraya düşen şey bir daha hayatta bulunamazdı. Ama yurda ilk geldiğimde dışarıdan, bir yerlere koymuştum ama sonra nereye koyduğumu da unutmuştum, ya da kaybolmuştu oradan. Bilmiyorum. Ama fişsiz yedim bu sefer. Sorun olmadı.

Yemekten sonra yukarı çıktım, dışarıda yine yürüyüş yapmak istiyordum ama vazgeçtim, çok uykum vardı. Uyudum, kalktım. Midem kaynıyordu hafiften. Aslında böyle uyuya kalmak iyi değildi cidden. Yapmamalıydım. Zaten oda arkadaşlarımın konuşmaları uyandırmıştı beni, gecenin 1 inde ne de ateşli ateşli konuşuyorlardı. Azarlamak da içimden gelmiyordu, ne olacaktı ki? Zaten kaç gündür hangi zaman gündüz hangi zaman gece şaşırmıştım, altüst olmuştum. Derslere gitmiyordum doğru dürüst, gittiğimde de hemen geri geliyordum bitirip. Canım sıkılıyordu. İntihar etmek düşünceleri geliyordu yine arada. Ne yapayım? Zdaemon oynamak beni rahatlatıyordu. Zdaemon, Doom 1 ve 2, Plutonia gibi oyunların multiplayer olarak oynanmasına destek olan bir platform bu arada, çok eğlenceli bir platform. Değişik oyun modları var: Free for all, Capture the flag, Cooperative ve de yeni yeni yerleşen Survival modu. Survival modunda canavarlara karşı savaşılıyordu ve 1 veya 2 canı oluyordu kişinin. İstenirse artırılabiliyordu tabi. Güzel bir moddu, çok güzel haritalar vardı bu survival modda. Cooperative in canla sınırlandırılmış olan versiyonuydu, cooperative de istediğin kadar ölebiliyordun, canlanıyordun zaten nasıl olsa tekrar. CTF ve FFA de güzeldi, adam akıllı eğlenceliydi. Çok eğlenceli zamanlar geçirmişimdir FFA ve CTF oynarken. Eskiden Coopta da güzel haritalar vardı ama sanıyorum onları kaldırmışlar yeni haritalar eklendiği için, göremedim hiç oyunda. Ama belki karşılaşırım yine. Bilemiyorum.

Neyse işte, böyle yani. Sonra uyandırıldıktan sonra, banyoya girdim bir süre sonra ben de. Banyo yapmak zevkliydi. Sıcak su da vardı. Gerçi soğuk suya da gayet alışıktım, ama sıcak su güzeldi. İstesem herhangi bir zorluğa kendimi alıştırabilirdim, bu yeteneğe sahiptim. Ama gerek yoktu zaten, sıcak su vardı. Birçok şey de yerli yerindeydi. Banyodan sonra, işte biraz pineklemek için etüt salonuna indim. Zdaemon oynadım. CTF oynadım özellikle. Eğlenceliydi. Sabah da 8 olmuş yahu, gideyim kahvaltı yapayım bari şimdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder