29.12.2015, Salı
Bugün psikiyatriste gidecektim. O yüzden hafiften erken kalma isteği vardı içimde. Geceden uyumuştum rahatça ve sabah 6:30 gibi kalktım. Oda arkadaşım her zamanki pozisyonda uyuya kalmıştı. Bilgisayarı da açıktı. Neyse, ben de aşağıya indim biraz pineklemek için randevu saatine kadar. Psikiyatri randevusu işte. Yalnız bir sorun vardı, saat 10 da mıydı 11 de miydi hatırlayamıyordum. Biraz daha zaman geçsin, 8-9 gibi olsun, bir arayıp sorduracaktım. Bu zamana kadar aşağı inip zdaemon oynadım. CTF oyununda toplanmıştı yine her zamanki tayfa. Çok kafa adamlardı. Durmadan laf çarpıyordum, noob sensin falan filan. Rus filan gelince cyka blyat diyordum bazen ffa haritalarında, gerçi bunu bir kez yaptım. Onlar da yes dediler. 2 kişiydiler, cyka blyat dediğimde yes dediler. Biraz saçma bir andı. Boşver dedim ve frag almaya devam ettim.
Neyse, ctf attım 8 e kadar filan. Sonra kahvaltı yaptım yukarı çıkıp fişimi aldıktan sonra. Tekrar odaya geldim. 2 oda arkadaşım da uyuyordu ve uyanmak üzerelerdi, banyo yapacaktım ama görünüşe göre tuvalete filan kalkarlardı şimdi, bu yüzden bekleseydim onları daha iyiydi. Bekledim ve ondan sonra banyo yaptım.
Sonra çıktım ve saat 10 olmuştu. Eğer randevu saat 10 daysa yanmıştı şu anda. Rus ruleti oynuyordum resmen randevuyla. %50-%50. Dişlerimi fırçalayıp ve ipleyip attım kendimi dışarı. Psikiyatriden sonra bir de derse girecektim. Bakalım ne olacaktı. Acaba psikiyatri doktoru ya da her ne ise, sanırım psikiyatrist deniyor, işte o, bana ilaç mı dayayacak acaba komple? Bakalım ne olacaktı.
Durakta otobüse yaklaştım ve sordum, hastaneye gidiyor musunuz diye. Gidiyormuş. Bindim. Yine hınca hınç doluydu. Sonra hastanedeydim. Psikiyatri bölümünü sordum ve oraya çıktım. 4-5 dakika da geç kalmıştım zaten. Ama neyse, problem olmazdı herhalde.
Çıktım oraya, veznedeki kadınlarla konuştum. Kadınlardan biri video izliyordu, gülüyordu bir yandan da. Yanındaki diğer kadın da benim işlemimi yaparken yapamamıştı bir şeyi, yanındaki videoya gülen kadın dönüp baktı ve yaptı o yapamadığı işi. Demek ki bazen işten kaytaran gibi görünen kişi de çok iyi olabiliyor. Ya da çok abartıyorum belki. Aman ya, çok düşünüyorum. Zühtür et yahu. Zühtür.
Ondan sonra bir kadın geldi, sanırım doktordu yine. Veznenin arka tarafındaki camın orada durdu, elinde çay bardağı vardı genişçe. Orada durup veznedeki kadınlarla konuşuyordu. Bir süre sonra veznedeki kadınlar dışarıdaki polisleri gördü, ve onların neden geldiklerini sormaya başladı diğerlerine. Ben de o tarafa baktım.
Polisler vardı. Ben herhalde bir tutukluyu getirdiler de muayene ettiriyorlar, ya da intihara filan kalkıştı, ondan dolayı getirdiler diye düşünüyordum. Ama o zaman, jandarma getiriyor olmaz mıydı tutukluyu? Bilmiyordum tam. Bunu ifade etmek istemiştim oradaki kadınlara ama sonradan benim meselem olmadığını düşünüp vazgeçtim. Kendi aralarında sohbet ediyorlardı işte, neden karışacaktım ki?
Zaten bir süre sonra sıram da gelmişti. Ama zar zor. Benden bir önce giren yaşlı bir adam vardı, tekerlekli sandalyeyle girmişti içeri ve şimdi sanırım oğlu olan biri tarafından çıkarılıyordu dışarı. Tam çıkacaklardı ki, sanırım doktor son bir şeyler söylüyordu oğluna, eşiğin yarısında öylece durdular, oğlu ve yaşlı adam tekerlekli sandalyeyle. Yaşlı adam boş gözlerle bana bakıyordu. Ben de baktım öyle. Sanırım göz kasları güçsüz olduğu için öyle birden çeviremiyordu. Neyse dedim. Ben de biraz uzaklara baktım öyle. Bir de yaşlı bir kadın daha vardı, sanırım o da yaşlı adamın karısıydı. Aman ya neyse ne. Ben yazar mıyım ulan? Ne diye bu sıkıcı detayları yazıyorum böyle ağzımı seveyim? Neyse ney. Sonra çıkıp gittiler. Sonra ben girdim bir şekilde içeri. Kadın vardı, iyi, kadınlara daha iyi derdimi anlatıyordum. Derdimi anlattım epey. Mutsuzum dedim, depresyonda olduğumu düşünüyorum dedim. Sevdiğim şeyleri yaptığım zaman mutlu olamıyorum dedim. Epey konuştum, o da psikiyatristten düşünmediğim derecede dinledi beni, hemen ilaç yazmadı.
Bana şunu tavsiye etti sonuç olarak, bir grup hobisi bulmamı. Ben ona demiştim ki, depresyona girdim. Mutsuzum. O da bana bunun sebeplerini sormuştu, sebepleri var mı demişti. Ben de tiyatroya katıldığımı, fakat yakın zaman önce birtakım tartışmalar yüzünden ayrıldığımı söyledim. Üstelik kız arkadaşımdan da ayrılmıştım. Onu da anlattım. Tabi başka şeyler de sordu, hem de çok. Hiç çok aşırı mutlu olduğun zamanlar, çok aşırı konuşkanlık hissettiğin zamanlar oldu mu dedi bana. Evet dedim. Peki hiç kendine zarar verme girişiminde bulundun mu dedi. Ben de kısmen evet dedim. Öyle dedim galiba tam hatırlamıyorum. Bir keresinde panik atak benzeri bir kriz gibi bir şey geçirmiştim, onu anlattım. Vücudumun nasıl kasıldığını, nasıl bayılıp tekrar ayıldığımı ve sürekli bayılıp ayıldığımı. Dinledi beni bayağı. Sonra okuma obsesyonlarımı anlattım. Yürürken yaşadığım obsesyonlarımı daha sonra anlattım. Ama ilk kapı kilitleme, daha doğrusu dolap kitleme olayını anlattım pardon. Dolap kilidini kilitlediğim halde sürekli geri dönüp kontrol edesim geliyordu. Ha dolap ha kapı ne farkeder. Ama ben kapı dedim işte. Yalan sayılır mı? Bilmem. Ama bu konudan daha fazla bahsetmek istemiyorum. Hayır bahsetmek istiyorum. Neden? Çünkü bu da bir obsesyon. Amına koyayım obsesyon! Siktir git obsesyon! Ya da takıntı her ne boksa. Ananı avradını... Pezevenk. Bıktırdın beni la yeter bırak biraz mutlu olayım piç. Yazınca ne olacak ulan?
Her neyse, belki sonra döner yazarım bunu. Bana dedi işte, grup hobisi bulmamı. Fotoğrafçılık kulübü gibi, tek başıma yapmayacağım, grup halinde yapacağım bir hobi işte.
Ve de kız arkadaş bulmamı istedi, daha doğrusu istemedi. Tam olarak şöyle dedi, bir kız arkadaş bulursan sorunlarının çoğunun çözüleceğini düşünüyorum dedi. Tamamdı, mesaj alınmıştı.
Neyse oradan çıktım. Arkadaşlarıma bununla ilgili brifing verdim, bilgi verdim yani. Kız arkadaş konusunu da ayriyeten vurguladım. Kız arkadaş bulun bana, ona göre, diye tembihledim. Yoh canım yapmadım öyle bir şey. Yaptım mı? Yoh daha neler. Neyse ne.
Sonra okula gittim dersim olduğu için. Derse bir bir buçuk saat vardı, ilk bakışta tanıyamadığım bir arkadaşımla sohbet etmeye başladım. Bir sınıfın içinde gördüm, tanıyamadım. Tekrar geri geldim ve baktım, bu sefer tanımıştım. Epey sohbet ettik. ona da bu psikiyatrist olayını anlattım. Al işte, görmemişler gibi herkese de anlatıyorum. Ona da sürekli depresyondayım filan dedim, gıcık oldu bana. Önceden de gıcık oluyormuş zaten bana, ama ben sevmiştim iyi kızdı. Geyik yapıyorduk ne güzel. Sürekli depresif olmamla dalga geçiyordu. "Sen şimdi depresyonda mısın? Ne depresyonu ya nerden çıktı bu hahah." diyordu. Ailenin yanında olmasından bahsediyordu. Tanrı'dan bahsediyordu. Ama ben insanın yalnız olmaması gerektiğini savunuyordum bu kadar. İnsan yalnız kalmamalıydı çok. Bu doğru bir şey değildi. En basiti, her şeyi kendimiz üretmiyorduk ve üretemediğimiz şeyler için diğer insanlara başvuruyorduk. Eğer asosyal olsaydık bunu yapmada da zorlanırdık çok. Bu bizi insanlardan soğuturdu. Ben böyle düşünüyordum.
Neyse, bana gıcık olduğunu da söylemişti bir aralar, laf arasında. Benim için "söyleyeceğini söylese de gitse bir an önce." diye düşünüyormuş o anlarda. Güldüm ama biraz da üzüldüm. O zaman söyleyebilirdi. Gerçi söylemek zorunda değildi ya. Ben zorlamamıştım onu.
Fazla da umursamadım, ama üzüldüm biraz işte. Sonrasında derse girdim zaten, derse girmeden önce de bir arkadaşımla konuştum. Sonra derse girdik. Bir şeyler bir şeyler...
Dersten çıktım, sonra yine arkadaşımla konuştum. Sonrasında biraz kütüphanede vakit geçirdim. Kütüphanede tiyatrodan bir tanıdıkla rast geldim. İlk başta konuşmadık ama sonradan telefonumu unutunca kütüphaneden çıktığımda, tekrar koşa koşa geri geldiğimde karşılaştık. Hayvan gibi soluyordum. Sonra sohbet ettik zaten. Ama ben hala hayvan gibi soluyordum ve hala sohbet etmeye çalışıyordum bu halde bile. Neyse, sonrasında konuşacak bir şey bulamadım ve ayrıldım oradan bir süre sonra.
Sonrası malum, eve git, yemek ye, uyu falan filan. Sonra kalk, sonra yine uyu. Oda arkadaşları konuşmaları....
31 Aralık 2015 Perşembe
29 Aralık 2015 Salı
28.12.2015, Pazartesi
Çok önemsiz bir gündü. Zaten dersim de yoktu. Epeyce yol yürüdüm bugün. Beni rahatlattı. Seviyorum yürümeyi. Bundan maddi kaynak da elde edebilirsem belki dünyanın en mutlu insanı olacağım. Sevmiyorum ben oturup ders çalışmak. Ancak zorlarsam belki bir şeyler yapabilirim. Zaten, bugün denedim biraz yine ders çalışmayı. Fakat sıkıldım, bunaldım çok. Sinirlendim de. Bu yüzden uzunca bir yürüyüşe çıktım, obsesyonlarımı da yendim, rahatlamak için yürüdüm sadece. Sağa sola bakmak için değil. Sonra tekrar geldim, akşam yemeği için. Çok da aç değildim ama yemeliydim. Tavuk çorbası, hindili sebzeli kebap, pilav ve kadayıf aldım. Sütlaç alacaktım aslında ama kadayıf daha çekici göründü. O an için tabi. Aslında ikisini de alabilsem, ama almadım. Sürekli şekerli şeyler yemek istemiyordum zaten.
Ondan sonra da durmadım, yemekten sonra yani; direk dışarı çıktım yine. Yürüdüm epey uzunca. Yürürken kendimi buluyordum adeta, nefes aldığımı hissediyordum. Yaşadığımı hissediyordum. Diğer her şeyim olmasındı, ne farkederdi ki? Böyle hayat güzeldi. Otomatik nefes alıyordum yürürken, kendimi kasmıyordum. Üniversite hayatı beni çok yıpratmıştı, bu üniversiteyi kazanmak da. Bıkmıştım artık. Başlardım ders çalışmasına. 5 saat kıçımın üzerinde durup baksam da kitaba yine ortaya bir şeyler çıkaramazdım. Akademisyenlerin de büyük suçları vardı bunda, bence. Hepsini değil tabii ki. Mesela bizim okuldaki matematikçiyi ayakta alkışlayasım geliyor, ne nereden geliyor, hangi problemi niçin onunla çözmek gerektiğini vesaire anlatıyor hep. Daha da iyi anlatabilir ama yaşlandı artık, saygıdan ötürü de fazla direktif verir gibi, "hocam şöyle yapsanız daha iyi olmaz mı sizce?" gibi şeyler söylemek istemiyorum. Ama aslında söylemek lazım, çekinmemek lazım. Zaten bir keresinde gidip konuşmuştum, bana özel hayatından parçalardan bahsetmişti, uyuyamadığından bahsetmişti galiba. Şeker gibi adamdı bazen böyle. Unutkanlık olduğunu söylemişti kendisinde.
Neyse neyse, ben günlüğe döneyim. Böyle epey bir yürüdüm, hatta geri döneken oda arkadaşımla karşılaştım, o da Merkez'e doğru gidiyordu. Bir şeyler söyledi ama cevap vermedim, elimi uzattım sadece. Çok hızlı yürüyordum da. Ya da bana öyle geliyordu. Artık bu kadar yürüye yürüye gözümde çok uzak olan, çok uzak görünen mesafeler bile o kadar uzak görünmüyordu. Aslında keşke hep yürüsem, yazmasam bile diye düşünüyorum. Ama canım yazmak da istiyor zaman zaman. Acaba yürümekten yorulur muyum? Sanırım, hiç yorulmam. Çocukluğumda da çok yürümüşlüğüm vardı. Zararı var mıdır acaba? Tabii ki çok yürünürse zararı vardır diye düşünüyorum. Ama yürürken mutlu olduğum sürece sorun olmayacağını da sanıyorum, tam emin değilim tabii ki. Yürürken, sevdiğim her şey, insanlar, diğer aktiviteler gözümde kayboluyor. Her şey sadece yürümek oluyor benim için. Bu bağlamda, yalnız hissediyorum kendimi çok. Sanki herkes gidici ve ben kalıcıymışım gibi hissediyorum. Bilmiyorum ne yapsam bununla ilgili. Kafam çok karışık.
Sonrasında zaten tekrar yurda geldim. 40 dakika civarı olmuş toplamda. Ben 20-25 olacağını düşünüyordum. Yürürken zamanın nasıl geçtiğini de anlamıyorum üstelik. Bacak kaslarım da çok güçleniyor. Nitekim, sonrasında uyudum. Uyumaya yakın bir şey daha farkettim ki şimdi çok daha rahat nefes alıyorum. Yani sportif bir aktivite yaptıktan sonra, nefes almam epeyce kolaylaşıyor. Bir kız için üzülüyordum, şimdi onun için de üzülmüyordum o kadar. Ama çok hızlı ve rahatça nefes alıyordum cidden. Sanki eskisi gibi sağlıklı ve güçlü olmaya doğru ilerliyordum. Oda arkadaşım oyundaki arkadaşlarıyla voice chat yapıyordu, ben de dönüp "şunu konuşmadan yapsan olmuyor mu?" diye sordum. Çünkü çok da fuzuli konuşuyordu, boş konuşuyordu yani. Yok şunu şöyle alsa böyle daha iyi olurdu gibi mi aslında şu heroyu çok sevmişimdir gibi şeyler. Aman efendim. Zaten oynadığı oyundan illet etmişimdir, ben de çok zaman geçirdim ama... Sorsalar bir daha oynar mıydım diye? Evet oynardım. Benden bi bok olmaz. Yoo, kendi hakkımı yemeyeyim şimdi. Reflekslerimi çok geliştirdi oyun oynamak. Onu biliyorum.
Uzatmayayım, sonra uykuya daldım. Gece 12 gibi tekrar uyandım. Oda arkadaşlarım imza atmam için uyarıyorlardı. Hatta arkadaş benim yerime de imza atacakmış ama orada başında dikilen güvenlikçi yüzünden atamamış. Ne yapayım yahu? Uyuyakalıyorum işte. Parmak izi okuyuculu sistemler gelse de rahatlasak artık.
İşte böyle düşünceler içerisinde aşağıya inip imzamı bastım. Sonra baktım, dün de atmamışım imza. Dün de uyuya kalmıştım ya. Onu da sordum güvenlikçiye. İstersen at ama geçerliliği olmaz, günlük gidiyor zaten memurlara liste, dedi. Ben de tamam dedim, ne yapacağım ki daha? Zaten çıkacağım bu yurttan. İş hayatına atılırım belki. Çok bir şey öğrenemiyorum bu okulda. Ölene kadar çalışırım, sonra emekli filan olurum. Hayatım biter zaten. 60-70 yaşıma gelince de sokakta, sahilde veya herhangi bir yerde yürüyüş yaparım. Ondan sonra da bu dünyadan göçüp giderim herhalde. Garip, yakın zaman öncesine kadar ölsem de gitsem diyordum. Şimdi demiyorum. Öyle işte, bir günü de bu şekilde devirip geçtim. Siz de devirebilirsiniz!
Çok önemsiz bir gündü. Zaten dersim de yoktu. Epeyce yol yürüdüm bugün. Beni rahatlattı. Seviyorum yürümeyi. Bundan maddi kaynak da elde edebilirsem belki dünyanın en mutlu insanı olacağım. Sevmiyorum ben oturup ders çalışmak. Ancak zorlarsam belki bir şeyler yapabilirim. Zaten, bugün denedim biraz yine ders çalışmayı. Fakat sıkıldım, bunaldım çok. Sinirlendim de. Bu yüzden uzunca bir yürüyüşe çıktım, obsesyonlarımı da yendim, rahatlamak için yürüdüm sadece. Sağa sola bakmak için değil. Sonra tekrar geldim, akşam yemeği için. Çok da aç değildim ama yemeliydim. Tavuk çorbası, hindili sebzeli kebap, pilav ve kadayıf aldım. Sütlaç alacaktım aslında ama kadayıf daha çekici göründü. O an için tabi. Aslında ikisini de alabilsem, ama almadım. Sürekli şekerli şeyler yemek istemiyordum zaten.
Ondan sonra da durmadım, yemekten sonra yani; direk dışarı çıktım yine. Yürüdüm epey uzunca. Yürürken kendimi buluyordum adeta, nefes aldığımı hissediyordum. Yaşadığımı hissediyordum. Diğer her şeyim olmasındı, ne farkederdi ki? Böyle hayat güzeldi. Otomatik nefes alıyordum yürürken, kendimi kasmıyordum. Üniversite hayatı beni çok yıpratmıştı, bu üniversiteyi kazanmak da. Bıkmıştım artık. Başlardım ders çalışmasına. 5 saat kıçımın üzerinde durup baksam da kitaba yine ortaya bir şeyler çıkaramazdım. Akademisyenlerin de büyük suçları vardı bunda, bence. Hepsini değil tabii ki. Mesela bizim okuldaki matematikçiyi ayakta alkışlayasım geliyor, ne nereden geliyor, hangi problemi niçin onunla çözmek gerektiğini vesaire anlatıyor hep. Daha da iyi anlatabilir ama yaşlandı artık, saygıdan ötürü de fazla direktif verir gibi, "hocam şöyle yapsanız daha iyi olmaz mı sizce?" gibi şeyler söylemek istemiyorum. Ama aslında söylemek lazım, çekinmemek lazım. Zaten bir keresinde gidip konuşmuştum, bana özel hayatından parçalardan bahsetmişti, uyuyamadığından bahsetmişti galiba. Şeker gibi adamdı bazen böyle. Unutkanlık olduğunu söylemişti kendisinde.
Neyse neyse, ben günlüğe döneyim. Böyle epey bir yürüdüm, hatta geri döneken oda arkadaşımla karşılaştım, o da Merkez'e doğru gidiyordu. Bir şeyler söyledi ama cevap vermedim, elimi uzattım sadece. Çok hızlı yürüyordum da. Ya da bana öyle geliyordu. Artık bu kadar yürüye yürüye gözümde çok uzak olan, çok uzak görünen mesafeler bile o kadar uzak görünmüyordu. Aslında keşke hep yürüsem, yazmasam bile diye düşünüyorum. Ama canım yazmak da istiyor zaman zaman. Acaba yürümekten yorulur muyum? Sanırım, hiç yorulmam. Çocukluğumda da çok yürümüşlüğüm vardı. Zararı var mıdır acaba? Tabii ki çok yürünürse zararı vardır diye düşünüyorum. Ama yürürken mutlu olduğum sürece sorun olmayacağını da sanıyorum, tam emin değilim tabii ki. Yürürken, sevdiğim her şey, insanlar, diğer aktiviteler gözümde kayboluyor. Her şey sadece yürümek oluyor benim için. Bu bağlamda, yalnız hissediyorum kendimi çok. Sanki herkes gidici ve ben kalıcıymışım gibi hissediyorum. Bilmiyorum ne yapsam bununla ilgili. Kafam çok karışık.
Sonrasında zaten tekrar yurda geldim. 40 dakika civarı olmuş toplamda. Ben 20-25 olacağını düşünüyordum. Yürürken zamanın nasıl geçtiğini de anlamıyorum üstelik. Bacak kaslarım da çok güçleniyor. Nitekim, sonrasında uyudum. Uyumaya yakın bir şey daha farkettim ki şimdi çok daha rahat nefes alıyorum. Yani sportif bir aktivite yaptıktan sonra, nefes almam epeyce kolaylaşıyor. Bir kız için üzülüyordum, şimdi onun için de üzülmüyordum o kadar. Ama çok hızlı ve rahatça nefes alıyordum cidden. Sanki eskisi gibi sağlıklı ve güçlü olmaya doğru ilerliyordum. Oda arkadaşım oyundaki arkadaşlarıyla voice chat yapıyordu, ben de dönüp "şunu konuşmadan yapsan olmuyor mu?" diye sordum. Çünkü çok da fuzuli konuşuyordu, boş konuşuyordu yani. Yok şunu şöyle alsa böyle daha iyi olurdu gibi mi aslında şu heroyu çok sevmişimdir gibi şeyler. Aman efendim. Zaten oynadığı oyundan illet etmişimdir, ben de çok zaman geçirdim ama... Sorsalar bir daha oynar mıydım diye? Evet oynardım. Benden bi bok olmaz. Yoo, kendi hakkımı yemeyeyim şimdi. Reflekslerimi çok geliştirdi oyun oynamak. Onu biliyorum.
Uzatmayayım, sonra uykuya daldım. Gece 12 gibi tekrar uyandım. Oda arkadaşlarım imza atmam için uyarıyorlardı. Hatta arkadaş benim yerime de imza atacakmış ama orada başında dikilen güvenlikçi yüzünden atamamış. Ne yapayım yahu? Uyuyakalıyorum işte. Parmak izi okuyuculu sistemler gelse de rahatlasak artık.
İşte böyle düşünceler içerisinde aşağıya inip imzamı bastım. Sonra baktım, dün de atmamışım imza. Dün de uyuya kalmıştım ya. Onu da sordum güvenlikçiye. İstersen at ama geçerliliği olmaz, günlük gidiyor zaten memurlara liste, dedi. Ben de tamam dedim, ne yapacağım ki daha? Zaten çıkacağım bu yurttan. İş hayatına atılırım belki. Çok bir şey öğrenemiyorum bu okulda. Ölene kadar çalışırım, sonra emekli filan olurum. Hayatım biter zaten. 60-70 yaşıma gelince de sokakta, sahilde veya herhangi bir yerde yürüyüş yaparım. Ondan sonra da bu dünyadan göçüp giderim herhalde. Garip, yakın zaman öncesine kadar ölsem de gitsem diyordum. Şimdi demiyorum. Öyle işte, bir günü de bu şekilde devirip geçtim. Siz de devirebilirsiniz!
28 Aralık 2015 Pazartesi
26.12.2015, Cumartesi
Aynı standart gün işte. Kahvaltı vesaire derken saat öğlen oldu yine. Aslında sabahlıyorum ama işte, yine de olmuyor. Kahvaltı yaptıktan sonra yine uyuyorum gidiyor tüm gün. Ders bile çalışasım gelmiyor.
Neyse, saat 1 olduktan sonra bugün Migros'ta unuttuğum vicks vaporub merhem i alacaktım, nefes açıyor feci derecede. İçindeki terebentin, okaliptüs yağı gibi şeylerden ötürü sanırım.
Onu gittim aldım Migros'tan, ama taa akşam olmuşken. Bir de 30 tl lık alışverişe star wars kartları veriyorlardı, ondan aldım bir tane geçen seferde alamadığım için. Money Kart gerekiyormuş ama money kart ne kasiyer sordu, ne de ben vermiştim. Ama kasiyerle az çok ilişkimiz olduğundan "yarın gel hallederiz." demişti. Bundan sonra, eve de otobüsle döndüm. Otobüs durağında 4 tane kız vardı. Hiçbiriyle konuşmadım, 1 tanesi sanki çabalıyormuş gibi geldi bana ama ben umursamadım. Boş işler. Seks yoksa ben de yokum. Laf ebeliği de istemiyorum, direk iş sekse gelsin. Zaten erkekler kadınları bu nedenden ötürü kötü bulmuyor mu, sıkılmıyor mu onlardan? Mastürbasyon gayet işime yarıyor,
Neyse, çok müstehcen oldu. Kendimden nefret ediyorum bazen bu kadar müstehcen şeyler konuştuğum için. Yani, elin oğlu aya çıkıyor ben hala... Bak komşunun çocuğu astronot oldu sen hala elizabeth. ZUHAHAHAH.
Tamam, ciddi olalım. Böyle standart geçti. Günüm yani. Migros'taki kasiyer kızla konuşmasam hiç sosyal ilişkiye girmemiş olacaktım. Kız gel senle cinsel ilişkiye değil de sosyal ilişkiye girelim kııız. Köylüler, daha doğrusu köylü gençler böyle konuşsa daha mı çok kız tavlarlar acaba? Kız tavlamak ne zaten? Ayıp.
Bugün böyle eften püften geçti işte.
27.12.2015, Pazar
Bugün de dünden pek farklı değildi. Ama tek farkı, bugün içimde koşasım vardı. Koşma isteğim vardı. Saat 7:30 sıralarıydı, kitap okuyordum. Grinin 50 tonu, çok müstehcen bir kitapmış bu ya. Ben böyle kitabı nasıl yayınlamışlar anlamıyorum zaten. Ben böyle alacakaranlık gibi bir şey zannetmiştim. Aşk hikayesi odaklı bir şey zannetmiştim ama epey müstehcenlik var içinde. Alacakaranlık kitabını da hiç okumadım bu arada. Sanırım Alacakaranlık Kuşları'nı görmüştüm daha çok, ilkokuldayken hatırlıyorum, dergimiz vardı ilkokulun. Derginin bir yerlerini süslüyordu. Aynı dergide, ben sanıyorum 5. sınıftayken filan, 8.sınıflardan bir sınıf, mezuniyet notları yazmışlardı, çok duygusal şeyler yazmışlardı, duygulanmıştım. Şimdi o dergi nerede bir bulabilsem, epey komik şeyler de vardı. Merak ediyorum yani.
Her neyse, kitap epey müstehcen. Ben merak ettiğimden almıştım, genelde Rus filan okurum ben, gerçi Rusların çoğunu bitirdim, Dostoyevski'nin Budala eseri kaldı okumadığım, geri kalan birçoğunu okudum. Gorki'nin birkaç kitabını okumadım, özellikle hikayelerini. Ama bir tanesi vardı ki Gorki'den, Yol Arkadaşım diye, çok güzeldi. Hikayeler vardı içinde.
Hikaye şöyleydi, bir tane bey, bir kızı görüyor, aşık oluyor, sürekli aşkını ilan ediyor gele gide gele gide, benim ol ulan diyor. Kız bana mısın demiyor. Sonu da çok trajik bitiyor hikayenin. Sonunda, kız diyor ki sana bir şartla varırım, önümde diz çöküp yalvaracaksın diyor. Galiba öyle bir şeydi, tam hatırlayamadım. Şimdi yanlış da yazmayayım ama, adam da kabul ediyor bunu. Galiba yarın beni gelip alabilirsin diyor, sonra adam gururuna mı yediremiyor ne, kalkıp öldürüyor bunu bıçakla. Kız da diyor ki, artık bu şekilde seninim diyor. Sonra kızın babası da kalkıp bu adamı öldürüyor. İkisi bir arada ölüyorlar. Ölürken kavuşuyorlar birbirlerine. Artık naz yapmıyor kız oğlana. Bu adamın arkadaşları da çok üzülüyor olaya, zaten adam çok güçlü bir bey, istediği kızı alabilir, evlenebilir. Ama bu kıza takılı kalmış işte. Yazık oluyor adama.
Neyse, günlük devam etsin. Kitabı okudum, ereksiyon oldum epey. Ama sonra geçti, uzatıyor da uzatıyor. Lafla peynir gemisi yürümez diyesim geldi bir yerde. Lafla orgazm etmeye çalışıyor hanımefendiyi, bak bak sen işe bak. Aman dedim, sıkıldım. Zaten hemen soktu bitti olay, uyudular hemen, ya da bir şeyler daha yaptılar ama yazmamış roman. Ben en son okuduğumda kadın uyanıyordu, dedim yarın devam ederim boşver. Sonra kahvaltıya gitmek üzere tekrar odama çıktım.
Acaba dedim, kahvaltıdan evvel koşmaya mı gitsem? Güzel oluyor kahvaltıdan önce koşu yapmak, çok eğleniyorum. Enerji hissediyorum içimde, hep bu kitabın yüzünden. Eşşek kitap. Libidomu artırdı sabah sabah. Bende bir enerji yüklenmesi oldu bu yüzden. Ama sonra karar verdim, ya boşver, yemekten sonra yürürüm yine dedim. Hem uzun süre koşmadıktan sonra birden koşunca garip oluyor, hem de burada hiç koşmadım. İstanbul o kadar soğuk değil, kış günü bile tişört üstüne eşofman giyip koşabiliyorum. Çünkü ısınıyorum da koşarken. Ne de güzel oluyor.
Kahvaltı yaptım işte, yanımda para da yoktu ve patatesler çok güzeldi, ben de yazdırdım abiden. Sürekli "hocam" diyen bir abiydi bu, hoca camide diyesim geliyordu. Ben bile yurttaki diğer insanlara hocam diyordum. Herkes hoca kesilmişti! Eytere be! Güvenlikçiye bile hocam diyeceğim artık. Ama henüz demedim. Güvenlikçiye hocam diyip matematik sorusu soracaksın aslında, "hocam şu soruyu yapamadım bir bakabilir misiniz?" Ne garip bir şey olur değil mi? Bir şey derse de, "arkadaşlara sordum hiç bilemediler ben de son çare size sordum ne yapaydım?" derim.
Neyse neyse nitekim neyse, günlük devam ediyor. Patatesten bir tane daha aldım, bir tane de simit aldım ve 3 yumurta yedim ekstradan, ve zeytin. Zeytinin ambalajı yeni açılmış, ohh miss gibi tadı var. Bu büyük 5 kg lık tenekelerden alıyorlarmış. Çok güzel oluyor ben beğendim. Neyse, bir yandan da haberleri izledim, yanımdaki herif abuk sabuk kanal değişitiriyordu sinir oldum, bıraksan 7/24 ntv spor falan izlerler, hiç haber filan dinlemezler bile. Genelde hep karşılaşıyorum, sabah akşam ntv spor çıkıyor karşıma. Öyle sinir oluyorum ki. Maç filan da yok, maç yorumları var. Ama bu seferki arkadaş öyle yapmamıştı. Bir iki değiştirdi, sonra ben de ters ters baktım. Bundan bir 10 saniye sonra zaten kahvaltısı bitmişti, kalktı ve "değiştirecekseniz buyrun değiştirin kanalı." dedi ve gitti, ben ise cevap vermedim. Sinirliydim ve ağzımda yumurta vardı kocaman. Ne diyecektim? "Dskaıgnsjghoısdjgosdf" diye çıkardı sesim ağzımda yumurta varken.
Neyse, çok komik olmadan günlüğümü tamamlayayım, işte böyle böyle yemeğimi yedim ve yukarı çıktım. Sonra dışarı çıkmak üzere hazırlandım. Üstümü başımı giyindim ve kendimi dışarı attım. Fıtı fıtı fıtı yürüyordum. Soğuktu ama umrunda olan kim? Merkez'deydim kısa süre sonra. Geçen gün gittiğim eczane kapalıydı, kenarda bir yere, nöbetçi eczaneleri yazmıştı Cumartesi ve Pazar açık olan. Tebeşirle yazmıştı. Neyse, çok ayrıntı verdim yahu. Köpekleri sevdim yolda gördüğüm, çağırdım geldi. Köpekler genelde agresif oluyorlar genelde çünkü, yanlarına gitmek değil de çağırıyorum, gelirlerse seviyorum. Ama bu sefer gitmek de bilmeyebiliyorlardı. Nitekim öyle de oldu, birini severken diğer bir tanesi de geldi, üstüme çıkmaya çalıştı ön ayaklarıyla, basmaya çalıştı kıyafetlerimi. Ellerimi ve kıyafetimin ön tarafını kirletmişti biraz kirli ayaklarımla. Onu eğitmeye çalıştım, böyle yapmamasını telkin ettim ona. Nitekim yerinde oturdu kaldı bir kez, ben de bu hareketi için kafasını okşadım, fakat sonrasında tekrar yapmaya başladı aynı hareketi. Nasıl eğitilir yahu bu köpekler? Kedileri eğitebiliyorum ama köpeklerde niye böyle başarısızım?
Sonra zaten kaçtım oradan, siyahlı köpek de bir süre beni takip etti, sonra çevredeki köpekleri görünce onlara doğru koştu ve ayrıldı benden. Sattı beni köpek. Duygusala bağlamıyorum, ama insan üzülüyor işte. Ama neyse ki yoluma devam edebildim. Başka bir köpek gördüm, uzun tüylü bir tane. Onu sevdim. İlk başta çağırdım, direk geldi yanıma. Durağın yanında duruyordu zaten, biraz ayakta sevdikten sonra duraktaki banka geçtim, o da geldi yanıma. Oturarak kısmen rahat bir şekilde sevdim onu. O da sevdiriyordu kendini. Aslında nedense hayvana zarar vermek geçti içimden, ya da onun bana zarar verebileceği ihtimali. Ne kadar saçma bir düşünce. Gerginlikten oluyor galiba bu. Ve de mutsuzluktan. Keşke mutlu olabilsem. Hayvanı kızdırmamak için yavaş yavaş sevdim, o da beni sevdi. Gerçekten ne düşünüyordu hayvan bilmiyorum, hoşuna gidiyor muydu ya da gitmiyordu bilemiyordum. Bir süre sonra sevmeyi bıraktım, o da üstelemedi ve yere çömeldi. Yanı başımda, sanki bana bir avcıymışım gibi hissettiriyordu, o da sanki benim avcı köpeğimdi. Tam o sırada, durağın önünden birisi geçti, çok sert bakışlarla suratıma dik dik baktı. Gergindi. Ama bir şey olsaydı köpekçik korurdu herhalde beni. Bilmem ki? Korur muydu acaba?
Bir zaman sonra karşı durağa geçtim, eve gidecek olan taraftaki durağa. Durakta kızlar vardı, bana bakıyorlardı. Ben de bir iki baktım ama kesinlikle konuşmak istemiyordum. Bıkmıştım artık, ne zaman konuşsam üzülen taraf ben oluyordum hep, hep ben mi adım atacağım yahu? Bıktım. O yüzden ilgilenmedim, ama otobüsle mi gitseydim emin değildim. En yakın otobüsün gelmesine 15 dakika vardı ama, burada durarak üşüyordum, eğer yürürsem üşümüyordum o kadar. Ama yine de, yürürken burnumdan sıvı akacaktı, çünkü soğuktu. Öyle de oluyordu zaten, bir iki kez eldivenime veya üstüme silmiştim. Bir süre sonra sıkılıp yürümeye başladım, daha ilerideki durağa kadar yürüdüm. Orada çok kısa bir süre beklediğim halde hemen bir otobüs yanaştı, bindim. O kızlar da aynı otobüse binmişlerdi, şaşırmadım. Oturdum yerime ve yurdun önünde inmeyi bekledim. Yurdun önünde indim ve yurda gittim, oda arkadaşlarım uyanmışlardı, ya da uyanmak üzereydiler hafiften. Onlar uyanınca, ben de yatmaya başlamıştım. Saat 11 civarlarıydı galiba yattığımda.
Uyandığımda ise 14:50 civarlarıydı. Oda arkadaşlarımdan biri Dota 2 oynuyordu, diğeri ise elinde laptopla bir şeylerle uğraşıyordu galiba. Sonra uyandım, acıkmıştım hafiften. Tost yaptırasım vardı ama param da yoktu, Merkez'deyken Migros'a uğrayıp su aldığımda, banka hesaplarıma bakmıştım bir banka oturup, param yoktu hiçbir bankada. Ben de suyumu içe içe, fakir bir halde yürümüştüm eve doğru işte, ondan sonra o köpekleri sevmiştim işte.
Ben de biraz pinekledim, bir şeylerle uğraştım kendimce. Saat 18:00 civarlarında yemeğe indim. Çorba, pilav ve tatlı aldım, tam 5.50 liraya denk getirmiştim. Aldığım tarhana çorbasıydı, ve yerken farketmiştim çok tuzluydu. O yüzden birkaç kez ağzıma götürdüm fakat sonra yemedim, şikayet de etmedim. Şikayet edince direk değiştirebiliyorlardı, ama yapmadım. Tarhananın kendi esansı da olabilirdi belki o tuz sandığım tat. Bilmiyorum, pilavımı ve tatlımı yedim. Sonra yine yukarı çıktım, uyudum galiba biraz yine. Ahh, ne çok uyuyordum. Depresyondaydım herhalde. Doğdum doğalı herhalde hep depresyondaydım. Ne zaman mutlu olabilmiştim ki?
Sonrasında kalktım galiba, mastürbasyon yaptım. Bomboşluk hissediyordum içimde. Eskiden sevmiş olduğum bir kızı düşündüm, aptalca bir sebepten dolayı bir daha konuşmamıştı benimle. Ben de üsteleyip konuşmak istemiyordum, merak ediyordum ama acaba, benimle tekrar konuşur muydu? Hep ben mesaj atardım ona, ama o hiç mesaj atmazdı. Hep düşünürdüm acaba beni kullanıyor mu, ya da istemiyor da ifade mi edemiyor, etmek istemiyor diye. Oysa ben sevmiştim son zamanlarda bu kızı. Ama her halükarda, kendimce haklı olan bir şeyden bahsetmiştim kıza ama o bu konuda belli ki konuşmak istememişti ve beni silmişti, zorlamamıştım da ama neden böyle oldu anlamıyorum.
Ama ondan sonra başka kızlarla da ilgilendim, sevdiğimi ifade ettim. Bu kıza da ifade etmiştim ama, biraz kaçaktan. Çünkü anlamıyordum, insan nasıl hiç mesaj atmazdı? Hiç düşünmez miydi ki karşı tarafı? Üniversite okuması olayı, çok aşırı çalışması olayı bence biraz abartı olabilirdi. Yani ben çok çalıştığını yorulduğunu vesaire düşünürdüm, kendisi de söylerdi zaten. Ama bunu da söyleyebilirdi bana, baskı yapmazdım pek. Sordum hatta ne sorunun var bir derdin bir sıkıntın var mı ya da depresyonda mısın gibi anlamlara gelebilecek sorular, bir şeyler geveledi geçmişle gelecek vesaire, ama anlatılacak bir şey olsa anlatacağını söyledi. Bir şey söylemedi, anlatmadı da. Ama o zaman benimle hala neden konuşmaya devam ediyordu da bir kere bile kendisi konuşmuyordu benimle? Ben onun housecarl ı mıydım? Ama seviyordum. Sevgi sevenindir diye düşünüyorum. Seven insan zaten başarmıştır, başka bir şey düşünmesi gerekmez diye düşünüyorum. Önemli olan iyi hissetmek sevmekteki amaç bence. Farklı bir kişi çıkmış olsa bile sevdiğimiz kişi, bu bizimle ilgili bir sorun değildir ki, oluyor böyle şeyler sık sık. Karşıdaki kişinin rol yapmadığını ben nereden bileyim?
Üzülüyorum bu konu hakkında, ama konuşmayacağım. Kararım net. Ben ona bir zarar vermedim, kötü bir şey söylemedim, isterse mahkemeye çıkalım yargılanalım. O zaman konuşmasaymış, eğer bu dediğim şeyler kötü şeyler ise. Ona göre kötü şeylerse ne yapayım yani? Ben söylediğim şeylerin kötü şeyler olduklarını düşünmüyorum. Ne düşünüyorsam dobra dobra söyledim. O şekilde söylemeden de sağlam ilişkiler kurulmazdı. Bir iki denerdim, içime atardım ama olmazdı yani. İçime atıyorsam, kendimden farklı görüyorsam ne manası vardı ki bu ilişkinin? Biraz olgunlaşması gerekiyordu belki de. Onun yani.
Neyse işte, bu konuda çok üzüldüm. Ondan sonra da ilişkilerim olmuştu, hatta daha derin ilişkilerim olmuştu, kendimi daha iyi ifade etmiştim bu kişiye. İyi olmuştu ama o da olmadı birtakım sebeplerden ötürü. Ama başkalarıyla yine konuşuyorum. Sosyal ilişki bazında yani. Bakalım ne olacak.
Saat de geç oluyordu. Biraz sonra da yatıverdim zaten tekrar. Sabah erken kalkıp tadını çıkarırdım. Güzel olurdu.
Aynı standart gün işte. Kahvaltı vesaire derken saat öğlen oldu yine. Aslında sabahlıyorum ama işte, yine de olmuyor. Kahvaltı yaptıktan sonra yine uyuyorum gidiyor tüm gün. Ders bile çalışasım gelmiyor.
Neyse, saat 1 olduktan sonra bugün Migros'ta unuttuğum vicks vaporub merhem i alacaktım, nefes açıyor feci derecede. İçindeki terebentin, okaliptüs yağı gibi şeylerden ötürü sanırım.
Onu gittim aldım Migros'tan, ama taa akşam olmuşken. Bir de 30 tl lık alışverişe star wars kartları veriyorlardı, ondan aldım bir tane geçen seferde alamadığım için. Money Kart gerekiyormuş ama money kart ne kasiyer sordu, ne de ben vermiştim. Ama kasiyerle az çok ilişkimiz olduğundan "yarın gel hallederiz." demişti. Bundan sonra, eve de otobüsle döndüm. Otobüs durağında 4 tane kız vardı. Hiçbiriyle konuşmadım, 1 tanesi sanki çabalıyormuş gibi geldi bana ama ben umursamadım. Boş işler. Seks yoksa ben de yokum. Laf ebeliği de istemiyorum, direk iş sekse gelsin. Zaten erkekler kadınları bu nedenden ötürü kötü bulmuyor mu, sıkılmıyor mu onlardan? Mastürbasyon gayet işime yarıyor,
Neyse, çok müstehcen oldu. Kendimden nefret ediyorum bazen bu kadar müstehcen şeyler konuştuğum için. Yani, elin oğlu aya çıkıyor ben hala... Bak komşunun çocuğu astronot oldu sen hala elizabeth. ZUHAHAHAH.
Tamam, ciddi olalım. Böyle standart geçti. Günüm yani. Migros'taki kasiyer kızla konuşmasam hiç sosyal ilişkiye girmemiş olacaktım. Kız gel senle cinsel ilişkiye değil de sosyal ilişkiye girelim kııız. Köylüler, daha doğrusu köylü gençler böyle konuşsa daha mı çok kız tavlarlar acaba? Kız tavlamak ne zaten? Ayıp.
Bugün böyle eften püften geçti işte.
27.12.2015, Pazar
Bugün de dünden pek farklı değildi. Ama tek farkı, bugün içimde koşasım vardı. Koşma isteğim vardı. Saat 7:30 sıralarıydı, kitap okuyordum. Grinin 50 tonu, çok müstehcen bir kitapmış bu ya. Ben böyle kitabı nasıl yayınlamışlar anlamıyorum zaten. Ben böyle alacakaranlık gibi bir şey zannetmiştim. Aşk hikayesi odaklı bir şey zannetmiştim ama epey müstehcenlik var içinde. Alacakaranlık kitabını da hiç okumadım bu arada. Sanırım Alacakaranlık Kuşları'nı görmüştüm daha çok, ilkokuldayken hatırlıyorum, dergimiz vardı ilkokulun. Derginin bir yerlerini süslüyordu. Aynı dergide, ben sanıyorum 5. sınıftayken filan, 8.sınıflardan bir sınıf, mezuniyet notları yazmışlardı, çok duygusal şeyler yazmışlardı, duygulanmıştım. Şimdi o dergi nerede bir bulabilsem, epey komik şeyler de vardı. Merak ediyorum yani.
Her neyse, kitap epey müstehcen. Ben merak ettiğimden almıştım, genelde Rus filan okurum ben, gerçi Rusların çoğunu bitirdim, Dostoyevski'nin Budala eseri kaldı okumadığım, geri kalan birçoğunu okudum. Gorki'nin birkaç kitabını okumadım, özellikle hikayelerini. Ama bir tanesi vardı ki Gorki'den, Yol Arkadaşım diye, çok güzeldi. Hikayeler vardı içinde.
Hikaye şöyleydi, bir tane bey, bir kızı görüyor, aşık oluyor, sürekli aşkını ilan ediyor gele gide gele gide, benim ol ulan diyor. Kız bana mısın demiyor. Sonu da çok trajik bitiyor hikayenin. Sonunda, kız diyor ki sana bir şartla varırım, önümde diz çöküp yalvaracaksın diyor. Galiba öyle bir şeydi, tam hatırlayamadım. Şimdi yanlış da yazmayayım ama, adam da kabul ediyor bunu. Galiba yarın beni gelip alabilirsin diyor, sonra adam gururuna mı yediremiyor ne, kalkıp öldürüyor bunu bıçakla. Kız da diyor ki, artık bu şekilde seninim diyor. Sonra kızın babası da kalkıp bu adamı öldürüyor. İkisi bir arada ölüyorlar. Ölürken kavuşuyorlar birbirlerine. Artık naz yapmıyor kız oğlana. Bu adamın arkadaşları da çok üzülüyor olaya, zaten adam çok güçlü bir bey, istediği kızı alabilir, evlenebilir. Ama bu kıza takılı kalmış işte. Yazık oluyor adama.
Neyse, günlük devam etsin. Kitabı okudum, ereksiyon oldum epey. Ama sonra geçti, uzatıyor da uzatıyor. Lafla peynir gemisi yürümez diyesim geldi bir yerde. Lafla orgazm etmeye çalışıyor hanımefendiyi, bak bak sen işe bak. Aman dedim, sıkıldım. Zaten hemen soktu bitti olay, uyudular hemen, ya da bir şeyler daha yaptılar ama yazmamış roman. Ben en son okuduğumda kadın uyanıyordu, dedim yarın devam ederim boşver. Sonra kahvaltıya gitmek üzere tekrar odama çıktım.
Acaba dedim, kahvaltıdan evvel koşmaya mı gitsem? Güzel oluyor kahvaltıdan önce koşu yapmak, çok eğleniyorum. Enerji hissediyorum içimde, hep bu kitabın yüzünden. Eşşek kitap. Libidomu artırdı sabah sabah. Bende bir enerji yüklenmesi oldu bu yüzden. Ama sonra karar verdim, ya boşver, yemekten sonra yürürüm yine dedim. Hem uzun süre koşmadıktan sonra birden koşunca garip oluyor, hem de burada hiç koşmadım. İstanbul o kadar soğuk değil, kış günü bile tişört üstüne eşofman giyip koşabiliyorum. Çünkü ısınıyorum da koşarken. Ne de güzel oluyor.
Kahvaltı yaptım işte, yanımda para da yoktu ve patatesler çok güzeldi, ben de yazdırdım abiden. Sürekli "hocam" diyen bir abiydi bu, hoca camide diyesim geliyordu. Ben bile yurttaki diğer insanlara hocam diyordum. Herkes hoca kesilmişti! Eytere be! Güvenlikçiye bile hocam diyeceğim artık. Ama henüz demedim. Güvenlikçiye hocam diyip matematik sorusu soracaksın aslında, "hocam şu soruyu yapamadım bir bakabilir misiniz?" Ne garip bir şey olur değil mi? Bir şey derse de, "arkadaşlara sordum hiç bilemediler ben de son çare size sordum ne yapaydım?" derim.
Neyse neyse nitekim neyse, günlük devam ediyor. Patatesten bir tane daha aldım, bir tane de simit aldım ve 3 yumurta yedim ekstradan, ve zeytin. Zeytinin ambalajı yeni açılmış, ohh miss gibi tadı var. Bu büyük 5 kg lık tenekelerden alıyorlarmış. Çok güzel oluyor ben beğendim. Neyse, bir yandan da haberleri izledim, yanımdaki herif abuk sabuk kanal değişitiriyordu sinir oldum, bıraksan 7/24 ntv spor falan izlerler, hiç haber filan dinlemezler bile. Genelde hep karşılaşıyorum, sabah akşam ntv spor çıkıyor karşıma. Öyle sinir oluyorum ki. Maç filan da yok, maç yorumları var. Ama bu seferki arkadaş öyle yapmamıştı. Bir iki değiştirdi, sonra ben de ters ters baktım. Bundan bir 10 saniye sonra zaten kahvaltısı bitmişti, kalktı ve "değiştirecekseniz buyrun değiştirin kanalı." dedi ve gitti, ben ise cevap vermedim. Sinirliydim ve ağzımda yumurta vardı kocaman. Ne diyecektim? "Dskaıgnsjghoısdjgosdf" diye çıkardı sesim ağzımda yumurta varken.
Neyse, çok komik olmadan günlüğümü tamamlayayım, işte böyle böyle yemeğimi yedim ve yukarı çıktım. Sonra dışarı çıkmak üzere hazırlandım. Üstümü başımı giyindim ve kendimi dışarı attım. Fıtı fıtı fıtı yürüyordum. Soğuktu ama umrunda olan kim? Merkez'deydim kısa süre sonra. Geçen gün gittiğim eczane kapalıydı, kenarda bir yere, nöbetçi eczaneleri yazmıştı Cumartesi ve Pazar açık olan. Tebeşirle yazmıştı. Neyse, çok ayrıntı verdim yahu. Köpekleri sevdim yolda gördüğüm, çağırdım geldi. Köpekler genelde agresif oluyorlar genelde çünkü, yanlarına gitmek değil de çağırıyorum, gelirlerse seviyorum. Ama bu sefer gitmek de bilmeyebiliyorlardı. Nitekim öyle de oldu, birini severken diğer bir tanesi de geldi, üstüme çıkmaya çalıştı ön ayaklarıyla, basmaya çalıştı kıyafetlerimi. Ellerimi ve kıyafetimin ön tarafını kirletmişti biraz kirli ayaklarımla. Onu eğitmeye çalıştım, böyle yapmamasını telkin ettim ona. Nitekim yerinde oturdu kaldı bir kez, ben de bu hareketi için kafasını okşadım, fakat sonrasında tekrar yapmaya başladı aynı hareketi. Nasıl eğitilir yahu bu köpekler? Kedileri eğitebiliyorum ama köpeklerde niye böyle başarısızım?
Sonra zaten kaçtım oradan, siyahlı köpek de bir süre beni takip etti, sonra çevredeki köpekleri görünce onlara doğru koştu ve ayrıldı benden. Sattı beni köpek. Duygusala bağlamıyorum, ama insan üzülüyor işte. Ama neyse ki yoluma devam edebildim. Başka bir köpek gördüm, uzun tüylü bir tane. Onu sevdim. İlk başta çağırdım, direk geldi yanıma. Durağın yanında duruyordu zaten, biraz ayakta sevdikten sonra duraktaki banka geçtim, o da geldi yanıma. Oturarak kısmen rahat bir şekilde sevdim onu. O da sevdiriyordu kendini. Aslında nedense hayvana zarar vermek geçti içimden, ya da onun bana zarar verebileceği ihtimali. Ne kadar saçma bir düşünce. Gerginlikten oluyor galiba bu. Ve de mutsuzluktan. Keşke mutlu olabilsem. Hayvanı kızdırmamak için yavaş yavaş sevdim, o da beni sevdi. Gerçekten ne düşünüyordu hayvan bilmiyorum, hoşuna gidiyor muydu ya da gitmiyordu bilemiyordum. Bir süre sonra sevmeyi bıraktım, o da üstelemedi ve yere çömeldi. Yanı başımda, sanki bana bir avcıymışım gibi hissettiriyordu, o da sanki benim avcı köpeğimdi. Tam o sırada, durağın önünden birisi geçti, çok sert bakışlarla suratıma dik dik baktı. Gergindi. Ama bir şey olsaydı köpekçik korurdu herhalde beni. Bilmem ki? Korur muydu acaba?
Bir zaman sonra karşı durağa geçtim, eve gidecek olan taraftaki durağa. Durakta kızlar vardı, bana bakıyorlardı. Ben de bir iki baktım ama kesinlikle konuşmak istemiyordum. Bıkmıştım artık, ne zaman konuşsam üzülen taraf ben oluyordum hep, hep ben mi adım atacağım yahu? Bıktım. O yüzden ilgilenmedim, ama otobüsle mi gitseydim emin değildim. En yakın otobüsün gelmesine 15 dakika vardı ama, burada durarak üşüyordum, eğer yürürsem üşümüyordum o kadar. Ama yine de, yürürken burnumdan sıvı akacaktı, çünkü soğuktu. Öyle de oluyordu zaten, bir iki kez eldivenime veya üstüme silmiştim. Bir süre sonra sıkılıp yürümeye başladım, daha ilerideki durağa kadar yürüdüm. Orada çok kısa bir süre beklediğim halde hemen bir otobüs yanaştı, bindim. O kızlar da aynı otobüse binmişlerdi, şaşırmadım. Oturdum yerime ve yurdun önünde inmeyi bekledim. Yurdun önünde indim ve yurda gittim, oda arkadaşlarım uyanmışlardı, ya da uyanmak üzereydiler hafiften. Onlar uyanınca, ben de yatmaya başlamıştım. Saat 11 civarlarıydı galiba yattığımda.
Uyandığımda ise 14:50 civarlarıydı. Oda arkadaşlarımdan biri Dota 2 oynuyordu, diğeri ise elinde laptopla bir şeylerle uğraşıyordu galiba. Sonra uyandım, acıkmıştım hafiften. Tost yaptırasım vardı ama param da yoktu, Merkez'deyken Migros'a uğrayıp su aldığımda, banka hesaplarıma bakmıştım bir banka oturup, param yoktu hiçbir bankada. Ben de suyumu içe içe, fakir bir halde yürümüştüm eve doğru işte, ondan sonra o köpekleri sevmiştim işte.
Ben de biraz pinekledim, bir şeylerle uğraştım kendimce. Saat 18:00 civarlarında yemeğe indim. Çorba, pilav ve tatlı aldım, tam 5.50 liraya denk getirmiştim. Aldığım tarhana çorbasıydı, ve yerken farketmiştim çok tuzluydu. O yüzden birkaç kez ağzıma götürdüm fakat sonra yemedim, şikayet de etmedim. Şikayet edince direk değiştirebiliyorlardı, ama yapmadım. Tarhananın kendi esansı da olabilirdi belki o tuz sandığım tat. Bilmiyorum, pilavımı ve tatlımı yedim. Sonra yine yukarı çıktım, uyudum galiba biraz yine. Ahh, ne çok uyuyordum. Depresyondaydım herhalde. Doğdum doğalı herhalde hep depresyondaydım. Ne zaman mutlu olabilmiştim ki?
Sonrasında kalktım galiba, mastürbasyon yaptım. Bomboşluk hissediyordum içimde. Eskiden sevmiş olduğum bir kızı düşündüm, aptalca bir sebepten dolayı bir daha konuşmamıştı benimle. Ben de üsteleyip konuşmak istemiyordum, merak ediyordum ama acaba, benimle tekrar konuşur muydu? Hep ben mesaj atardım ona, ama o hiç mesaj atmazdı. Hep düşünürdüm acaba beni kullanıyor mu, ya da istemiyor da ifade mi edemiyor, etmek istemiyor diye. Oysa ben sevmiştim son zamanlarda bu kızı. Ama her halükarda, kendimce haklı olan bir şeyden bahsetmiştim kıza ama o bu konuda belli ki konuşmak istememişti ve beni silmişti, zorlamamıştım da ama neden böyle oldu anlamıyorum.
Ama ondan sonra başka kızlarla da ilgilendim, sevdiğimi ifade ettim. Bu kıza da ifade etmiştim ama, biraz kaçaktan. Çünkü anlamıyordum, insan nasıl hiç mesaj atmazdı? Hiç düşünmez miydi ki karşı tarafı? Üniversite okuması olayı, çok aşırı çalışması olayı bence biraz abartı olabilirdi. Yani ben çok çalıştığını yorulduğunu vesaire düşünürdüm, kendisi de söylerdi zaten. Ama bunu da söyleyebilirdi bana, baskı yapmazdım pek. Sordum hatta ne sorunun var bir derdin bir sıkıntın var mı ya da depresyonda mısın gibi anlamlara gelebilecek sorular, bir şeyler geveledi geçmişle gelecek vesaire, ama anlatılacak bir şey olsa anlatacağını söyledi. Bir şey söylemedi, anlatmadı da. Ama o zaman benimle hala neden konuşmaya devam ediyordu da bir kere bile kendisi konuşmuyordu benimle? Ben onun housecarl ı mıydım? Ama seviyordum. Sevgi sevenindir diye düşünüyorum. Seven insan zaten başarmıştır, başka bir şey düşünmesi gerekmez diye düşünüyorum. Önemli olan iyi hissetmek sevmekteki amaç bence. Farklı bir kişi çıkmış olsa bile sevdiğimiz kişi, bu bizimle ilgili bir sorun değildir ki, oluyor böyle şeyler sık sık. Karşıdaki kişinin rol yapmadığını ben nereden bileyim?
Üzülüyorum bu konu hakkında, ama konuşmayacağım. Kararım net. Ben ona bir zarar vermedim, kötü bir şey söylemedim, isterse mahkemeye çıkalım yargılanalım. O zaman konuşmasaymış, eğer bu dediğim şeyler kötü şeyler ise. Ona göre kötü şeylerse ne yapayım yani? Ben söylediğim şeylerin kötü şeyler olduklarını düşünmüyorum. Ne düşünüyorsam dobra dobra söyledim. O şekilde söylemeden de sağlam ilişkiler kurulmazdı. Bir iki denerdim, içime atardım ama olmazdı yani. İçime atıyorsam, kendimden farklı görüyorsam ne manası vardı ki bu ilişkinin? Biraz olgunlaşması gerekiyordu belki de. Onun yani.
Neyse işte, bu konuda çok üzüldüm. Ondan sonra da ilişkilerim olmuştu, hatta daha derin ilişkilerim olmuştu, kendimi daha iyi ifade etmiştim bu kişiye. İyi olmuştu ama o da olmadı birtakım sebeplerden ötürü. Ama başkalarıyla yine konuşuyorum. Sosyal ilişki bazında yani. Bakalım ne olacak.
Saat de geç oluyordu. Biraz sonra da yatıverdim zaten tekrar. Sabah erken kalkıp tadını çıkarırdım. Güzel olurdu.
27 Aralık 2015 Pazar
Burada biraz bildiklerimi aktarmak istiyorum, bildiğime emin olduğum yegane şeyler. World of warcraft üzerine, ve genel olarak oyunlar üzerine. Bu oyunlarda bölümlerin nasıl geçileceği üzerine. Sadece hafızamı güçlendirmek, tekrar hatırlamak için. Ne kadar zaman çalmış olsa da bu oyunlar, ben bu oyunlara kalbimi verdim, gönlümü verdim - ki böyle söylerken kendimi çok ezik hissediyorum - ve bu oyunlardan iyi kötü bir tecrübe edindim, İngilizce öğrendim özellikle dehşet bir biçimde. Kafamı çalıştırdı iyi kötü, sevdim bu oyunları ben. Şimdi kimse kalkıp da bu oyunlar "sana bir şey kazandırmadı." diyemez. Ben bu oyunlarla sevmeyi öğrendim. Etrafımda kimse yokken, kimse beni sevmezken, bu oyunlarla yalnızlığımı giderdim ben. Zaten kim takar o yararsız bu yararsız diyenleri? Neyse. Başlayayım.
World of warcraft'tan Icecrown citadel taktikleriyle ve genel özetiyle başlayacağım.
Lord marrowgar, yani birinci bossta çeşitli taktikler var. Öncelikle, bu boss zaman zaman yerden mızrak gibi şeyler çıkartıyordu, bu mızrak gibi (spike deniyor) şeyler oyunculara batıp, onları yetenek kullanamaz hale getiriyordu. Diğer raid üyelerinin bu spikeları yok etmesi gerekliydi, çok önemliydi bu. Ve yerdeki ateşlerden de kaçmak gerekliydi. Yine arada sırada bu boss, warriorlardaki bladestorm yeteneğine benzer bir biçimde, bonestorm yapardı. Ve bu bonestorm sırasında hareket edebilirdi, hem de bir warriorun yapabileceğinden çok daha uzun mesafelere. Sonuçta kocaman bir boss bu. Bu bonestormdan da kaçmak gerekliydi, yakındayken çok damage vururdu gereksiz yere, healerları yormak anlamsızdı. Onun dışında, bunları yaptıktan sonra dps ve healerlar istedikleri şekilde oynayabilirlerdi. Gelelim tanklara. Tanklar, iç içe durmalıydı bossun önünde ve o şekilde tanklık yapmalılardı. Çünkü boss cleave vuruyordu, ki bu özel bir cleave idi. Mesela önünde 2 kişi vardıysa, cleave ile tek kişiye 2x damage vururken, 2 kişi olunca x kadar damage vuruyordu. Öyle bir şeydi bu, warriorlardaki cleave den çok farklıydı. Ya da belki aynıydı bilmiyorum ama bu cleave böyleydi. Tanklar arasında aggro değişimi gerekli miydi tam hatırlamıyorum ama, tanklardan birisi olur da spikelara yakalanırsa öbür tankın tauntlamasında yarar vardı diye hatırlıyorum. Böyle böyle gayet kolay yapılırdı. Ve bu bossun heroic modunda da boss bonestorm yaparken aynı zamanda spikelar çıkartırdı yerden, ve sanırım normalden daha fazla spike çağırırdı ve bu spikelar daha fazla vururdu. Normal modda bonestormdayken spike çağırmazdı, ya da tam hatırlamıyorum. Kolay bir boss zaten.
Gelelim ikinci bossa. Lady Deathwhisper. Bu bosstan Nibelung diye bir item almıştım bir keresinde. Sonra bu itemi googlelarken, Alman Nibelung destanı olduğunu öğrenmiştim, hikayesini okumuştum. Bu bossun taktikleriin hatırlamıyorum, taktik demeyelim de strateji diyelim şuna. Bossun mana shieldı vardı. Mana shieldi kırdıktan sonra canını azaltabiliyorduk. Mana shield varken, sağdan soldan adamlar çağırıyordu diye hatırlıyorum. Bunları nasıl kesiyorduk hatırlamıyorum, ama bir taktiği vardı. Önce bu adamlardan birini kesiyorduk. Daha sonra mana shield düşünce hurra saldırılıyordu zaten.
Gelelim üçüncüye, Gunship. Burası da çok eğlenceliydi. Burada, tanklardan birisi karşı alliance ya da horde gemisine atlıyordu. Bir kısım dps de onunla beraber atlıyordu, karşıda bizim kendi gemimizdeki turretleri donduran bir büyücü vardı, dondurunca bu turretler kullanılamaz hale geliyordu. Bunu öldürüp geri çekiliyorduk, fakat bunu sadece dps ile yapamıyordunuz. Mesela ben horde um, karşı gemide Muradin Bronzebeard diye bir dwarf kaptan var, boss gibi bir şey bu. Yaklaşık 30 bin civarı vuruyor her vuruşta, o zamanlarda 60-70 bin hp olduğu düşünülürse, dodge parry block ratingleri de toplamda %30-%40 civarda olduğu düşünülürse, birkaç düz vuruşta ölmek çok çok kolay. Ama işte healerlar var, ve sürekli dodge parry yapıyorsun ki. Fakat yine de tedirgin edici işte, iki vuruşta ölebiliyorsun çok kolay bir biçimde.
Neyse, burada asıl amaç, turretleri kullanıp karşı hava gemisine olabildiğince zarar vermek. Sadece turretlerde değil, arada bir içeriye, bizim gemimize de düşmanlar ışınlanıyor, onları da öldürmemiz gerekiyor. Diğer tank da tam burada görev alıyor işte. Öbür tank da karşıya atlıyor, diğer gemiye atlayan diğer dps ler o bizim turretleri donduran mage i öldürürken bu tank da Muradin Bronzebeard'ı tanklıyor. Mage i öldürünce geri atlıyorlar, turret ateşine devam ediyorlar. Bu arada, rocket pack i orada, boss fight başlamadan önce orada bulunan bir goblinden alıyoruz, üstümüze giyiyoruz. Eğer combattan önce üstümüze giymezsek combat başlayınca hiç giyemiyoruz ve karşıya atlayamıyoruz. Eğer tank isek, wipe etmek gerekiyordu en iyisi. Ama karşıya atlamayacak olan tank isek sorun yok. Öbür tank almışsa hemen whisper dan yazıp "kanki üstüme giymeyi unuttum karşıya sen atla ben de bizim gemidekileri tanklayam." denilebilirdi tabi. Öbür türlü wipe olunca repairlerin faturaları size girebilir, eğer bir de guild arkadaşıysanız kötü olurdu durum, sizden alırlardı parasını :D
Neyse, bu fight kolay genel olarak. Heroic yaparlardı hep bunu, çok aşırı kolaydı.
Şimdi geldik sonraki fighta. Deathbringer fightı. Bu Deathbringer, bizim geminin kaptanı olan High Overlord Saurfang'ın oğlu meğerse, sonradan Scourge oluyor, ele geçiriliyor kötü adamlar tarafından, beyni yıkanıyor. Zaten death knight oluyor bu adamın oğlu, Saurfang da yaşlı mı yaşlı bir adam, ama şerefli ve babacan. Oğlunu ikna etmeye çalışıyor başlangıçta, "gel oğlim, etme eyleme gözünün yağını yiyem, yakışiyir mi sana horde hayinlik etmek? Evladım, gel bağrıma basacağam vellah billah he, bizim aşiret sana bir şey demeyecektir ha. Döverem velleh billeh derlerse ha." gibi kelimelerle oğlunu iyi tarafa çekmeye ikna etmeye çalışmasıyla başlıyor fight. Ama oğlu ne yapıyor? Dinlemiyor. "Senin zamanın doldu babalık, ben Lich King'in çocuğuyum artık, Lich King benim babamdır velleh billeh ha. Başlattırma aşiretinden ha. Lich King mafyadır velleh billeh döver hepinize he." diyerek, babasını bir büyüyle havaya kaldırıyor, babasının boğazı sıkılmış gibi hissediyor, öksürüyor filan. Bu sırada biz de bu oğlana saldırıyoruz. Bu fightta, tanklar arasında, bir tanka bir debuff geliyor, o debuff geldiğinde, diğer tank alıyor aggroyu. Yoksa tanklardan biri ölebilir, ama çok da damage vurmuyor galiba, istenirse tüm healerlar bu tanka konsantre olup kolayca başa çıkabilirler herhalde. Bilmiyorum. Neyse, onun dışında, bu shadow priestlerin shadow fiendlerine benzer, ama daha büyük yaratıklar çağırıyor bu eleman. Bunlar tauntlanamıyorlardı galiba. Ama normal modda slowlanabiliyorlar galiba, ya da normal modda bile slowlanamıyor olabilirler. Tauntlanamıyorlar ama galiba yüksek damage yapana yöneliyorlar diye hatırlıyorum sanki ama emin değilim. Uzaktan hasar veren karakterlerin bu addlere yoğunlaşmaları gerekiyor. Bilmiyorum neden, ve yakınlaşırsa eğer bu yaratık o uzaktan vuran kişiye, duruma göre tek vuruşta öldürebilir, ya da iki vuruşta. O yüzden gelmeden öldürmesi gerek. Hele heroic modda slowlanamıyor da bu yaratık, kitelamak gerekiyor biraz. Ama genel olarak kolay bir mod. Demonology warlock oynarken decimation diye bir buff vardı, %35 hp altındayken soul fire casting speed düşüyordu, ve soul shard harcamıyordu, o zamanlar oyun farklıydı. İşte ranged karakterlerin bu addlere saldırması beklendiğinden, sürekli target değiştirmek zor oluyordu demonology warlock için, çabucak da ölüyorlardı zaten. Kolay bir bosstu genel olarak.
Şimdilik bu kadar yeter, daha sonra dolduracağım burayı. Bilgi bilgidir. Ama ben kendi hafızama bazı şeyleri tekrar hatırlatmak için yazıyorum, çok anım geçti ve mutlu olduğum zamanlar oldu oyunda, kim ne derse desin.
World of warcraft'tan Icecrown citadel taktikleriyle ve genel özetiyle başlayacağım.
Lord marrowgar, yani birinci bossta çeşitli taktikler var. Öncelikle, bu boss zaman zaman yerden mızrak gibi şeyler çıkartıyordu, bu mızrak gibi (spike deniyor) şeyler oyunculara batıp, onları yetenek kullanamaz hale getiriyordu. Diğer raid üyelerinin bu spikeları yok etmesi gerekliydi, çok önemliydi bu. Ve yerdeki ateşlerden de kaçmak gerekliydi. Yine arada sırada bu boss, warriorlardaki bladestorm yeteneğine benzer bir biçimde, bonestorm yapardı. Ve bu bonestorm sırasında hareket edebilirdi, hem de bir warriorun yapabileceğinden çok daha uzun mesafelere. Sonuçta kocaman bir boss bu. Bu bonestormdan da kaçmak gerekliydi, yakındayken çok damage vururdu gereksiz yere, healerları yormak anlamsızdı. Onun dışında, bunları yaptıktan sonra dps ve healerlar istedikleri şekilde oynayabilirlerdi. Gelelim tanklara. Tanklar, iç içe durmalıydı bossun önünde ve o şekilde tanklık yapmalılardı. Çünkü boss cleave vuruyordu, ki bu özel bir cleave idi. Mesela önünde 2 kişi vardıysa, cleave ile tek kişiye 2x damage vururken, 2 kişi olunca x kadar damage vuruyordu. Öyle bir şeydi bu, warriorlardaki cleave den çok farklıydı. Ya da belki aynıydı bilmiyorum ama bu cleave böyleydi. Tanklar arasında aggro değişimi gerekli miydi tam hatırlamıyorum ama, tanklardan birisi olur da spikelara yakalanırsa öbür tankın tauntlamasında yarar vardı diye hatırlıyorum. Böyle böyle gayet kolay yapılırdı. Ve bu bossun heroic modunda da boss bonestorm yaparken aynı zamanda spikelar çıkartırdı yerden, ve sanırım normalden daha fazla spike çağırırdı ve bu spikelar daha fazla vururdu. Normal modda bonestormdayken spike çağırmazdı, ya da tam hatırlamıyorum. Kolay bir boss zaten.
Gelelim ikinci bossa. Lady Deathwhisper. Bu bosstan Nibelung diye bir item almıştım bir keresinde. Sonra bu itemi googlelarken, Alman Nibelung destanı olduğunu öğrenmiştim, hikayesini okumuştum. Bu bossun taktikleriin hatırlamıyorum, taktik demeyelim de strateji diyelim şuna. Bossun mana shieldı vardı. Mana shieldi kırdıktan sonra canını azaltabiliyorduk. Mana shield varken, sağdan soldan adamlar çağırıyordu diye hatırlıyorum. Bunları nasıl kesiyorduk hatırlamıyorum, ama bir taktiği vardı. Önce bu adamlardan birini kesiyorduk. Daha sonra mana shield düşünce hurra saldırılıyordu zaten.
Gelelim üçüncüye, Gunship. Burası da çok eğlenceliydi. Burada, tanklardan birisi karşı alliance ya da horde gemisine atlıyordu. Bir kısım dps de onunla beraber atlıyordu, karşıda bizim kendi gemimizdeki turretleri donduran bir büyücü vardı, dondurunca bu turretler kullanılamaz hale geliyordu. Bunu öldürüp geri çekiliyorduk, fakat bunu sadece dps ile yapamıyordunuz. Mesela ben horde um, karşı gemide Muradin Bronzebeard diye bir dwarf kaptan var, boss gibi bir şey bu. Yaklaşık 30 bin civarı vuruyor her vuruşta, o zamanlarda 60-70 bin hp olduğu düşünülürse, dodge parry block ratingleri de toplamda %30-%40 civarda olduğu düşünülürse, birkaç düz vuruşta ölmek çok çok kolay. Ama işte healerlar var, ve sürekli dodge parry yapıyorsun ki. Fakat yine de tedirgin edici işte, iki vuruşta ölebiliyorsun çok kolay bir biçimde.
Neyse, burada asıl amaç, turretleri kullanıp karşı hava gemisine olabildiğince zarar vermek. Sadece turretlerde değil, arada bir içeriye, bizim gemimize de düşmanlar ışınlanıyor, onları da öldürmemiz gerekiyor. Diğer tank da tam burada görev alıyor işte. Öbür tank da karşıya atlıyor, diğer gemiye atlayan diğer dps ler o bizim turretleri donduran mage i öldürürken bu tank da Muradin Bronzebeard'ı tanklıyor. Mage i öldürünce geri atlıyorlar, turret ateşine devam ediyorlar. Bu arada, rocket pack i orada, boss fight başlamadan önce orada bulunan bir goblinden alıyoruz, üstümüze giyiyoruz. Eğer combattan önce üstümüze giymezsek combat başlayınca hiç giyemiyoruz ve karşıya atlayamıyoruz. Eğer tank isek, wipe etmek gerekiyordu en iyisi. Ama karşıya atlamayacak olan tank isek sorun yok. Öbür tank almışsa hemen whisper dan yazıp "kanki üstüme giymeyi unuttum karşıya sen atla ben de bizim gemidekileri tanklayam." denilebilirdi tabi. Öbür türlü wipe olunca repairlerin faturaları size girebilir, eğer bir de guild arkadaşıysanız kötü olurdu durum, sizden alırlardı parasını :D
Neyse, bu fight kolay genel olarak. Heroic yaparlardı hep bunu, çok aşırı kolaydı.
Şimdi geldik sonraki fighta. Deathbringer fightı. Bu Deathbringer, bizim geminin kaptanı olan High Overlord Saurfang'ın oğlu meğerse, sonradan Scourge oluyor, ele geçiriliyor kötü adamlar tarafından, beyni yıkanıyor. Zaten death knight oluyor bu adamın oğlu, Saurfang da yaşlı mı yaşlı bir adam, ama şerefli ve babacan. Oğlunu ikna etmeye çalışıyor başlangıçta, "gel oğlim, etme eyleme gözünün yağını yiyem, yakışiyir mi sana horde hayinlik etmek? Evladım, gel bağrıma basacağam vellah billah he, bizim aşiret sana bir şey demeyecektir ha. Döverem velleh billeh derlerse ha." gibi kelimelerle oğlunu iyi tarafa çekmeye ikna etmeye çalışmasıyla başlıyor fight. Ama oğlu ne yapıyor? Dinlemiyor. "Senin zamanın doldu babalık, ben Lich King'in çocuğuyum artık, Lich King benim babamdır velleh billeh ha. Başlattırma aşiretinden ha. Lich King mafyadır velleh billeh döver hepinize he." diyerek, babasını bir büyüyle havaya kaldırıyor, babasının boğazı sıkılmış gibi hissediyor, öksürüyor filan. Bu sırada biz de bu oğlana saldırıyoruz. Bu fightta, tanklar arasında, bir tanka bir debuff geliyor, o debuff geldiğinde, diğer tank alıyor aggroyu. Yoksa tanklardan biri ölebilir, ama çok da damage vurmuyor galiba, istenirse tüm healerlar bu tanka konsantre olup kolayca başa çıkabilirler herhalde. Bilmiyorum. Neyse, onun dışında, bu shadow priestlerin shadow fiendlerine benzer, ama daha büyük yaratıklar çağırıyor bu eleman. Bunlar tauntlanamıyorlardı galiba. Ama normal modda slowlanabiliyorlar galiba, ya da normal modda bile slowlanamıyor olabilirler. Tauntlanamıyorlar ama galiba yüksek damage yapana yöneliyorlar diye hatırlıyorum sanki ama emin değilim. Uzaktan hasar veren karakterlerin bu addlere yoğunlaşmaları gerekiyor. Bilmiyorum neden, ve yakınlaşırsa eğer bu yaratık o uzaktan vuran kişiye, duruma göre tek vuruşta öldürebilir, ya da iki vuruşta. O yüzden gelmeden öldürmesi gerek. Hele heroic modda slowlanamıyor da bu yaratık, kitelamak gerekiyor biraz. Ama genel olarak kolay bir mod. Demonology warlock oynarken decimation diye bir buff vardı, %35 hp altındayken soul fire casting speed düşüyordu, ve soul shard harcamıyordu, o zamanlar oyun farklıydı. İşte ranged karakterlerin bu addlere saldırması beklendiğinden, sürekli target değiştirmek zor oluyordu demonology warlock için, çabucak da ölüyorlardı zaten. Kolay bir bosstu genel olarak.
Şimdilik bu kadar yeter, daha sonra dolduracağım burayı. Bilgi bilgidir. Ama ben kendi hafızama bazı şeyleri tekrar hatırlatmak için yazıyorum, çok anım geçti ve mutlu olduğum zamanlar oldu oyunda, kim ne derse desin.
26 Aralık 2015 Cumartesi
25.12.2015, Cuma
Bugün sabah 6 gibi kalktım galiba erkenden. Çok havasızdı içerisi, biraz camı açtım. Ama tersten ve çok çok az açtım oda arkadaşlarım üşümesin diye. Sonra hademe geldi, benden vicks istedi. Komidinin üzerinde görmüş vicksi, arkadaşlarının burnu tıkalıymış. Ben de buradaki vicksin son kullanma tarihinin geçtiğini söyledim. Gerçekten de geçmişti. 11 2015 yazıyordu üzerinde. Ama dinlemedi, bir şey olmaz dedi. Çok cahilce geldi bana ama, neyse. Sonra bilmem neden gitti öteki camı da açtı, fakat perde olduğu için tam açamadı, yarım açtı. Biraz dışarıyı seyretti, sonra oda arkadaşlarımdan biri kapatmasını söyleyince kapattı. Sonra çıktı. Ben de kahvaltıya indim, ya da bilmiyorum inmiştim de gelmiştim mi bu olay yaşandığında. Her neyse işte. Kahvaltıdan sonra tam teçhizatla dışarı çıktım, ya da hiç teçhizat almadan dışarı çıkmış da olabilirim. Teçhizat dediğim, eldiven, atkı gibi şeyler.
Eczaneye gidip yeni bir vicks aldım önce, ama öncelikli amacım bu değildi. Gezmekti işte. Vicks de 10 lira olmuş zaten yuh dedim. Eczacıya, tarihi geçmiş vicksin ne zararı olabileceğini sordum. Alerji vs yapar mı dedim. Yapabilir, dedi. Vicksi de aldım 10 liraya, sonrasında da markete yürüdüm oradan biraz daha uzakta olan. Diş fırçası, macunu ve tıraş bıçağı alacaktım. Epey de para tutuyordu bunlar, tıraş bıçağını kendi makinamın başlığı şeklinde alacaktım fakat çok pahalıydı. Diğer 3 bıçaklılardan alsam, onlar bile pahalıydı. Zaten traşlıydım, tekrar uzaması 1 hafta alırdı. Boşverdim, diş fırçasıyla macununu aldım. Bir de maden suyu aldım, 32 lira tuttu. Parayı ödeyip aldıklarımı poşetlerken, 30 lira ve üstüne star wars kartlarını verdiklerini gördüm, vermesini istedim kasiyerden, fakat bunun için ürünleri iade alması gerektiğini söyledi bana. Ben de, "Çok zahmet olur mu size?" dedim. Başını salladı. Daha sonra da yarın veya öbür gün gelip gelemeyeceğimi sordu. Ben de gelebilirim herhalde dedim. O zaman verebilirmiş çünkü. Almayanlar oluyormuş 30 lira alışveriş yaptığı halde, onlardan arta kalanları verebilirmiş. Arta kalanları almak hoşuma gitmemişti aslında, bir de zaten bu kartlar çok çocuk işiydi, ama bedavaydı. Ve merak da ediyordum.
Nitekim çıktım oradan. Eve yürüdüm tekrardan. Evde biraz oyun oynadım evde, sonra banyo yapmak istedim ama vazgeçtim. Okula gidecektim yine. Depresifliğimi alıyordu okul. Çok yeşillikti okulun çevresi, seviyordum. Merkez böyle değildi. Yeterince değildi yani. Böyle düşünerekten, arkadaşıma dünkü kızlarla olan maceramı anlattım. Otobüs maceralarını. O da bana indikleri yerde inmemi tavsiye etti. Biraz abartıydı bu ama, mantıklıydı da. Sonra o bir yere gitti, ben de okula gittim bu sefer tam teçhizatla.
15:00 civarlarıydı okula giderken. Kısa sürede vardım okula. Kantine indim yine. Sonra bir arkadaşımı aradım. Açtı, konuştuk. Ona psikiyatriye gideceğimi filan söyledim. O da bir şeyler söyledi, sonra da yanındaki arkadaşının bana bir şey söyleyeceğini söyleyip ona verdi telefonu. Verdiği kız da şaşırmıştı, merhabalar demiştim ben. O da merhabalar diyor demişti arkadaşıma. Çok resmi bir selamlaşma şekli olacak, o da şaşırmıştı belli ki. Neyse, sonra açıldık biraz daha konuşurken. O da psikiyatriye gitmişti ve belli psikolojik problemlerden çekmişti. Epey anlattı bana. Özellikle de şu obsesif kompülsif bozukluk olayını. Aslında bu konuşmaya dersliklerin orada başlamıştım, önce kulağımda tutarak konuşurken bir süre sonra kulaklık taktım radyasyon almayayım çok diye. Hem de rahattı kulaklıkla konuşmak. Sonradan kantine indim.
Konuştuk da konuştuk. Ona takıntılarımı, obsesyonlarımı anlattım. Bu olan şeylerin yeni yeni mi olduğunu söyledi. Ben de evet dedim. Bu obsesyonlarımın depresyonla birlikte nüksedebileceğini söyledi, muhtemelen depresyonda olabileceğimi de belirtti. Hiç durmadan, uzun süre makine gibi konuştu durdu. Ama çok mantıklı şeyler de söylüyordu. Kantinde oturmuştum artık konuşurken. Yanımda diğer insanlar da vardı. Diğer insanlar da böyle yanımdayken, psikolojik sorunlardan bahsetmek beni utandırıyordu. Sorunlu, cidden sorunlu biri sanacaklardı beni. Gerçi böyle olsa ne olurdu ki. Sansınlar. Çok da önemli sanki.
Bana obsesyonların nedenlerini araştırmamı söyledi, böyle böyle çözeceğimi söyledi. Fazla da kafamı yormamamı söyledi. Bazı insanların "her şey insanın kendi kafasında biter." diye söyledikleri beylik laflara da kulak asmamamı söyledi. Tam olarak kulak asma demedi ama ona benzer bir şeyler işte. Aslında "hani derler ya her şey insanın kafasında biter filan, işte OKB(obsesif kompülsif bozukluk) böyle bir şey değil, hiçbir şekilde bitmez öyle." dedi. İyi bir psikiyatriste ve psikoloğa birlikte gitmemi önerdi. Bu çok doğru bir önermeydi.
Sonra zaten bayağı zaman geçti, hava kararıyordu. Daha sonra da konuşmak üzere ablam telefonu aldı ve daha sonra da tecrübelerinden yararlanabileceğimi söyledi bu arkadaşının. Hiç sevmezdim tecrübelerden yararlanmak kelimesini aslında, çok kaba gelirdi bana bu. Kelime değil aslında, deyim gibi bir şey işte. Neyse ne, sonrasında kütüphaneye çıktım. Bir şeyler mesajlaştım arkadaşlarımla. 2 tane kız oturuyordu, onlarla da mı konuşsaydım acaba? Ama çok ciddi duruyorlardı. Güzellerdi ama, bana bakmayabilirlerdi. Zaten hali hazırda bir tanesi sert sert bakıyordu bana. Ben de pek aldırmadan telefondan arkadaşlarımla mesajlaştım. Mesajlaşırken yüzüme gülümseme ifadesi yayılıyordu, ağzım kulaklarıma varıyordu resmen. Bunu farkeden o sert sert bakan kız, tekrar baktı yüzüme. Kafamı kaldırdığımda bana baktığını farkettim. Uyarıyor muydu beni acaba böyle yapmamam için? Ama ne rahatsızlığım vardı ki ona? Umursamadım. Sonra dışarı çıktım, bir konuşma yaptım. Kütüphane görevlilerinden 3 ü, galiba bir çakmağı paylaşıyorlardı sigaralarını yakmak için. Çok hanımefendi bir kız da vardı, o bile sigara içiyordu kütüphane görevlilerinden. Neyse dedim, benim sorumluluğum mu sanki dedim. Konuşmadan sonra tekrar içeri girdim. Gazeteleri filan inceledim. Kızlarla bakıştım, aslında ben baktım sadece, onlar bir şeylerle meşgullerdi.
Neden sonra, çalışma masalarının olduğu içeride bir yere geçtim. Orada biraz bir şeyler yazdım kendimi iyi hissetmek için. Rahatsız edilmemek için arkada bir yere geçtim, bir de arkamdan birileri geçip ne yazdığım hakkında bir şeyler merak etmesin diye. Ama birisi geçti arkamdan, geçecekti daha doğrusu. Bunu gördüğüm gibi kapattım kağıdı, yani defteri. Arka tarafta bir oda vardı, oraya girdiler 2 kişi. Bir kadın, bir erkek Ben de boş işler bakanı gibi hissetmemek için, bu defterime ilave olarak ders kitabımı ve defterimi çıkardım. Dostlar alışverişte görsündü. Dostum mu var ulan burada? Lafın gelişi ağabey. Millet dersle ilgili bir şeyler yapıyor sansın diye kitaptan belli bir sayfayı açtım, biraz önümde duruyordu. Ben de bir şeyler yazıyordum alakasızca. Çok kişi yoktu ama zaten. Bir iki yeni giren insanlar oldu ama buraya gelmediler zaten, ama buraya gelecekler mi gelmeyecekler diye tedirgin olmadım değil. İstemiyordum insanları etrafımda. Keşke yurt odamda da tek kişi olsaydım. Ne güzel olurdu hayat.
Ama öyle değil işte, kazın ayağı öyle değil. Bunu da Ömer Seyfettin'in bir kitabında görmüştüm, ya da hikayesinde. Galiba hikayenin adı buydu.
Nitekim, biraz sonra eve gidesim geldi, hava kararmıştı çünkü. Yine durağa yürüdüm. Galiba dün olduğunu sandığım kız olayları aslında bugün de olmuş olabilir. Bilmiyorum, hafıza kaybı yaşıyorum galiba. Çok uyuduğumdan sanıyorum. Neyse, eve gittim otobüsle. Şu otobüsteki aşk hikayelerinden bahsediyorum işte. Aman neyse, hatırlamasam daha iyi. Sonrasında eve geldim. Bu arada, vicksi de markette unutmuştum, aptaldım ya. Yarın gidip alacaktım eğer bulmuşlarsa. Neyse artık. Nitekim, eve geldim ve bir süre pinekleyip uyudum. Hiç dermanım yoktu. Saat 12 civarlarında uyandım. Gittim imza attım, sonra geldim tekrar uyudum. Akşam yemeğini de kaçırmıştım ama olsun, okulda yemiştim zaten.
Bugün sabah 6 gibi kalktım galiba erkenden. Çok havasızdı içerisi, biraz camı açtım. Ama tersten ve çok çok az açtım oda arkadaşlarım üşümesin diye. Sonra hademe geldi, benden vicks istedi. Komidinin üzerinde görmüş vicksi, arkadaşlarının burnu tıkalıymış. Ben de buradaki vicksin son kullanma tarihinin geçtiğini söyledim. Gerçekten de geçmişti. 11 2015 yazıyordu üzerinde. Ama dinlemedi, bir şey olmaz dedi. Çok cahilce geldi bana ama, neyse. Sonra bilmem neden gitti öteki camı da açtı, fakat perde olduğu için tam açamadı, yarım açtı. Biraz dışarıyı seyretti, sonra oda arkadaşlarımdan biri kapatmasını söyleyince kapattı. Sonra çıktı. Ben de kahvaltıya indim, ya da bilmiyorum inmiştim de gelmiştim mi bu olay yaşandığında. Her neyse işte. Kahvaltıdan sonra tam teçhizatla dışarı çıktım, ya da hiç teçhizat almadan dışarı çıkmış da olabilirim. Teçhizat dediğim, eldiven, atkı gibi şeyler.
Eczaneye gidip yeni bir vicks aldım önce, ama öncelikli amacım bu değildi. Gezmekti işte. Vicks de 10 lira olmuş zaten yuh dedim. Eczacıya, tarihi geçmiş vicksin ne zararı olabileceğini sordum. Alerji vs yapar mı dedim. Yapabilir, dedi. Vicksi de aldım 10 liraya, sonrasında da markete yürüdüm oradan biraz daha uzakta olan. Diş fırçası, macunu ve tıraş bıçağı alacaktım. Epey de para tutuyordu bunlar, tıraş bıçağını kendi makinamın başlığı şeklinde alacaktım fakat çok pahalıydı. Diğer 3 bıçaklılardan alsam, onlar bile pahalıydı. Zaten traşlıydım, tekrar uzaması 1 hafta alırdı. Boşverdim, diş fırçasıyla macununu aldım. Bir de maden suyu aldım, 32 lira tuttu. Parayı ödeyip aldıklarımı poşetlerken, 30 lira ve üstüne star wars kartlarını verdiklerini gördüm, vermesini istedim kasiyerden, fakat bunun için ürünleri iade alması gerektiğini söyledi bana. Ben de, "Çok zahmet olur mu size?" dedim. Başını salladı. Daha sonra da yarın veya öbür gün gelip gelemeyeceğimi sordu. Ben de gelebilirim herhalde dedim. O zaman verebilirmiş çünkü. Almayanlar oluyormuş 30 lira alışveriş yaptığı halde, onlardan arta kalanları verebilirmiş. Arta kalanları almak hoşuma gitmemişti aslında, bir de zaten bu kartlar çok çocuk işiydi, ama bedavaydı. Ve merak da ediyordum.
Nitekim çıktım oradan. Eve yürüdüm tekrardan. Evde biraz oyun oynadım evde, sonra banyo yapmak istedim ama vazgeçtim. Okula gidecektim yine. Depresifliğimi alıyordu okul. Çok yeşillikti okulun çevresi, seviyordum. Merkez böyle değildi. Yeterince değildi yani. Böyle düşünerekten, arkadaşıma dünkü kızlarla olan maceramı anlattım. Otobüs maceralarını. O da bana indikleri yerde inmemi tavsiye etti. Biraz abartıydı bu ama, mantıklıydı da. Sonra o bir yere gitti, ben de okula gittim bu sefer tam teçhizatla.
15:00 civarlarıydı okula giderken. Kısa sürede vardım okula. Kantine indim yine. Sonra bir arkadaşımı aradım. Açtı, konuştuk. Ona psikiyatriye gideceğimi filan söyledim. O da bir şeyler söyledi, sonra da yanındaki arkadaşının bana bir şey söyleyeceğini söyleyip ona verdi telefonu. Verdiği kız da şaşırmıştı, merhabalar demiştim ben. O da merhabalar diyor demişti arkadaşıma. Çok resmi bir selamlaşma şekli olacak, o da şaşırmıştı belli ki. Neyse, sonra açıldık biraz daha konuşurken. O da psikiyatriye gitmişti ve belli psikolojik problemlerden çekmişti. Epey anlattı bana. Özellikle de şu obsesif kompülsif bozukluk olayını. Aslında bu konuşmaya dersliklerin orada başlamıştım, önce kulağımda tutarak konuşurken bir süre sonra kulaklık taktım radyasyon almayayım çok diye. Hem de rahattı kulaklıkla konuşmak. Sonradan kantine indim.
Konuştuk da konuştuk. Ona takıntılarımı, obsesyonlarımı anlattım. Bu olan şeylerin yeni yeni mi olduğunu söyledi. Ben de evet dedim. Bu obsesyonlarımın depresyonla birlikte nüksedebileceğini söyledi, muhtemelen depresyonda olabileceğimi de belirtti. Hiç durmadan, uzun süre makine gibi konuştu durdu. Ama çok mantıklı şeyler de söylüyordu. Kantinde oturmuştum artık konuşurken. Yanımda diğer insanlar da vardı. Diğer insanlar da böyle yanımdayken, psikolojik sorunlardan bahsetmek beni utandırıyordu. Sorunlu, cidden sorunlu biri sanacaklardı beni. Gerçi böyle olsa ne olurdu ki. Sansınlar. Çok da önemli sanki.
Bana obsesyonların nedenlerini araştırmamı söyledi, böyle böyle çözeceğimi söyledi. Fazla da kafamı yormamamı söyledi. Bazı insanların "her şey insanın kendi kafasında biter." diye söyledikleri beylik laflara da kulak asmamamı söyledi. Tam olarak kulak asma demedi ama ona benzer bir şeyler işte. Aslında "hani derler ya her şey insanın kafasında biter filan, işte OKB(obsesif kompülsif bozukluk) böyle bir şey değil, hiçbir şekilde bitmez öyle." dedi. İyi bir psikiyatriste ve psikoloğa birlikte gitmemi önerdi. Bu çok doğru bir önermeydi.
Sonra zaten bayağı zaman geçti, hava kararıyordu. Daha sonra da konuşmak üzere ablam telefonu aldı ve daha sonra da tecrübelerinden yararlanabileceğimi söyledi bu arkadaşının. Hiç sevmezdim tecrübelerden yararlanmak kelimesini aslında, çok kaba gelirdi bana bu. Kelime değil aslında, deyim gibi bir şey işte. Neyse ne, sonrasında kütüphaneye çıktım. Bir şeyler mesajlaştım arkadaşlarımla. 2 tane kız oturuyordu, onlarla da mı konuşsaydım acaba? Ama çok ciddi duruyorlardı. Güzellerdi ama, bana bakmayabilirlerdi. Zaten hali hazırda bir tanesi sert sert bakıyordu bana. Ben de pek aldırmadan telefondan arkadaşlarımla mesajlaştım. Mesajlaşırken yüzüme gülümseme ifadesi yayılıyordu, ağzım kulaklarıma varıyordu resmen. Bunu farkeden o sert sert bakan kız, tekrar baktı yüzüme. Kafamı kaldırdığımda bana baktığını farkettim. Uyarıyor muydu beni acaba böyle yapmamam için? Ama ne rahatsızlığım vardı ki ona? Umursamadım. Sonra dışarı çıktım, bir konuşma yaptım. Kütüphane görevlilerinden 3 ü, galiba bir çakmağı paylaşıyorlardı sigaralarını yakmak için. Çok hanımefendi bir kız da vardı, o bile sigara içiyordu kütüphane görevlilerinden. Neyse dedim, benim sorumluluğum mu sanki dedim. Konuşmadan sonra tekrar içeri girdim. Gazeteleri filan inceledim. Kızlarla bakıştım, aslında ben baktım sadece, onlar bir şeylerle meşgullerdi.
Neden sonra, çalışma masalarının olduğu içeride bir yere geçtim. Orada biraz bir şeyler yazdım kendimi iyi hissetmek için. Rahatsız edilmemek için arkada bir yere geçtim, bir de arkamdan birileri geçip ne yazdığım hakkında bir şeyler merak etmesin diye. Ama birisi geçti arkamdan, geçecekti daha doğrusu. Bunu gördüğüm gibi kapattım kağıdı, yani defteri. Arka tarafta bir oda vardı, oraya girdiler 2 kişi. Bir kadın, bir erkek Ben de boş işler bakanı gibi hissetmemek için, bu defterime ilave olarak ders kitabımı ve defterimi çıkardım. Dostlar alışverişte görsündü. Dostum mu var ulan burada? Lafın gelişi ağabey. Millet dersle ilgili bir şeyler yapıyor sansın diye kitaptan belli bir sayfayı açtım, biraz önümde duruyordu. Ben de bir şeyler yazıyordum alakasızca. Çok kişi yoktu ama zaten. Bir iki yeni giren insanlar oldu ama buraya gelmediler zaten, ama buraya gelecekler mi gelmeyecekler diye tedirgin olmadım değil. İstemiyordum insanları etrafımda. Keşke yurt odamda da tek kişi olsaydım. Ne güzel olurdu hayat.
Ama öyle değil işte, kazın ayağı öyle değil. Bunu da Ömer Seyfettin'in bir kitabında görmüştüm, ya da hikayesinde. Galiba hikayenin adı buydu.
Nitekim, biraz sonra eve gidesim geldi, hava kararmıştı çünkü. Yine durağa yürüdüm. Galiba dün olduğunu sandığım kız olayları aslında bugün de olmuş olabilir. Bilmiyorum, hafıza kaybı yaşıyorum galiba. Çok uyuduğumdan sanıyorum. Neyse, eve gittim otobüsle. Şu otobüsteki aşk hikayelerinden bahsediyorum işte. Aman neyse, hatırlamasam daha iyi. Sonrasında eve geldim. Bu arada, vicksi de markette unutmuştum, aptaldım ya. Yarın gidip alacaktım eğer bulmuşlarsa. Neyse artık. Nitekim, eve geldim ve bir süre pinekleyip uyudum. Hiç dermanım yoktu. Saat 12 civarlarında uyandım. Gittim imza attım, sonra geldim tekrar uyudum. Akşam yemeğini de kaçırmıştım ama olsun, okulda yemiştim zaten.
24.12.2015, Perşembe
Bugün okulda dersim yoktu ama çok sıkıldığım için okula gitmeye karar verdim. Hem de bazı kızlara yazardım belki, öyle düşündüm. Ve otobüse ilk bindiğimde de bir kızla bakışmaya başlamıştım, hoşuma gitmişti kız. Konuşacaktım, konuşmayı istiyordum ama nasıl yapacaktım ki otobüste? Üzüldüm biraz. Kampüse gelince ilk durakta indim, aslında onun indiği durağa kadar bekleyebilirdim de. Ama aklıma gelmedi böyle bir şey. Bunu da sonradan oda arkadaşıma anlattığımda öğrenmiştim, söylemişti bana böyle böyle birkaç kızla tanıştığını. Ama ne yapalım gelmedi aklıma işte.
Sonra kantine indim okulun, oturdum öyle boş boş. Müzik dinledim, satranç oynadım. Müzik dinlemek cidden insanı çok iyi hissettiriyor, ama söylemek de istiyorum fakat çevrede insanlar olduğu için yapamıyorum rahatsız olurlar vesaire diye. Sevdiğim müzikler çok ilginç ve hatta rahatsız edici gelebilir mesela onlara. Bir ara denerim belki şarkı söylemeyi, belki Kemal Sunal filmlerindeki gibi "bir taş attım hevaya, düştü mapushanaya" söyleyerek, çok zengin birisi olurum. Neydi o, getirin şu çocuğu döveceğim diyen gazino patronu vardı galiba o filmde. Ya da yanlış mı hatırlıyorum bilmiyorum.
Neyse, sonra çıktım biraz dolaştım dışarıda. Aslında otobüsten inince de dolaşmıştım biraz, şimdi daha yeğin dolaştım. İnsanları izledim, insanlar arasında olunca çok böyle abaza modda da olmuyorum olamıyorum nedense. Daha bir romantik oluyorum, sanki istediğim her kızı kendime aşık edebilirmişim gibi. Ama evde olunca tek başına, aklımdan neler geçiyor. Hahaha. Sevdiğim kızlar beni sevmez, beni seven kızları da ben beğenmem, yoksa ben zurna mıyım he? Burda duralım. Devam edelim. Şu neyse neyse yerine başka kelimeler bulmalıyım, bıktım ya. Amma velakin, nitekim, velev ki, gibi kelimeler kullanabilirim mesela. Ama nitekim güzel bir kelime, seviyorum ben. Çok Türkçe. Bu amma velakin, velev ki gibi kelimeler değil ama bu kelime resmen Türklük kokuyor. Hayır, çok da hoş bir kelime. Zeka kokuyor resmen kelime, bunu yapan, uyduran kişi iyi yaşasın.
Nitekim, sonra gidiş vakti de gelmişti. Saat 17-18 civarlarıydı, yavaş yavaş durağa gittim. Kütüphaneden oraya inmek zor olacaktı. En son dolaşa dolaşa kütüphaneye gitmiştim. Bilmiyorum ne yaptım orada, bir şeyler yaptım ama tam hatırlamıyorum.
Ama gitmiştim işte, ama zar zor, üşüyerek. Durakta otobüs beklerken bir kız hoşuma gitmişti, ama başka bir erkekle konuşuyormuş. Aman dedim, başka birini aramaya başladım. Başka bir kızın bana bakışıyla karşılaştım. 2 saniye civarı baktı sonra çevirdi kafasını. Normal bir bakış da olabilirdi o yüzden üzerinde durmadım. Ama sonra bir kız gördüm, hoşuma gitmişti. Biraz sert bir görünüşü vardı, ama inanıyordum ki o görünüşün altında altın bir kalp vardı. Şimdi anlayacağımdı. Tamam ulan dedim.
Yavaş yavaş gittim yanına sokuldum. O kaldırımda duruyordu, ben de asfalt yol üzerinde. Asfalt üzerinde tam onun solunda durmuşken, bir kız döndü bana, "şuraya giden otobüs geçti mi buradan?" dedi, ben de "bilmiyorum ki." dedim. Bir süre bekledikten sonra, "ama 20 dakikadır bekliyorum burada o dediğiniz otobüsü görmedim hiç, geçmemiştir herhalde. Şu yeşil olanlar gidiyor mu ki oraya?" dedim. Yok, onlar gitmiyor oraya, dedi. Bir şeyler daha söyledi, ben de bir şeyler söyledim. Sonra kaldırıma çıktım, kızın tam yanına geldim. Otobüs de gelmişti yeşilli yeşilli. Döndüm "Afedersiniz, kartımda para kalmamıştı da benim yerime basar mısınız?" dedim. O da "tamam olur." dedi sanırım biraz heyecanlı bir biçimde. Bekliyordu herhalde bunu, ama emin değilim. Kartımda da cidden para yoktu bu arada, çıkartıp bastığımda tekrar farkettim. Yok hayır, sakın kız ile tanışmak için kartımda para olmadığını söylediğimi zannetmeyin, para yoktu gerçekten de. Ama bilmiyorum olabilirdi de, tam görememiştim en son bindiğimde ne kadar kaldığını.
Neyse, bindim otobüse, kendi kartımı geçirdiğimde bakiye yetersiz uyarısı vermişti. Bu arada otobüse binerken, o önden binmişti,ben de 2-3 kişi sonra binebilmiştim. Arkasına bakmıştı bindikten sonra, ben taa arkadaydım. Mal gibi hissetmiştim. Adam sen de. Mal gibi hissetmişmiş. Neyse sonra kartı basınca kız da uzakta olduğu için acaba bir başkasından mı istesem dedim içimden. Tam o sırada arkada bir yere bakınca, elinde kartla kızı gördüm. 2 lira verdim eline, kartını aldım. Bastım ve geri verdim. Yine uzakta kalmıştım kıza. Çok can sıkıcıydı bu durum. Yeter artık! Otobüsler benim aşkımı engelliyor.
Sonra eve gittim zaten, oda arkadaşlarım benim gibi pinekliyordu yine. Ders de çalışasım gelmiyordu. Aman dedim yahu. Sonrası standart zaten, yemek yiyip uyudum galiba. Sonra gece 12 civarlarında kalkıp yine uyudum. Böyle geçti bu günüm.
Bugün okulda dersim yoktu ama çok sıkıldığım için okula gitmeye karar verdim. Hem de bazı kızlara yazardım belki, öyle düşündüm. Ve otobüse ilk bindiğimde de bir kızla bakışmaya başlamıştım, hoşuma gitmişti kız. Konuşacaktım, konuşmayı istiyordum ama nasıl yapacaktım ki otobüste? Üzüldüm biraz. Kampüse gelince ilk durakta indim, aslında onun indiği durağa kadar bekleyebilirdim de. Ama aklıma gelmedi böyle bir şey. Bunu da sonradan oda arkadaşıma anlattığımda öğrenmiştim, söylemişti bana böyle böyle birkaç kızla tanıştığını. Ama ne yapalım gelmedi aklıma işte.
Sonra kantine indim okulun, oturdum öyle boş boş. Müzik dinledim, satranç oynadım. Müzik dinlemek cidden insanı çok iyi hissettiriyor, ama söylemek de istiyorum fakat çevrede insanlar olduğu için yapamıyorum rahatsız olurlar vesaire diye. Sevdiğim müzikler çok ilginç ve hatta rahatsız edici gelebilir mesela onlara. Bir ara denerim belki şarkı söylemeyi, belki Kemal Sunal filmlerindeki gibi "bir taş attım hevaya, düştü mapushanaya" söyleyerek, çok zengin birisi olurum. Neydi o, getirin şu çocuğu döveceğim diyen gazino patronu vardı galiba o filmde. Ya da yanlış mı hatırlıyorum bilmiyorum.
Neyse, sonra çıktım biraz dolaştım dışarıda. Aslında otobüsten inince de dolaşmıştım biraz, şimdi daha yeğin dolaştım. İnsanları izledim, insanlar arasında olunca çok böyle abaza modda da olmuyorum olamıyorum nedense. Daha bir romantik oluyorum, sanki istediğim her kızı kendime aşık edebilirmişim gibi. Ama evde olunca tek başına, aklımdan neler geçiyor. Hahaha. Sevdiğim kızlar beni sevmez, beni seven kızları da ben beğenmem, yoksa ben zurna mıyım he? Burda duralım. Devam edelim. Şu neyse neyse yerine başka kelimeler bulmalıyım, bıktım ya. Amma velakin, nitekim, velev ki, gibi kelimeler kullanabilirim mesela. Ama nitekim güzel bir kelime, seviyorum ben. Çok Türkçe. Bu amma velakin, velev ki gibi kelimeler değil ama bu kelime resmen Türklük kokuyor. Hayır, çok da hoş bir kelime. Zeka kokuyor resmen kelime, bunu yapan, uyduran kişi iyi yaşasın.
Nitekim, sonra gidiş vakti de gelmişti. Saat 17-18 civarlarıydı, yavaş yavaş durağa gittim. Kütüphaneden oraya inmek zor olacaktı. En son dolaşa dolaşa kütüphaneye gitmiştim. Bilmiyorum ne yaptım orada, bir şeyler yaptım ama tam hatırlamıyorum.
Ama gitmiştim işte, ama zar zor, üşüyerek. Durakta otobüs beklerken bir kız hoşuma gitmişti, ama başka bir erkekle konuşuyormuş. Aman dedim, başka birini aramaya başladım. Başka bir kızın bana bakışıyla karşılaştım. 2 saniye civarı baktı sonra çevirdi kafasını. Normal bir bakış da olabilirdi o yüzden üzerinde durmadım. Ama sonra bir kız gördüm, hoşuma gitmişti. Biraz sert bir görünüşü vardı, ama inanıyordum ki o görünüşün altında altın bir kalp vardı. Şimdi anlayacağımdı. Tamam ulan dedim.
Yavaş yavaş gittim yanına sokuldum. O kaldırımda duruyordu, ben de asfalt yol üzerinde. Asfalt üzerinde tam onun solunda durmuşken, bir kız döndü bana, "şuraya giden otobüs geçti mi buradan?" dedi, ben de "bilmiyorum ki." dedim. Bir süre bekledikten sonra, "ama 20 dakikadır bekliyorum burada o dediğiniz otobüsü görmedim hiç, geçmemiştir herhalde. Şu yeşil olanlar gidiyor mu ki oraya?" dedim. Yok, onlar gitmiyor oraya, dedi. Bir şeyler daha söyledi, ben de bir şeyler söyledim. Sonra kaldırıma çıktım, kızın tam yanına geldim. Otobüs de gelmişti yeşilli yeşilli. Döndüm "Afedersiniz, kartımda para kalmamıştı da benim yerime basar mısınız?" dedim. O da "tamam olur." dedi sanırım biraz heyecanlı bir biçimde. Bekliyordu herhalde bunu, ama emin değilim. Kartımda da cidden para yoktu bu arada, çıkartıp bastığımda tekrar farkettim. Yok hayır, sakın kız ile tanışmak için kartımda para olmadığını söylediğimi zannetmeyin, para yoktu gerçekten de. Ama bilmiyorum olabilirdi de, tam görememiştim en son bindiğimde ne kadar kaldığını.
Neyse, bindim otobüse, kendi kartımı geçirdiğimde bakiye yetersiz uyarısı vermişti. Bu arada otobüse binerken, o önden binmişti,ben de 2-3 kişi sonra binebilmiştim. Arkasına bakmıştı bindikten sonra, ben taa arkadaydım. Mal gibi hissetmiştim. Adam sen de. Mal gibi hissetmişmiş. Neyse sonra kartı basınca kız da uzakta olduğu için acaba bir başkasından mı istesem dedim içimden. Tam o sırada arkada bir yere bakınca, elinde kartla kızı gördüm. 2 lira verdim eline, kartını aldım. Bastım ve geri verdim. Yine uzakta kalmıştım kıza. Çok can sıkıcıydı bu durum. Yeter artık! Otobüsler benim aşkımı engelliyor.
Sonra eve gittim zaten, oda arkadaşlarım benim gibi pinekliyordu yine. Ders de çalışasım gelmiyordu. Aman dedim yahu. Sonrası standart zaten, yemek yiyip uyudum galiba. Sonra gece 12 civarlarında kalkıp yine uyudum. Böyle geçti bu günüm.
Ne istediğimi bilmek istemiyorum. Nasıl yaşıyorsam öyle yaşamak istemiyorum, bir de kalkıp ne istediğimi bilmeye çalışmak beni daha çok strese sokardı. Yaşam kalitemi düşürürdü. Çok gereksiz bir uğraş bu. Her zaman bir atak halde bulunmanın anahtarı belki, ama niye? Ben böyle mutluyum.
Kızlardan yana umutsuz olabilirim, ama önemli değil.
Kızlardan yana umutsuz olabilirim, ama önemli değil.
24 Aralık 2015 Perşembe
Kızlara sorma konusunu düşünüyorum. Gerçekten yapmalı mıyım? Bu bana ne gibi zararlar verir? Ben daha çok dürüstlük taraftarıyım. Kötü olan bir şey de değil. OLMASI gereken bu tür ilişkilerin bu şekilde yürümesi. Bilmiyorum gerçi hiçbir insan birbirinin aynı değil. Bir iki denesem, olmadığını anladığım anda başka kızlara yönelsem daha iyi olur benim için.
Kızlarla nasıl seks yapabilirim? Ya da herhangi bir kızla. Daha önceden çok yakınlaşmıştım böyle bir duruma, fakat başarılı olamamıştım. En iyi yol onlara sormak gibi görünüyor. Başka çaresi yok. Keşke başka çaresi olsa, hissiz bir kadınla sevişebilsem. Robot olsa mesela, ama tıpkı insan gibi, insana çok yakın. Kadın vücudu olsun ve tıpa tıp aynı hissiyatı versin. Bunun için pek çok şeyi feda ederdim.
Cinsel konuda acı çekiyorum. Yani elimde olsa, dünyadaki her kadına sorardım benimle bir ilişki düşünür müydünüz diye. Fakat bu çok sert, gereğinden çok sert karşılanabileceğinden dolayı korkuyorum. Gerçi, her zaman bir psikopata denk gelmek mümkün. Kendimi savunsam sorun olmaz. Ben seks yapmak istiyorum, merak ediyorum nasıl bir şey olduğunu. Yarın bir iki kızla deneyeceğim bunu, çok da absürt kaçmamak şartıyla. Tanışırım bir iki, kendimi anlatırım. Sonra bu konuyu açarım ona. İnsanların çoğunun psikolojik sorunlu olduğunu düşünüyorum, ya da psikolojik olarak acayip bir düşkünlük var. Yok bilmem ne zaman sonra seks yapalım, yok şöyle yok böyle. Hiç mi fizyolojileri gereği bir şeyler hissetmiyorlar. Ölene kadar ben de yalnız kalmak istemem ama bazı şeylerden ben de mahrum kalmak istemem. Sanki bazı kadınlar da istiyorlar ki bir erkeği alsınlar süs olarak bıraksınlar öyle evlerinde. Gerçi öyle insanlarla karşılaştığında hiçbir şey demeden çekip gitmek lazım, en iyisi. Beni düşünmeyen birisiyle ne gibi bir şey yaşayabilirim ki? Beni düşünmeyen birisi, ne farkeder. Aynı şey.
Muhafazakar insanlar olsalar bile evlenince yapmayacaklar mı bir şeyler? Ben bu tavrın, yani kendi tavrımın doğru olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, 50-60 yaşına gelirsem, yalnız kalırsam kimseyi suçlayamam, kendimi suçlayabilirim bunu yapmadığım için. Zaten şu anda o kadar ileri seviye düşünmüyorum. Yavaş yavaş, bir şeyler tecrübe ederek bir şeyler yapmak istiyorum.
Ama bunu da nasıl yapayım bir de şimdi? Gidip bir kıza bunu nasıl söyleyebilirim? Hoşlandığımı söylerim ilk başta, sonradan konuya gelirim yavaş yavaş. Ne olacak ki. Evet, böyle yaparım. Ya da tanışırım merhaba deyip direk. En mantıklısı. Evet, bunu yarın yapmayı planlıyorum. Başka bir insanla iletişim kurmak epey zor, ama ne yapayım, içimden geliyor. Fazla da üzerinde durup kafayı bununla yememek lazım. Deneyeceğim bir iki. Saçma sapan bir şeyler, hareketler yapmayayım da. Bu kadar yeter herhalde.
Muhafazakar insanlar olsalar bile evlenince yapmayacaklar mı bir şeyler? Ben bu tavrın, yani kendi tavrımın doğru olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, 50-60 yaşına gelirsem, yalnız kalırsam kimseyi suçlayamam, kendimi suçlayabilirim bunu yapmadığım için. Zaten şu anda o kadar ileri seviye düşünmüyorum. Yavaş yavaş, bir şeyler tecrübe ederek bir şeyler yapmak istiyorum.
Ama bunu da nasıl yapayım bir de şimdi? Gidip bir kıza bunu nasıl söyleyebilirim? Hoşlandığımı söylerim ilk başta, sonradan konuya gelirim yavaş yavaş. Ne olacak ki. Evet, böyle yaparım. Ya da tanışırım merhaba deyip direk. En mantıklısı. Evet, bunu yarın yapmayı planlıyorum. Başka bir insanla iletişim kurmak epey zor, ama ne yapayım, içimden geliyor. Fazla da üzerinde durup kafayı bununla yememek lazım. Deneyeceğim bir iki. Saçma sapan bir şeyler, hareketler yapmayayım da. Bu kadar yeter herhalde.
23 Aralık 2015 Çarşamba
Şu evrimdeki hayatta kalma içgüdüsü olayı çok abartılıyor. Böyle sanki insanın tüm davranışları bunu desteklemek zorundaymış gibi gösteriliyor hep. Yok işte doğadaki yırtıcılar aslında hayatta kalmak, türlerini devam ettirmek istiyorlarmış böyle sürekli. Siz acaba gidip sordunuz mu doğadaki aslana ne yapmak istiyorsun diye? Hiç kimse bir aslanın ne düşündüğünü gerçekten çok önemsemez. Bir içgüdü denen bir şey vardır belki, ölüm zordur evet. Müzik dinlerken bunu şey yapmak, konuşmak tartışmak zor oluyor.
Doğadaki aslanın ne istediğini bilmek de saçma, sormak da saçma. İletişim yollarımız ayn değil bir kere. Biz konuşarak anlaşıyoruz, kelimelerle, cümlelerle anlaşıyoruz. Yine de tam olarak anlatamadığımız, anlatmayacağımız hislerimiz olabiliyor, durumlar oluşabiliyor. Zihnin içinden geçen her şeyi kelimelere dökebilir misiniz mesela? Ben kendimdeki bazı şeyleri dökemem yani, çok zor. Bir şeyler böyle, vibrasyon yapıyor gibi oluyor bazen uykuya dalarken mesela. Bir rahatlama hissi, ya da ona benzer bir şey. Beni rahatlatıyor sanki, bir de gördüğüm her şeyi neden ille de kelimelere dökeyim ki?
Böyle anlatamadım kendimi. Mesela aslan, kendini savunmamayı da seçebilir bana kalırsa. İnsan bence hayatta kalmak için yaşamaz, en azından bilinçli bir şekilde bunun için yaşamaz. Aa ille de bir şey için yaşayayım, boş kalmayayım diye de yaşamaz. Bir saniye, kendim için farzedersek bazı şeyleri, ben ille de bir amaç bulayım, boş kalmayayım diye yaşamıyorum şahsen. Bazen bunun için kendimi programlıyorum, bir şeyler öğrenmek adına, bir şeyler denemeyi istiyorum. Şartlıyorum kendimi.
İnsan bana kalırsa mutlu olmak için yaşar, mutluluktan ziyade, sağlıklı olma durumu. Sgk nın bir kitapçığı vardı genel bilgiler içeren, şöyle bir şey yazıyordu aşağı yukarı. "Psikolojik ve fiziksel olarak tam bir iyilik halinde bulunmak sağlıklı olmak demektir." İnsan böyle hissederse genelde mutluluk hali daha sonrasında geliyor zaten. Başka türlü sahte mutluluklara ise bir şey diyemiyorum, bilmiyorum ben sahte mutluluk olarak adlandırıyorum başka türlü şeyleri. Ben bir nevi sosyalleşiyorum burada mesela, entellektüel bir çevrem yok. İlle de entellektüel dediysek, bizim halkımızda itici bir anlamı olan bir entellektüel değil. Ben çok hurdacı, inşaatçı gibi çeşit çeşit insan arasında da bulundum. Bu gibi işleri yaptığım da oldu, alüminyum seçerdik mesela ya da bakır, ayıklardık bunları, hurdacıyla pazarlık edip parasını alırdık. Bir şeyler tartışılabilen, bir şeyler öğrenilebilen herkes entellektüeldir bence. Entellektüel dediğin şöyle olmalıdır böyle olmalıdır demeyeceğim ama, entellektüelden ayrı olarak kişiliklerinde bir bencillik söz konusu olan insanlar var, bunlar da entellektüel olur ama bu da kişinin kendi tercihi tabi.
Kısaca demek istediğim, insan sanki bu üreme içgüdüsü, çoğalma, türeme içgüdüsü, hayatta kalma içgüdüsü üzerine sabitlenmiş, fikslenmiş bir varlıkmış gibi gösteriliyor hep. Bunu da hayvanlardan örnekler vererek yapıyorlar bakın aslanlar nasıl mücadele veriyor vay efendim şöyle de böyle. Demek ki biz de hayatta kalmak için savaşmalıymışız. Öyle bir şeye mecbur değiliz. Şu anda ölümden korkmuyorum mesela, ama yakın olsam ölüme korkardım, değişik bir his olurdu içimde. Yok olabilme hissi gibi. Birkaç kere yaşadım bu durumu. Fazla paniklemek iyi değil sanıyorum bu durumda. Ama sürekli de kafamın içinde ya da arkasında bir yerinde "hayatta kalmalıyım." gibi bir düşünce yok, iyi hissediyorum sadece. Belki işte dediğim gibi, ölüme yaklaşınca kısa bir süreliğine bir içgüdü hissedebilirim, hissedebiliriz herhalde insanlar olarak, fakat ben kendi insanlığımdan şüpheleniyorum bazen, uzaylı melezi filan da olabilirim, çok acayip şeyleri düşünüyorum hem de kelimelere muhtaç olmadan. Bunlarla hayatıma çözümler de üretebiliyorum. Bir ara test ettireceğim kendimi. HHAhaha. Cidden, potansiyelimi cidden kullanmıyorum gerektiğince ve bu beni üzüyor, daha da azalıyorum gittikçe. Ama nasıl kullanabilirim bilmiyorum, elimden geldiğince mutlu olmaya çalışıyorum, belki mutlu olsam hep bir şekilde çözüme ulaştırırım bu durumu. Çok önceden, 2-3 sene kadar önce, kelimeleri sevmezdim, bambaşka bir hayal dünyam vardı ve daha mutluydum da herhalde. O zamanlar sevdiğim insanlar vardı çevremde ama muhtemelen sevdiğimi bilmiyorlardı, belki de biliyorlardı ama böyle kabul etmiyorlardı beni, bilmemezlikten geliyorlardı, belki de korkuyorlardı benden. Sanki ben bir şey yapmışım gibi onlara. Şimdi herkes farklı bir hayat yaşıyor, ben de öyle kendimce bir hayat yaşıyorum o zamandan beridir. Başka arkadaşlarım oldu, çeşit çeşit. Kelimeleri ve konuşmayı pek sevmediğim için, en azından onlarla birlikteyken, arada iletişim de olmazdı pek herhalde, telepati yapmıyoruz ya iletişim bazında... Ama kendi zihnimde düşündüklerimi, kelimeler olmadan düşündüklerimi başka birine göstermeyi isterdim. Telepati yani bildiğiniz. Yalnız hissetmezdim belki böyle yapsaydım eğer. Çok çok yalnız hissediyorum. Para bir şekilde kazanırım ben, en ağır işleri yapmakta gocunmam. Belki çoğunlukla bu işlerden şimdilerde uzakta olmaktan dolayı böyle rahat konuşuyorumdur. Uzun zaman oldu ağır bir iş yapmayalı.
Neyse, biraz ders çalışmaya çabalasam iyi olacak. Dediğim gibi bu insanın yaşama içgüdüsü konusu fazla abartılan bir konu. Ben kendimi merkez olarak alıyorum belki ondan dolayı yanılıyorum, eğer kendimi merkez alırsam, diğer insanların aslında tam olarak mutlu olmadığı da düşünülebilir. Yani bu sgk kitapçığındaki manada, belki fiziksel olarak sağlıklılar fakat psikolojik olarak sağlıklı olmadıklarından mutlu hissetmiyorlardır. Özet olarak belirtmek gerekirse: kendimi şu anda mutlu hissettiğime göre, sağlıklı olarak kabul edersem kendimi, mutlu ve sağlıklı bir insanın zihninde sürekli yaşama içgüdüsü çalışmaz. Hani "sürekli hayatta kalayım." duygusundan bahsediyorum. Gerçi bu kavrama da çok kafayı taktım, aslında belki buna da şöyle bir açıklama getirecektirler. "İşte senin bunu açıklamadaki tüm bu çaban yaşama içgüdüsünün kanıtıdır." böyle bir açıklama getirebilirler bu dediklerime belki. Fakat ben, bir hayatta kalma savaşımıyla bunları yazmadım ki, bu düşünce içerisinde değildim. Şu anda ölüm bana çok manasız, hatta hiç ölmeyecekmişim gibi geliyor. Dolayısıyla hayatta kalmayı istemek de mantıksız geliyor bana ölümü tanımlayamazken. Ya da ölümü dışlıyor da olabilirim. Diyelim ki bu yaşama içgüdüsünün kanıtı olsun bu dedikleriniz, bu tanımlamalarla nereye varmayı hedefliyorlar ki? Sadece anlamlandırma diye düşünüyorum ben bu tanımlamayı. Başka hiçbir manası yok, sadece tanımlama. Hani bir duygu durumuna ad verme gibi bir şey. Mesela sevgi, mesela nefret. Bununla çok yeni bir şey bulmuş olmuyorsunuz ki eğer bir şey bulduğunuzu sanıyorsanız. Sadece bir ruh haline isim vermiş oluyorsunuz. Eğer doğru anladıysam tabi bu konuyu. Yaşama içgüdüsü kelimesinden, daha doğrusu kelime öbeğinden gına gelmeye başladı artık çünkü. Bununla insanlar çok gereksiz yere övünmeye çalışıyor ve bu da benim gözümde çok saçma. Varolan bir şeye isim bulmuşsunuz, ne güzel, ama bundan fazlası değil. Abartmaya gerek yok. Bir tane kelime bulmuşsunuz, ona da fixate olmayın lütfen. Takılıp kalmayın yani. Gereksiz yere anksiyete yaratmanın manası yok. Benim bu konuda düşüncelerim böyle. Böyle bir şeyler çıkardım ortaya kendimce, belki pek anlatamadım ama olsun, ben kendim anlıyorum ne demek istediğimi ve gerektiğinde daha açıklamalı şekilde de yazabilirim. Belki de bu durum benim içime kapanıklılığımı ifade ediyordur, zor durumda kalıyorum bunun yüzünden bazen. Yalnız kalıyorum özellikle. Bunun suçu kimsede değil. Ama benim gibi yalnız kalmayı seçen insanlar yok mudur yeryüzünde? Sevebileceğim belki. Yeryüzünde olmasına da gerek yok aslında, uzaylı melez olduğumu düşündüğümü söylemiştim, belki... Ama o tür varlıklar muhtemelen çok güçlü olurlardı, ben kendim gibi olan insanlarla iletişim kurmayı tercih ederdim onlarla iletişim kurmaktansa.
Ama işte, sorun da burada. Kendim gibi insanlar göremiyorum maalesef. Yeterince dikkatli mi bakmıyorum, bilemiyorum. Çok iyi dinliyorum ama yine de duygusal olarak anlamlandıramıyorum, bir yere koyamıyorum karşımdaki çoğu insanı.
Kendimi geliştirmek konusunda, dil öğrenmeyi biraz daha geliştirmek istiyorum. Bir şeyler öğrenmek, bilmek iyidir yine her zaman. Ama kitap okumayı cidden sevmiyorum, bazen seviyorum bazen sevmiyorum en azından. Gerçi kelimeler de benim ruh halimi pek yansıtamıyorlar. Hem sevip hem sevmeme durumunu yansıtan bir kelime olamaz mı? Bazen sevip bazen sevmeme durumunu anlatamayan bir kelime yoksa ne biçim insanlık gelişmiş de uygarlık olmuş öyle? Aman ne uygarlık ne uygarlık. Yok mantık kuralları, yok hem sevip hem sevmeme olamazmış. Sorduk mu? Bu kelimeler tam olarak "beni" ifade etmiyor ki. Dolayısıyla hem sevip hem sevmeme durumu da mantıklı bir durumdur benim öz benliğim açısından. Hiç de kimseyi umursamıyorum bu konuda, kim takar kelimeleri! Nietzsche böyle demişti bir kitabında başka bir konuda, ama bende bu konuda kullanıcam işte nihahahaha.
Ha ama şöyle bir şey, bir insan seversin. Belki kalbini kırmamak amacıyla, insan gibi davranmak adına, bir karara varmak isteyebilir insan. İnsana karşı davranışlarında biraz tutucu olabilir, dışarıya tam yansıtmaz. Ben yansıtmam en azından, çünkü biliyorum yansıttığım zaman muhtemelen en kötü şeyler benim başıma gelir.
Ama hani derler ya insan insana muhtaçtır diye, bence bu sadece psikolojik ve bazen fiziksel manadadır. Mesela psikolojik destek, ve fiziksel olarak da kişi yaralanınca, ağır yaralanınca onu tedavi etmek gibi durumlar olabilir muhtaçlık durumu. Belki seksüel manada da olabilir, karşı cinsle ilişkiler vesaire. Çünkü en başında, insan merak eder karşı cinsi. Fizyolojik olarak kesinlikle çok daha farklıdır karşı cinsler. Böyle olmasa bile, toplum kurallarıyla bir farklılık hissedilir zaten. Homoseksüellik ya da diğer türlü ilişkiler nasıl oluyor hiçbir fikrim yok. Biraz kişinin kendisini nasıl hissettiğiyle alakalı herhalde homoseksüellik. Dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili olabilir. Kendimden doğru gidersem, kızlara ilgi duyuyorum. Daha çok seksüel olsa da duygusal olarak da bir ilişki kurulsa daha mutlu olurdum. İşin seksüel kısmını komple yoksayan insanlarda bireysellik bilinci yeterince gelişmemiş diye düşünüyorum. Bu insanların biraz ileri psikolojik sorunları olduğunu düşünüyorum. Diğer insanlara ihtiyaç duyabiliriz, yalnızlık hissedebiliriz, vardır böyle bir şey sanıyorum ama kesinlikle yalnız olmamız gereken zamanlar da vardır, yalnız olduğumuz zamanlar. Hem bu karşı cinse de saygısızlık olurdu. Çünkü her iki tarafın da cinsel ihtiyaçları vardır, bunu kimse inkar edemez. Travmatik bir durum haricinde, yani kişi geçmişinde travmatik olaylar yaşamamışsa vardır böyle bir şey. Temelinde de merak vardır bu gibi şeylerin. Merak birçok şeyin temelinde yatar zaten, gelişmişliğin temelinde de bu olduğunu düşünüyorum. Devrelere hayat vermek, elektronik, bunlar sanıyorum hep meraktan gelişmiş, dallanmış şeylerdir.
Kısacası sadece duygusal olan ilişkiler aslında arkadaşlıktır, dostluktur. Bu kişi bence karşı tarafla güya sözüm ona sevgililik gibi bir durumu yürütmeyi bırakmalı, dostluk etmelidir. Çünkü karşı tarafın da cinsel ihtiyaçlarını karşılamasından men etmektedir bu gibi bir durumda. Kendini bilen bir birey, böyle bir duruma müsaade etmez. Ama yine de çok kompleks ilişkiler olabilir aslında, poligamik ilişkiler oluyor mesela, çok daha değişik ilişki çeşitleri olabilir. İnsan zaten aşağı yukarı yalnızdır gibi bir cümle kurmayacağım, ben neyin ne olduğunu kendi kafamın içinde biliyorum, kelimelerle ifade edip durumu kendimce karıştırmayı istemiyorum. Bazı şeyler kelimelerle anlatılınca oldukça karmaşıklaşıyor, bazıları ise tersine; basitleşiyor. Zaten bu insan aslında şöyle yalnızdır böyle yalnızdır diye kurulan cümlelerin bir zihinsel mastürbasyon çeşidi olduğunu düşünüyorum. Boşa kelime oyunu yapmak yersiz, birçok insan biliyor neyin ne olduğunu, ama bilmeyen varsa buyrun ben öğretebilirim. Yardım etmeye çabalayabilirim. Ne çeşit bir yalnızlıkmış anlatsanıza biraz derim onlara. Apışıp kalırlar, çevrenizde mi insan yok, yoksa sizin gibi mi insan yok derim; ortaya birçok seçenek çıkar. Uzun lafın kısası, burada "insan şöyle yalnızdır böyle yalnızdır." diye kurulan cümlelerin aslında tam olarak neyi ifade ettiği belirsizdir. Yalnızlık kelimesinin suistimal edilmesidir. Hatta "abuse" edilmesidir. İngilizce bir kelime. Gerçi aynı şey suistimal etmekle.
Neyse, epeyce çok şey yazdım bugün. Ama iyi hissediyorum. Aslında, ben de böyle çok şey yazmayı istemezdim, hep özenirdim kitap okuyayım ömrümün sonuna kadar diye, ama yok yani. Öyle bir dünya yok. Ben yapamam bunu. Kısıtlıyor beni bir yerden sonra bu, üretkenliğimi kısıtlıyor. Bir de bu OCD gibimsi psikolojik rahatsızlık var sanki üzerimde, ondan kurtulmaya çalışıyorum. O da okumamı zorlaştırıyor.
Neyse artık, çok da uzatmayayım. Biyolojik ihtiyaçlarımı erteliyorum burada yazarken. Acıktım, susadım. Gideyim ben.
Doğadaki aslanın ne istediğini bilmek de saçma, sormak da saçma. İletişim yollarımız ayn değil bir kere. Biz konuşarak anlaşıyoruz, kelimelerle, cümlelerle anlaşıyoruz. Yine de tam olarak anlatamadığımız, anlatmayacağımız hislerimiz olabiliyor, durumlar oluşabiliyor. Zihnin içinden geçen her şeyi kelimelere dökebilir misiniz mesela? Ben kendimdeki bazı şeyleri dökemem yani, çok zor. Bir şeyler böyle, vibrasyon yapıyor gibi oluyor bazen uykuya dalarken mesela. Bir rahatlama hissi, ya da ona benzer bir şey. Beni rahatlatıyor sanki, bir de gördüğüm her şeyi neden ille de kelimelere dökeyim ki?
Böyle anlatamadım kendimi. Mesela aslan, kendini savunmamayı da seçebilir bana kalırsa. İnsan bence hayatta kalmak için yaşamaz, en azından bilinçli bir şekilde bunun için yaşamaz. Aa ille de bir şey için yaşayayım, boş kalmayayım diye de yaşamaz. Bir saniye, kendim için farzedersek bazı şeyleri, ben ille de bir amaç bulayım, boş kalmayayım diye yaşamıyorum şahsen. Bazen bunun için kendimi programlıyorum, bir şeyler öğrenmek adına, bir şeyler denemeyi istiyorum. Şartlıyorum kendimi.
İnsan bana kalırsa mutlu olmak için yaşar, mutluluktan ziyade, sağlıklı olma durumu. Sgk nın bir kitapçığı vardı genel bilgiler içeren, şöyle bir şey yazıyordu aşağı yukarı. "Psikolojik ve fiziksel olarak tam bir iyilik halinde bulunmak sağlıklı olmak demektir." İnsan böyle hissederse genelde mutluluk hali daha sonrasında geliyor zaten. Başka türlü sahte mutluluklara ise bir şey diyemiyorum, bilmiyorum ben sahte mutluluk olarak adlandırıyorum başka türlü şeyleri. Ben bir nevi sosyalleşiyorum burada mesela, entellektüel bir çevrem yok. İlle de entellektüel dediysek, bizim halkımızda itici bir anlamı olan bir entellektüel değil. Ben çok hurdacı, inşaatçı gibi çeşit çeşit insan arasında da bulundum. Bu gibi işleri yaptığım da oldu, alüminyum seçerdik mesela ya da bakır, ayıklardık bunları, hurdacıyla pazarlık edip parasını alırdık. Bir şeyler tartışılabilen, bir şeyler öğrenilebilen herkes entellektüeldir bence. Entellektüel dediğin şöyle olmalıdır böyle olmalıdır demeyeceğim ama, entellektüelden ayrı olarak kişiliklerinde bir bencillik söz konusu olan insanlar var, bunlar da entellektüel olur ama bu da kişinin kendi tercihi tabi.
Kısaca demek istediğim, insan sanki bu üreme içgüdüsü, çoğalma, türeme içgüdüsü, hayatta kalma içgüdüsü üzerine sabitlenmiş, fikslenmiş bir varlıkmış gibi gösteriliyor hep. Bunu da hayvanlardan örnekler vererek yapıyorlar bakın aslanlar nasıl mücadele veriyor vay efendim şöyle de böyle. Demek ki biz de hayatta kalmak için savaşmalıymışız. Öyle bir şeye mecbur değiliz. Şu anda ölümden korkmuyorum mesela, ama yakın olsam ölüme korkardım, değişik bir his olurdu içimde. Yok olabilme hissi gibi. Birkaç kere yaşadım bu durumu. Fazla paniklemek iyi değil sanıyorum bu durumda. Ama sürekli de kafamın içinde ya da arkasında bir yerinde "hayatta kalmalıyım." gibi bir düşünce yok, iyi hissediyorum sadece. Belki işte dediğim gibi, ölüme yaklaşınca kısa bir süreliğine bir içgüdü hissedebilirim, hissedebiliriz herhalde insanlar olarak, fakat ben kendi insanlığımdan şüpheleniyorum bazen, uzaylı melezi filan da olabilirim, çok acayip şeyleri düşünüyorum hem de kelimelere muhtaç olmadan. Bunlarla hayatıma çözümler de üretebiliyorum. Bir ara test ettireceğim kendimi. HHAhaha. Cidden, potansiyelimi cidden kullanmıyorum gerektiğince ve bu beni üzüyor, daha da azalıyorum gittikçe. Ama nasıl kullanabilirim bilmiyorum, elimden geldiğince mutlu olmaya çalışıyorum, belki mutlu olsam hep bir şekilde çözüme ulaştırırım bu durumu. Çok önceden, 2-3 sene kadar önce, kelimeleri sevmezdim, bambaşka bir hayal dünyam vardı ve daha mutluydum da herhalde. O zamanlar sevdiğim insanlar vardı çevremde ama muhtemelen sevdiğimi bilmiyorlardı, belki de biliyorlardı ama böyle kabul etmiyorlardı beni, bilmemezlikten geliyorlardı, belki de korkuyorlardı benden. Sanki ben bir şey yapmışım gibi onlara. Şimdi herkes farklı bir hayat yaşıyor, ben de öyle kendimce bir hayat yaşıyorum o zamandan beridir. Başka arkadaşlarım oldu, çeşit çeşit. Kelimeleri ve konuşmayı pek sevmediğim için, en azından onlarla birlikteyken, arada iletişim de olmazdı pek herhalde, telepati yapmıyoruz ya iletişim bazında... Ama kendi zihnimde düşündüklerimi, kelimeler olmadan düşündüklerimi başka birine göstermeyi isterdim. Telepati yani bildiğiniz. Yalnız hissetmezdim belki böyle yapsaydım eğer. Çok çok yalnız hissediyorum. Para bir şekilde kazanırım ben, en ağır işleri yapmakta gocunmam. Belki çoğunlukla bu işlerden şimdilerde uzakta olmaktan dolayı böyle rahat konuşuyorumdur. Uzun zaman oldu ağır bir iş yapmayalı.
Neyse, biraz ders çalışmaya çabalasam iyi olacak. Dediğim gibi bu insanın yaşama içgüdüsü konusu fazla abartılan bir konu. Ben kendimi merkez olarak alıyorum belki ondan dolayı yanılıyorum, eğer kendimi merkez alırsam, diğer insanların aslında tam olarak mutlu olmadığı da düşünülebilir. Yani bu sgk kitapçığındaki manada, belki fiziksel olarak sağlıklılar fakat psikolojik olarak sağlıklı olmadıklarından mutlu hissetmiyorlardır. Özet olarak belirtmek gerekirse: kendimi şu anda mutlu hissettiğime göre, sağlıklı olarak kabul edersem kendimi, mutlu ve sağlıklı bir insanın zihninde sürekli yaşama içgüdüsü çalışmaz. Hani "sürekli hayatta kalayım." duygusundan bahsediyorum. Gerçi bu kavrama da çok kafayı taktım, aslında belki buna da şöyle bir açıklama getirecektirler. "İşte senin bunu açıklamadaki tüm bu çaban yaşama içgüdüsünün kanıtıdır." böyle bir açıklama getirebilirler bu dediklerime belki. Fakat ben, bir hayatta kalma savaşımıyla bunları yazmadım ki, bu düşünce içerisinde değildim. Şu anda ölüm bana çok manasız, hatta hiç ölmeyecekmişim gibi geliyor. Dolayısıyla hayatta kalmayı istemek de mantıksız geliyor bana ölümü tanımlayamazken. Ya da ölümü dışlıyor da olabilirim. Diyelim ki bu yaşama içgüdüsünün kanıtı olsun bu dedikleriniz, bu tanımlamalarla nereye varmayı hedefliyorlar ki? Sadece anlamlandırma diye düşünüyorum ben bu tanımlamayı. Başka hiçbir manası yok, sadece tanımlama. Hani bir duygu durumuna ad verme gibi bir şey. Mesela sevgi, mesela nefret. Bununla çok yeni bir şey bulmuş olmuyorsunuz ki eğer bir şey bulduğunuzu sanıyorsanız. Sadece bir ruh haline isim vermiş oluyorsunuz. Eğer doğru anladıysam tabi bu konuyu. Yaşama içgüdüsü kelimesinden, daha doğrusu kelime öbeğinden gına gelmeye başladı artık çünkü. Bununla insanlar çok gereksiz yere övünmeye çalışıyor ve bu da benim gözümde çok saçma. Varolan bir şeye isim bulmuşsunuz, ne güzel, ama bundan fazlası değil. Abartmaya gerek yok. Bir tane kelime bulmuşsunuz, ona da fixate olmayın lütfen. Takılıp kalmayın yani. Gereksiz yere anksiyete yaratmanın manası yok. Benim bu konuda düşüncelerim böyle. Böyle bir şeyler çıkardım ortaya kendimce, belki pek anlatamadım ama olsun, ben kendim anlıyorum ne demek istediğimi ve gerektiğinde daha açıklamalı şekilde de yazabilirim. Belki de bu durum benim içime kapanıklılığımı ifade ediyordur, zor durumda kalıyorum bunun yüzünden bazen. Yalnız kalıyorum özellikle. Bunun suçu kimsede değil. Ama benim gibi yalnız kalmayı seçen insanlar yok mudur yeryüzünde? Sevebileceğim belki. Yeryüzünde olmasına da gerek yok aslında, uzaylı melez olduğumu düşündüğümü söylemiştim, belki... Ama o tür varlıklar muhtemelen çok güçlü olurlardı, ben kendim gibi olan insanlarla iletişim kurmayı tercih ederdim onlarla iletişim kurmaktansa.
Ama işte, sorun da burada. Kendim gibi insanlar göremiyorum maalesef. Yeterince dikkatli mi bakmıyorum, bilemiyorum. Çok iyi dinliyorum ama yine de duygusal olarak anlamlandıramıyorum, bir yere koyamıyorum karşımdaki çoğu insanı.
Kendimi geliştirmek konusunda, dil öğrenmeyi biraz daha geliştirmek istiyorum. Bir şeyler öğrenmek, bilmek iyidir yine her zaman. Ama kitap okumayı cidden sevmiyorum, bazen seviyorum bazen sevmiyorum en azından. Gerçi kelimeler de benim ruh halimi pek yansıtamıyorlar. Hem sevip hem sevmeme durumunu yansıtan bir kelime olamaz mı? Bazen sevip bazen sevmeme durumunu anlatamayan bir kelime yoksa ne biçim insanlık gelişmiş de uygarlık olmuş öyle? Aman ne uygarlık ne uygarlık. Yok mantık kuralları, yok hem sevip hem sevmeme olamazmış. Sorduk mu? Bu kelimeler tam olarak "beni" ifade etmiyor ki. Dolayısıyla hem sevip hem sevmeme durumu da mantıklı bir durumdur benim öz benliğim açısından. Hiç de kimseyi umursamıyorum bu konuda, kim takar kelimeleri! Nietzsche böyle demişti bir kitabında başka bir konuda, ama bende bu konuda kullanıcam işte nihahahaha.
Ha ama şöyle bir şey, bir insan seversin. Belki kalbini kırmamak amacıyla, insan gibi davranmak adına, bir karara varmak isteyebilir insan. İnsana karşı davranışlarında biraz tutucu olabilir, dışarıya tam yansıtmaz. Ben yansıtmam en azından, çünkü biliyorum yansıttığım zaman muhtemelen en kötü şeyler benim başıma gelir.
Ama hani derler ya insan insana muhtaçtır diye, bence bu sadece psikolojik ve bazen fiziksel manadadır. Mesela psikolojik destek, ve fiziksel olarak da kişi yaralanınca, ağır yaralanınca onu tedavi etmek gibi durumlar olabilir muhtaçlık durumu. Belki seksüel manada da olabilir, karşı cinsle ilişkiler vesaire. Çünkü en başında, insan merak eder karşı cinsi. Fizyolojik olarak kesinlikle çok daha farklıdır karşı cinsler. Böyle olmasa bile, toplum kurallarıyla bir farklılık hissedilir zaten. Homoseksüellik ya da diğer türlü ilişkiler nasıl oluyor hiçbir fikrim yok. Biraz kişinin kendisini nasıl hissettiğiyle alakalı herhalde homoseksüellik. Dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili olabilir. Kendimden doğru gidersem, kızlara ilgi duyuyorum. Daha çok seksüel olsa da duygusal olarak da bir ilişki kurulsa daha mutlu olurdum. İşin seksüel kısmını komple yoksayan insanlarda bireysellik bilinci yeterince gelişmemiş diye düşünüyorum. Bu insanların biraz ileri psikolojik sorunları olduğunu düşünüyorum. Diğer insanlara ihtiyaç duyabiliriz, yalnızlık hissedebiliriz, vardır böyle bir şey sanıyorum ama kesinlikle yalnız olmamız gereken zamanlar da vardır, yalnız olduğumuz zamanlar. Hem bu karşı cinse de saygısızlık olurdu. Çünkü her iki tarafın da cinsel ihtiyaçları vardır, bunu kimse inkar edemez. Travmatik bir durum haricinde, yani kişi geçmişinde travmatik olaylar yaşamamışsa vardır böyle bir şey. Temelinde de merak vardır bu gibi şeylerin. Merak birçok şeyin temelinde yatar zaten, gelişmişliğin temelinde de bu olduğunu düşünüyorum. Devrelere hayat vermek, elektronik, bunlar sanıyorum hep meraktan gelişmiş, dallanmış şeylerdir.
Kısacası sadece duygusal olan ilişkiler aslında arkadaşlıktır, dostluktur. Bu kişi bence karşı tarafla güya sözüm ona sevgililik gibi bir durumu yürütmeyi bırakmalı, dostluk etmelidir. Çünkü karşı tarafın da cinsel ihtiyaçlarını karşılamasından men etmektedir bu gibi bir durumda. Kendini bilen bir birey, böyle bir duruma müsaade etmez. Ama yine de çok kompleks ilişkiler olabilir aslında, poligamik ilişkiler oluyor mesela, çok daha değişik ilişki çeşitleri olabilir. İnsan zaten aşağı yukarı yalnızdır gibi bir cümle kurmayacağım, ben neyin ne olduğunu kendi kafamın içinde biliyorum, kelimelerle ifade edip durumu kendimce karıştırmayı istemiyorum. Bazı şeyler kelimelerle anlatılınca oldukça karmaşıklaşıyor, bazıları ise tersine; basitleşiyor. Zaten bu insan aslında şöyle yalnızdır böyle yalnızdır diye kurulan cümlelerin bir zihinsel mastürbasyon çeşidi olduğunu düşünüyorum. Boşa kelime oyunu yapmak yersiz, birçok insan biliyor neyin ne olduğunu, ama bilmeyen varsa buyrun ben öğretebilirim. Yardım etmeye çabalayabilirim. Ne çeşit bir yalnızlıkmış anlatsanıza biraz derim onlara. Apışıp kalırlar, çevrenizde mi insan yok, yoksa sizin gibi mi insan yok derim; ortaya birçok seçenek çıkar. Uzun lafın kısası, burada "insan şöyle yalnızdır böyle yalnızdır." diye kurulan cümlelerin aslında tam olarak neyi ifade ettiği belirsizdir. Yalnızlık kelimesinin suistimal edilmesidir. Hatta "abuse" edilmesidir. İngilizce bir kelime. Gerçi aynı şey suistimal etmekle.
Neyse, epeyce çok şey yazdım bugün. Ama iyi hissediyorum. Aslında, ben de böyle çok şey yazmayı istemezdim, hep özenirdim kitap okuyayım ömrümün sonuna kadar diye, ama yok yani. Öyle bir dünya yok. Ben yapamam bunu. Kısıtlıyor beni bir yerden sonra bu, üretkenliğimi kısıtlıyor. Bir de bu OCD gibimsi psikolojik rahatsızlık var sanki üzerimde, ondan kurtulmaya çalışıyorum. O da okumamı zorlaştırıyor.
Neyse artık, çok da uzatmayayım. Biyolojik ihtiyaçlarımı erteliyorum burada yazarken. Acıktım, susadım. Gideyim ben.
22.12.2015, Salı
Bugün de sabaha kadar zdaemon oynadım işte, standart hayat. Ama çok eğlenceli <3 Üstelik okumayı sevmiyorum ama yazmayı seviyorum. Aşırı farkındayım çünkü okuduğumun ve berbat yazıyorlar bence kitap yazarları. Kendimi kaptıramıyorum. Ha öyle olsun da öyle yazalım gelişine, bak şu yazar da öyle yapmış onu taklit edelim ahahahah diye bir tavırla yazmışlar aşağı yukarı. Öyle bir hissiyat seziyorum sanki. Dostoyevski'de özellikle hissediyorum bunu, uzatmış da uzatmış, la yeter.
Neyse, sabahleyin, zdaemondan sıkılınca kahvaltı yaptım. Sonra dersim de vardı, ona gidecektim. Öööyle mal gibi pinekledim, derse bile gecikecektim, hatta geciktim, evet geciktim. Zaten otobüsçü, pardon minibüsçü efendi herkesi doldurmuş da doldurmuştu, ulan arkadaki şoföre de bıraksana biraz, o da alsın biraz yolcu. Heçç. Saat erken de değil, önceden kalksınlar bir zahmet insanlar. 11'de filan da mı kalkamıyorlar? Kalkarlar, hem de nasıl.
Neyse, bindik işte iyi kötü. Çok sıkışıktık, bu yüzden ben taa geride indim okula gelmeden, bir an önce yürümek için. Öyle yürüdüm taa dersliğe varmak için. Bir de üstümde kazak vardı, fantezi olsun diye giyinmiştim. Komik göründüğünü düşünüyordum üzerimde, ve de biraz babacan görünüyordur belki. Babacan görünerek kızları tavlardım belki... Yav he he. Komik değil miyim? Tamam abi kestik.
İşte derse girdim, ama hiç beğenmedim dersi. Olmamış diyesim geldi hocaya ama olmazdı, biraz hareketlilik olurdu, kalbim çarpıntı yaptı resmen. Zaten çok çarpıntı oluyor son zamanlarda, öleceğim gibi oluyorum. Zaten çok düşündüm yine bugün ölmeyi filan ama, boşver ya. Sevdiğim şeylere yoğunlaşırsam belki gerek kalmaz diye düşünüyorum. Mesela yazmak, ama okumayı sevmiyorum pek. Bu şey gibi, mesela satranç oynamayı severim, ama yendiğim zaman. Yenildiğim zaman oyunu sildiğim bile oluyor. Sonra canım sıkılınca tekrar geri yüklüyorum. Keşke programcıları "I hate chess, remove this shit!" diye bir ayar koysalar, sanki silinmiş gibi olsa bilgisayardan. Tekrar geri yüklenebilse ama kolaylıkla. Boşuna bant harcıyorum, internet harcıyorum. Elektronlar yoruluyor oradan oraya.
Neyse ne kadar uzattım lan. Lan diyorum da ben kibarca bir lan kullanırım, çok entellektüel insanlar bile benim lan deyişimi çok beğenirlerdi herhalde, beğenmezler miydi? Devam edeyim. Dersten çıktım ilk aradan yararlanıp. Başka bir kız da çıktı benim gibi, çıkarken arkadaşlarımdan bir tanesi "kapıyı kapatır mısın?" dedi, ben de kapattım. Sonra gittim, kütüphaneye gittim. National geographic dergilerini okudum kütüphanedeki; eylül, ekim, kasım ve aralık dergilerini. Aralık ayının dergisini dün geldiğimde mi ne, okumuştum bir ara işte. Pazartesi sırf kitabı vermek için okula gitmiştim, eeevet. Şimdi hatırladım. Ya da Cuma olabilir. Bilmiyorum, dersim olmadığı bir gün gitmiştim.
Kütüphanede dergi okurken çok bunaldım bir ara, sağa sola bakındım. Benim gibi bunalan arkadaşlar vardı, onlar da bön bön bakınıyorlardı. Ben de onlara bön bön, fakat kültürlü bir biçimde baktım. National Geographic'ten öğrendiğim şeyler öylesine ufkumu açmıştı ki! Gözlerimle ateş ediyordum. Sonra tüm dergiler bitti zaten o ateşlilikle gözlerimdeki. Ben de bir kitap alayım bari dedim, çok okumayı sevmem ama yine aktivite kalmayınca okurum yani. Ne yapacağız, el mahkum :( Canım yazmak da istemiyorsa.
Bu arada, dergileri de çok yüksek hızda okudum, çok bir şey anladığım söylenemez. Anlamaya kalkışırsam her kelimeyi anlamlandırmaya kalkışıyorum, sinirleniyorum derginin başında, çok fena strese giriyorum. OCD olduğunu düşünüyorum bende. Psikiyatriste gideceğim. Bakalım ne diyecekler.
Ondan sonra, işte kitabı aldım. Bendeki okuduğum kitapları da geri verdim. Ocd içinse, şöyle bir şey düşünüyorum. Çok yalnızım, acaba ondan mı oluyor? Tiyatro grubundan bile çıktım, sinirlendim çok eften püften şeylere. Aslında seviyordum o tiyatrodaki insanları, anlaşırdım bir şekilde alttan alırdım. Ama yapmadım. Ama onların da bana karşı hataları oldu, kendimce ben böyle değerlendiriyorum. Dışladılar beni, dışlanmış hissettim. Öfkelendim. Umursanmadım, yani öyle sanıyorum. Aslında birkaç kişiye sinirlendim, hem de çok. Onların yüzünden diğer oradaki sevdiğim arkadaşlarımdan da oldum, gerçi çok olmadı görüşeli konuşalı ama ben samimiydim. İsterse onlar maske takıyor olsundular. Ben gerçekten olmak istediğim kişiydim tiyatrodayken. Her zaman dosdoğru, düpdürüst oldum. Düpdürüst ne lan?ADHASHDDHADHSDASHDH. Manyak dürüst oldum yani. Hep içimdekini dışarı vurdum oradayken.
DU ÄR MIN HJÄLTE FÖR DU VÅGAR VARA RAK
DU ÄR MIN HJÄLTER FÖR DU ÄR PRECIS SÅ SVAG SOM JAG
KOM OCH HJÄLP MIG JAG BEHÖVER DIG IGEN IGEN IGEN!
Bu şarkı sözünü hatırladım birden. Dürüstlük, dosdoğru olmakla ilgili. Türkçe'ye çevirmek istemezdim aslında direkt olarak, çünkü ben İsveççe'yi İngilizce kullanarak öğrendim, Türkçe kaynaklar yetersizdi, gerçi hiç araştırmadım ama ben İngilizce'yi İsveççe öğrenmekte kullanmak konusunda daha mantıklı buluyorum. Türkçe'ye çok iyi çevrilemiyor İsveççe. Ben öyle gördüm yani. Google translate İsveççe'den Türkçe'ye berbat çeviri yapıyor, ama İngilizce'ye çok iyi. Bütün Cermen dillerinde böyle sanırım, epey uğraşmışlar google ekibi bu diller konusunda sanırım.
Türkçe'ye kendimce bir çeviri yaparsam:
Sen benim kahramanımsın çünkü dürüst olmaya cesaret ediyorsun
Sen benim kahramanımsın çünkü benim kadar güçsüzsün
Gel ve yardım et, Sana ihtiyacım var, yine, yine yine!
Böyle bir şey işte. Neyse, ben günüme döneyim, galiba cidden çok uzatıyorum ve OCD yim yine bu yönümle. Yoksa değil miyim? Bilmiyorum ya, birgün ekonomik bağımsızlığımı kazanacak durumda olursam yine yazmaya devam ederdim ben. İsterse kimse okumasın, bu beni ilgilendiren bir şey. Benim hoşuma gidiyor. Yaşama zevki katıyor. Ama okumayı sevmiyorum, böyle diyince kendimi çok başka bir şey hissediyorum. Mesela yazarlar hep okumayı severler genelde ama ben sevmem. Banane ulan Raskolnikov'dan. Herif bir dışarı gün yüzü görmeye bile çıkmamış, sonra psikopati oluşmuş gitmiş birini öldürmüş. Gerizekalı. Böyle bir şey gerçekte mümkün olamaz, bir süre sonra insan kendini dışarı atmak ister tabi. Misal, ben. Güneş gibi güzel bir şey var mı? Bunu kelimelerle anlatmaya gerek yok, böyle de güzel bir şey zaten bu. Her şeyi de kelimelerle anlatma fitnesi de bu İngilizlerin başının altından çıktı zaten, her duruma bir kelime, her şeye bir cümle. Yok şöyle hissediyorum da yok böyle hissediyorum da. Acayip gereksiz edebiyat. Benimki de gereksiz edebiyat olabilir. Ben daha iyi hissetmek için yazıyorum.
Aslında demek istediğim, İngilizlerde o kadar çok kelime var ki, yuh yani diyor insan. Eleştirdiğim şeyi yapıyor olabilirim, bu da size koyabilir. ZAAAAA! Ne yapayım? Hoşuma gidiyor. Ben ne yapıyorum o kadar da çok farkında değilim açıkçası. Bu konuyu sonraki bir zamanda tartışmaya erteliyorum. Günümüze dönelim.
İşte efenim, kitabı aldım, aşağı indim. Tiyatro arkadaşlarım birazdan kantinde buluşacaktılar. Ben de üzerimdeki kazakla tanınmamayı amaçlayıp gene ŞTALKER LIK yapacaktım. ştalker da bu arada Metro 2033 te geçiyor. Bilgi vermeyeyim kitapla ilgili. Ama ben söylenişini daha beğeniyorum stalker dan. ŞTALKER ŞTALKER ŞTALKER ŞTALKER. Ohh, söyleyince rahatlıyor. Yazınca da rahatlıyor insan.
Gittim, ders çalışıyormuş gibi arkadaşlarımı ştalkerladım. Öyle biraz oyalandım, bir şeyler yazmaya yeltendim. Ama konsantre olamıyordum ki ne hissettiğime, olamıyordum işte. Ama yapabilsem çok daha iyi hissedeceğim. Yazarken kendimi buluyorum sanki.
Den enda plats där jag är jag
En plats med enkla röka regler
Där det stora drömmarna är lag
Bunu hatırlattı şimdi de bana yazmak. Türkçesi:
Kendim olduğum biricik yer
Düz, basit kuralları olan bir yer
Büyük hayallerin yasa olduğu
Çeviri konusunda pek iyi değilim, çok şiirsel şarkı sözleridir bunlar. Günlüğe devam:
Ama yazamıyordum işte, konsantre olamıyordum. Ağlayacaktım neredeyse. Ama yine de gidip bir merhaba demezdim, beni savunmamışlardı hiç. Öyle olsundu. Ben sevmiştim onları, ama onlar bana empati yapmamışlardı, yapamamışlardı. Belki ben sevildiğim için böyle davranışımdır? Buna mı güvendiydim? Bilmiyorum. En iyisi sevmemek kimseyi aslında, arada bir böyle yazılar yazarım işte, deşarj olurum. Bir de işim oldu mu, sonsuza kadar yaşayabilirim, ölümsüzlük gelse iyi olurdu eheheheh.
İşte öyle biraz vakit geçti, ben yazamadığım için biraz da telefonla uğraşayım dedim. Hearthstone a girdim, oradan da battle.net serverlarına bağlanıp, yazın wow oynarkenki zamanlarımda, bana arena partnerliği yapan Danimarkalı arkadaşıma bir merhaba diyecektim. Bu adam da iyiydi, seviyordum. Stili güzeldi, skype filan açacaktık ama bir türlü kısmet olmadı. Gerçi hiç dedi mi skype açalım bilmiyorum. Ben gladiatör stance talentli prot warrior oynuyordum, o da frost death knight. Çok etkiliydik pek çok maçta. O nedense, blood presence a geçiyordu çok burst takımlar gelince. Oysa gerek yoktu, bence. Döverdik her türlü. Ama herhalde frost dk güçsüz oluyordu frost presenceda. Ben ise hep gladiatör stance da oynuyordum, sağlam dövüyorduk herkesi. Ama şöyle bir sorun oluyordu bazen, otomatik stance değişiyordu bazen arenaya girince. Ki sinir oluyordum buna. Beni defensive stancea atıyordu, ben de stance değiştirmeyi unutursam verdiğim hasar epey düşüyordu. Bu da healer takımlara karşı çok zor duruma düşürüyordu beni. Üstelik Shield Charge olmayınca da zor oluyordu. %25 hasar artışı, shield slam, revenge ve heroic strike için boru değil. Heroic strike dahil miydi buna hatırlamıyorum gerçi. Ama genel olarak çokça zevk alıyordum ben, o da zevk alıyordur kesinlikle. Ne yapacağımı ne yapmayacağımı çok iyi biliyordum. Keşke gerçek hayatta da böylesine iyi bildiğim bir şeyler olsaydı. Gerçi bir yazmayı biliyorum işte. Onu herkes biliyor gerçi, Türkiye'de okuma yazma oranı yüksek değil mi?
Neyse, güne devam edersek. Bir süre sonra kalktılar yerlerinden. Bana bir şey demedi kimse. Sinir olduğum kızı gördüm ama ve tekrar sinir oldum. Farkedilmiştim ama bananeydi artık. Çok da umrumdaydı sanki.
Sonra eve gittim, direk yattım. Saat 18:00 civarlarıydı geldiğimde işte. Ama kalktığımda 23:20 civarlarıydı ve yemek de yiyememiştim haliyle. Su bile yoktu. Bu yüzden, ayağımda terliklerle hemen marketin karşısındaki..? Pardon, yurdun karşısındaki markete gittim. Su ve bisküvi aldım epey. 11,75 tuttu. Ya da 12,75, hatırlamıyorum.
Bu arada, yurda direk gitmedim hemen, karşıdaki manav abiden de bir şeyler aldım. Üzüm aldım, kara üzüm. Zihin açıyormuş, belki daha iyi ders çalışırım ve kitap okurdum. Haydi bakalım dedim ve gittim aldım.
Sonracığıma, işte 23:20 de uyanınca gitmiştim yemekhaneye, haliyle kapalıydı. Sonrasında markete gittim geldim mecburen, sonra tekrar uyudum. Oda arkadaşlarım gürültü yapıyordu ama çok sorun değildi. Bakalım yarın ne olacaktı. Dersim de yoktu. Vardı ama gitmiyordum, gitmek istemiyordum. Bunalıyordum. Böyle geçti günüm işte.
Bugün de sabaha kadar zdaemon oynadım işte, standart hayat. Ama çok eğlenceli <3 Üstelik okumayı sevmiyorum ama yazmayı seviyorum. Aşırı farkındayım çünkü okuduğumun ve berbat yazıyorlar bence kitap yazarları. Kendimi kaptıramıyorum. Ha öyle olsun da öyle yazalım gelişine, bak şu yazar da öyle yapmış onu taklit edelim ahahahah diye bir tavırla yazmışlar aşağı yukarı. Öyle bir hissiyat seziyorum sanki. Dostoyevski'de özellikle hissediyorum bunu, uzatmış da uzatmış, la yeter.
Neyse, sabahleyin, zdaemondan sıkılınca kahvaltı yaptım. Sonra dersim de vardı, ona gidecektim. Öööyle mal gibi pinekledim, derse bile gecikecektim, hatta geciktim, evet geciktim. Zaten otobüsçü, pardon minibüsçü efendi herkesi doldurmuş da doldurmuştu, ulan arkadaki şoföre de bıraksana biraz, o da alsın biraz yolcu. Heçç. Saat erken de değil, önceden kalksınlar bir zahmet insanlar. 11'de filan da mı kalkamıyorlar? Kalkarlar, hem de nasıl.
Neyse, bindik işte iyi kötü. Çok sıkışıktık, bu yüzden ben taa geride indim okula gelmeden, bir an önce yürümek için. Öyle yürüdüm taa dersliğe varmak için. Bir de üstümde kazak vardı, fantezi olsun diye giyinmiştim. Komik göründüğünü düşünüyordum üzerimde, ve de biraz babacan görünüyordur belki. Babacan görünerek kızları tavlardım belki... Yav he he. Komik değil miyim? Tamam abi kestik.
İşte derse girdim, ama hiç beğenmedim dersi. Olmamış diyesim geldi hocaya ama olmazdı, biraz hareketlilik olurdu, kalbim çarpıntı yaptı resmen. Zaten çok çarpıntı oluyor son zamanlarda, öleceğim gibi oluyorum. Zaten çok düşündüm yine bugün ölmeyi filan ama, boşver ya. Sevdiğim şeylere yoğunlaşırsam belki gerek kalmaz diye düşünüyorum. Mesela yazmak, ama okumayı sevmiyorum pek. Bu şey gibi, mesela satranç oynamayı severim, ama yendiğim zaman. Yenildiğim zaman oyunu sildiğim bile oluyor. Sonra canım sıkılınca tekrar geri yüklüyorum. Keşke programcıları "I hate chess, remove this shit!" diye bir ayar koysalar, sanki silinmiş gibi olsa bilgisayardan. Tekrar geri yüklenebilse ama kolaylıkla. Boşuna bant harcıyorum, internet harcıyorum. Elektronlar yoruluyor oradan oraya.
Neyse ne kadar uzattım lan. Lan diyorum da ben kibarca bir lan kullanırım, çok entellektüel insanlar bile benim lan deyişimi çok beğenirlerdi herhalde, beğenmezler miydi? Devam edeyim. Dersten çıktım ilk aradan yararlanıp. Başka bir kız da çıktı benim gibi, çıkarken arkadaşlarımdan bir tanesi "kapıyı kapatır mısın?" dedi, ben de kapattım. Sonra gittim, kütüphaneye gittim. National geographic dergilerini okudum kütüphanedeki; eylül, ekim, kasım ve aralık dergilerini. Aralık ayının dergisini dün geldiğimde mi ne, okumuştum bir ara işte. Pazartesi sırf kitabı vermek için okula gitmiştim, eeevet. Şimdi hatırladım. Ya da Cuma olabilir. Bilmiyorum, dersim olmadığı bir gün gitmiştim.
Kütüphanede dergi okurken çok bunaldım bir ara, sağa sola bakındım. Benim gibi bunalan arkadaşlar vardı, onlar da bön bön bakınıyorlardı. Ben de onlara bön bön, fakat kültürlü bir biçimde baktım. National Geographic'ten öğrendiğim şeyler öylesine ufkumu açmıştı ki! Gözlerimle ateş ediyordum. Sonra tüm dergiler bitti zaten o ateşlilikle gözlerimdeki. Ben de bir kitap alayım bari dedim, çok okumayı sevmem ama yine aktivite kalmayınca okurum yani. Ne yapacağız, el mahkum :( Canım yazmak da istemiyorsa.
Bu arada, dergileri de çok yüksek hızda okudum, çok bir şey anladığım söylenemez. Anlamaya kalkışırsam her kelimeyi anlamlandırmaya kalkışıyorum, sinirleniyorum derginin başında, çok fena strese giriyorum. OCD olduğunu düşünüyorum bende. Psikiyatriste gideceğim. Bakalım ne diyecekler.
Ondan sonra, işte kitabı aldım. Bendeki okuduğum kitapları da geri verdim. Ocd içinse, şöyle bir şey düşünüyorum. Çok yalnızım, acaba ondan mı oluyor? Tiyatro grubundan bile çıktım, sinirlendim çok eften püften şeylere. Aslında seviyordum o tiyatrodaki insanları, anlaşırdım bir şekilde alttan alırdım. Ama yapmadım. Ama onların da bana karşı hataları oldu, kendimce ben böyle değerlendiriyorum. Dışladılar beni, dışlanmış hissettim. Öfkelendim. Umursanmadım, yani öyle sanıyorum. Aslında birkaç kişiye sinirlendim, hem de çok. Onların yüzünden diğer oradaki sevdiğim arkadaşlarımdan da oldum, gerçi çok olmadı görüşeli konuşalı ama ben samimiydim. İsterse onlar maske takıyor olsundular. Ben gerçekten olmak istediğim kişiydim tiyatrodayken. Her zaman dosdoğru, düpdürüst oldum. Düpdürüst ne lan?ADHASHDDHADHSDASHDH. Manyak dürüst oldum yani. Hep içimdekini dışarı vurdum oradayken.
DU ÄR MIN HJÄLTE FÖR DU VÅGAR VARA RAK
DU ÄR MIN HJÄLTER FÖR DU ÄR PRECIS SÅ SVAG SOM JAG
KOM OCH HJÄLP MIG JAG BEHÖVER DIG IGEN IGEN IGEN!
Bu şarkı sözünü hatırladım birden. Dürüstlük, dosdoğru olmakla ilgili. Türkçe'ye çevirmek istemezdim aslında direkt olarak, çünkü ben İsveççe'yi İngilizce kullanarak öğrendim, Türkçe kaynaklar yetersizdi, gerçi hiç araştırmadım ama ben İngilizce'yi İsveççe öğrenmekte kullanmak konusunda daha mantıklı buluyorum. Türkçe'ye çok iyi çevrilemiyor İsveççe. Ben öyle gördüm yani. Google translate İsveççe'den Türkçe'ye berbat çeviri yapıyor, ama İngilizce'ye çok iyi. Bütün Cermen dillerinde böyle sanırım, epey uğraşmışlar google ekibi bu diller konusunda sanırım.
Türkçe'ye kendimce bir çeviri yaparsam:
Sen benim kahramanımsın çünkü dürüst olmaya cesaret ediyorsun
Sen benim kahramanımsın çünkü benim kadar güçsüzsün
Gel ve yardım et, Sana ihtiyacım var, yine, yine yine!
Böyle bir şey işte. Neyse, ben günüme döneyim, galiba cidden çok uzatıyorum ve OCD yim yine bu yönümle. Yoksa değil miyim? Bilmiyorum ya, birgün ekonomik bağımsızlığımı kazanacak durumda olursam yine yazmaya devam ederdim ben. İsterse kimse okumasın, bu beni ilgilendiren bir şey. Benim hoşuma gidiyor. Yaşama zevki katıyor. Ama okumayı sevmiyorum, böyle diyince kendimi çok başka bir şey hissediyorum. Mesela yazarlar hep okumayı severler genelde ama ben sevmem. Banane ulan Raskolnikov'dan. Herif bir dışarı gün yüzü görmeye bile çıkmamış, sonra psikopati oluşmuş gitmiş birini öldürmüş. Gerizekalı. Böyle bir şey gerçekte mümkün olamaz, bir süre sonra insan kendini dışarı atmak ister tabi. Misal, ben. Güneş gibi güzel bir şey var mı? Bunu kelimelerle anlatmaya gerek yok, böyle de güzel bir şey zaten bu. Her şeyi de kelimelerle anlatma fitnesi de bu İngilizlerin başının altından çıktı zaten, her duruma bir kelime, her şeye bir cümle. Yok şöyle hissediyorum da yok böyle hissediyorum da. Acayip gereksiz edebiyat. Benimki de gereksiz edebiyat olabilir. Ben daha iyi hissetmek için yazıyorum.
Aslında demek istediğim, İngilizlerde o kadar çok kelime var ki, yuh yani diyor insan. Eleştirdiğim şeyi yapıyor olabilirim, bu da size koyabilir. ZAAAAA! Ne yapayım? Hoşuma gidiyor. Ben ne yapıyorum o kadar da çok farkında değilim açıkçası. Bu konuyu sonraki bir zamanda tartışmaya erteliyorum. Günümüze dönelim.
İşte efenim, kitabı aldım, aşağı indim. Tiyatro arkadaşlarım birazdan kantinde buluşacaktılar. Ben de üzerimdeki kazakla tanınmamayı amaçlayıp gene ŞTALKER LIK yapacaktım. ştalker da bu arada Metro 2033 te geçiyor. Bilgi vermeyeyim kitapla ilgili. Ama ben söylenişini daha beğeniyorum stalker dan. ŞTALKER ŞTALKER ŞTALKER ŞTALKER. Ohh, söyleyince rahatlıyor. Yazınca da rahatlıyor insan.
Gittim, ders çalışıyormuş gibi arkadaşlarımı ştalkerladım. Öyle biraz oyalandım, bir şeyler yazmaya yeltendim. Ama konsantre olamıyordum ki ne hissettiğime, olamıyordum işte. Ama yapabilsem çok daha iyi hissedeceğim. Yazarken kendimi buluyorum sanki.
Den enda plats där jag är jag
En plats med enkla röka regler
Där det stora drömmarna är lag
Bunu hatırlattı şimdi de bana yazmak. Türkçesi:
Kendim olduğum biricik yer
Düz, basit kuralları olan bir yer
Büyük hayallerin yasa olduğu
Çeviri konusunda pek iyi değilim, çok şiirsel şarkı sözleridir bunlar. Günlüğe devam:
Ama yazamıyordum işte, konsantre olamıyordum. Ağlayacaktım neredeyse. Ama yine de gidip bir merhaba demezdim, beni savunmamışlardı hiç. Öyle olsundu. Ben sevmiştim onları, ama onlar bana empati yapmamışlardı, yapamamışlardı. Belki ben sevildiğim için böyle davranışımdır? Buna mı güvendiydim? Bilmiyorum. En iyisi sevmemek kimseyi aslında, arada bir böyle yazılar yazarım işte, deşarj olurum. Bir de işim oldu mu, sonsuza kadar yaşayabilirim, ölümsüzlük gelse iyi olurdu eheheheh.
İşte öyle biraz vakit geçti, ben yazamadığım için biraz da telefonla uğraşayım dedim. Hearthstone a girdim, oradan da battle.net serverlarına bağlanıp, yazın wow oynarkenki zamanlarımda, bana arena partnerliği yapan Danimarkalı arkadaşıma bir merhaba diyecektim. Bu adam da iyiydi, seviyordum. Stili güzeldi, skype filan açacaktık ama bir türlü kısmet olmadı. Gerçi hiç dedi mi skype açalım bilmiyorum. Ben gladiatör stance talentli prot warrior oynuyordum, o da frost death knight. Çok etkiliydik pek çok maçta. O nedense, blood presence a geçiyordu çok burst takımlar gelince. Oysa gerek yoktu, bence. Döverdik her türlü. Ama herhalde frost dk güçsüz oluyordu frost presenceda. Ben ise hep gladiatör stance da oynuyordum, sağlam dövüyorduk herkesi. Ama şöyle bir sorun oluyordu bazen, otomatik stance değişiyordu bazen arenaya girince. Ki sinir oluyordum buna. Beni defensive stancea atıyordu, ben de stance değiştirmeyi unutursam verdiğim hasar epey düşüyordu. Bu da healer takımlara karşı çok zor duruma düşürüyordu beni. Üstelik Shield Charge olmayınca da zor oluyordu. %25 hasar artışı, shield slam, revenge ve heroic strike için boru değil. Heroic strike dahil miydi buna hatırlamıyorum gerçi. Ama genel olarak çokça zevk alıyordum ben, o da zevk alıyordur kesinlikle. Ne yapacağımı ne yapmayacağımı çok iyi biliyordum. Keşke gerçek hayatta da böylesine iyi bildiğim bir şeyler olsaydı. Gerçi bir yazmayı biliyorum işte. Onu herkes biliyor gerçi, Türkiye'de okuma yazma oranı yüksek değil mi?
Neyse, güne devam edersek. Bir süre sonra kalktılar yerlerinden. Bana bir şey demedi kimse. Sinir olduğum kızı gördüm ama ve tekrar sinir oldum. Farkedilmiştim ama bananeydi artık. Çok da umrumdaydı sanki.
Sonra eve gittim, direk yattım. Saat 18:00 civarlarıydı geldiğimde işte. Ama kalktığımda 23:20 civarlarıydı ve yemek de yiyememiştim haliyle. Su bile yoktu. Bu yüzden, ayağımda terliklerle hemen marketin karşısındaki..? Pardon, yurdun karşısındaki markete gittim. Su ve bisküvi aldım epey. 11,75 tuttu. Ya da 12,75, hatırlamıyorum.
Bu arada, yurda direk gitmedim hemen, karşıdaki manav abiden de bir şeyler aldım. Üzüm aldım, kara üzüm. Zihin açıyormuş, belki daha iyi ders çalışırım ve kitap okurdum. Haydi bakalım dedim ve gittim aldım.
Sonracığıma, işte 23:20 de uyanınca gitmiştim yemekhaneye, haliyle kapalıydı. Sonrasında markete gittim geldim mecburen, sonra tekrar uyudum. Oda arkadaşlarım gürültü yapıyordu ama çok sorun değildi. Bakalım yarın ne olacaktı. Dersim de yoktu. Vardı ama gitmiyordum, gitmek istemiyordum. Bunalıyordum. Böyle geçti günüm işte.
22 Aralık 2015 Salı
21.12.2015, Pazartesi
Bugün pek hoş geçmedi. Sabah kan şekeri ölçtürmeye gittim kahvaltı bile yapmadan. Üstelik sabahlamıştım, okulu bırakmayı düşünüp zdaemon oynamıştım. Abi olmuyor, hocalar kötü, eğitimi kötü buluyorum ben. Daha ileri, pedagojik bir eğitimle ben herkese her şeyin öğretilebileceğini düşünüyorum. Ama hocalarda o ışığı göremiyorum. Hocalarda eksiklik var biraz. Bende de eksiklik var ama onlar da eksikliğini kabul etsinler ortak bir noktada buluşalım diyeceğim, onlar da biz her öğrenciye göre şey mi yapalım diyebilirler tabi. Ama Avrupa'nın sosyal devletlerinin sistemi aşağı yukarı böyle değil mi? Ben böyle diye biliyorum, iş bulma olayları birazcık daha kolaydır orada diye düşünüyorum. Gidip görmedim, ama araştırmaya çalışıyorum.
Öbür türlü de düşünürsek hocalar öğrenciyi düşünmezse kimi düşünecek? Anlama kapasitem çok yüksek ama anlamakta zorlanıyorum. Belki de bu konular ilgimi çekmiyordur henüz. Tam emin değilim ben açıkçası, ama eğitimin nasıl yapılması gerektiği konusunda eminim. Sadece kendimden emin değilim. Ben öğretmen olsaydım böyle yapmazdım. Hoş, gerçi öğretmen olmaya çabalasam olamam bu karaktersizlikle, ama olsun, bir an için kendimi öğretmen farzetseydim, aklımda birçok fikir olurdu nasıl öğreteceğim konusunda.
Neyse ya, uzattım. Kan şekeri ölçtürmek için yola çıkıyordum. Çok fena sisliydi hava, 10 metre ilerisinden sonrası görülmüyordu. Arabalar da biraz yavaş gidiyordu buna göre. Şimdi buradan o eczaneye kadar yürüsem, kan şekerinde bir değişme olacağını düşündüğümden, durakta bekledim Merkez'e giden otobüsleri. En iyi fikir buydu bence. Yan tarafta, muhtemelen işçi olan abiler de kendi servislerini bekliyorlardı galiba, bana öyle geldi. Fabrika işçisi olduklarını düşündüm. Beklemeye devam ettim, bir an hiç otobüs gelmeyeceğini düşünürken nihayet geldi. Zaten saat 8:30 civarı. Dışarısı görünmüyordu hiç sisten.
Merkez'e vardık, önce para çekmeye gittim ama atm yine uyuzluk yaptı. Bakım yapılıyormuş bu seferde. Bozukluk mu vardı ya da ne, hatırlamıyorum. Parasını verecektim 5 lira, kan ölçüm yapan ablaya. Ama sonra banka kartından da çekebileceğini hatırladım ve eczaneye doğru devam ettim.
2 tane abla vardı eczanede. Günaydın dedim mi demedim mi hatırlamıyorum, merhabalar dedim. Bugünlerde merhabalar demeyi çok seviyorum. Samimi bir şey, merhaba biraz sade geliyor sanki bana. Aslında privyet demeyi ya da zdravstvuyte demeyi de istiyorum ama Rusça olduğu için demiyorum. Bunlar daha samimi geliyor bana. Aslında o privyet de değil tam olarak, oradaki i, e ile i arası bir ses. Prev-yet gibi bir şey. Rusları dinlerken farkettim. Zaten Rus alfabesinden Latin alfabesine çevrilince ne kadar sağlıklı olabilir ki?
Neyse, ablalar çok suratsızdı bu sabah. Daha önce yine bu eczaneye geldiğimde de öylelerdi. Oysa ben çok sevmiştim bu ablaları, sohbet etmek istiyordum. Yani bir iki bir şey sormak istiyordum, ama neşesizlerdi ve herhalde istemiyorlardı. Eh, opsiyonel bir şey zaten sohbet etmek. Ben de buraya niçin geldiğime konsantre oldum. Bekledim parmağımı delmesini ve o aletle şekerimi ölçmesini. Diğer abla, bilgisayar başında müzik çaldırıyordu. Bir ara, başka bir müziği arıyorlardı. Ölçümü yapacak abla da ona başka bir siteden bakmasını söylüyordu, ya da başka bir vidyodan. Sonra elimi istedi, sol elimi. Ben derin nefes aldım, darbe için hazırladım kendimi. O da biraz bekledi, sanki nefesi verirken tam sonda sokayım da iyice acıtsın dermiş gibi. Aman neyse, ölmedik ya bir iğneden. Ama ilk girişi çok acıtıyor :(
Sonra ölçtü şekerimi. 102 ymiş. Normal dedi. Gizli şeker ölçümünü sordum, onu da hastaneden yaptırırsınız dedi. Burada yeterli malzeme mi yokmuş ne. Tamam dedim. Üstümü giyindim, montumu, atkı, bere ve eldivenlerimi. Öyle konsantre olmuştum ki üstümü giymeye, para vermeyi unutmuş, dönüp gidiyordum. O da, para alacaktım da, dedi. Çok özür dilerim dedim ve banka kartını uzattım. Girişte sormuştum zaten banka kartı geçiyor mu diye. Sol elimi sıkıyordum, delinen yeri görmeye çalışıyordum. O da "sıkarsan daha çok kan gelir, pamuğu koy üzerine." dedi. 5 dakika dursun dedi bana pamuk üzerinde. Umursamadım. Pamuğu atıp eldivenimi geçirdim. Kartımı da aldım geri ve çıktım eczaneden. Karşıdaki durağa geçtim, yurda otobüsle gidecektim. Aç acına yürümek istemedi canım. Bekledim durakta. Öğrenciler, okula giden otobüsü bekliyorlardı herhalde ama benim okulum yoktu, hehe. Bu yüzden, benim yurdun olduğu yerden geçen, okula gitmeyen başka bir otobüse bindim. Kimse de bilmezdi aslında bu otobüsün bizim yurdun önünden geçtiğini. Yani ben öyle düşünüyorum. Herkes o yönde gidiyor diye hep kampüse giden otobüse giderdi, ama kampüs otobüsü de kalabalık olurdu. Yani bilmiyorum aslında, kendimi zeki buluyorum bu daha az kalabalık olan otobüse bindiğim için. Bu arada, otobüse binmiştim.
Bir yere oturdum ama sonra 2 li koltuk boşaldığı için oraya geçtim. Yurdun önüne gelince indim, okula giden öğrenciler bekliyorlardı, ben ise kampüse gitmeyen bir otobüsten iniyordum. Yine çok zeki hissettim kendimi.
Sonra o zekilikle yurdun girişine yöneldim. Temizlikçi abiyle karşılaştım, merhaba dedim. Bir şeyler konuştuk, güvenlikçi abiye bakıyordum, kart gösterip göstermemekte tereddüt ediyordum. O da görmüştü beni ama ilgisini çekmemiştim. Sorun yoktu herhalde, bu arada temizlikçi abi de "dışarıdan mı geliyorsun?" gibi şeyler söylüyordu. Kart gösterseydin bari dedi ve ben tekrar geri döndüm, güvenlikçi de duymuştu onun söylediğini ama az önceki ilgisini kanıtlar nitelikte, başıyla devam etmem gerektiğini belirten bir işaret yapmıştı. Sadece başını sallamıştı aslında. Temizlikçi abi "Bu adam geçirtiyor kimlik görmeden, diğer biri var nasıl pimpirikli." diyordu. Ben de "heee şu adamı mı diyorsun?" diyerek o güvenlikçiyi tarif ettim. Biraz agresif olan, ve daha önce de bir tartışma yaşadığım güvenlikçi. Abi tam anlamadı, "yok mu biraz daha şişman olan." dedi. Evet oydu, benim dediğim. Sonra ben de onu savunmak için "yaa güvenlikçi olarak öyle sert adamlara da ihtiyaç var." dedim. Temizlikçi abi de hızlı hızlı "Kişi, kendi nasılsa öyle davranır." gibi bir şeyler dedi. Ben anlamıştım gerçi demek istediğini. Ona bir şeyler daha sordum sohbet olsun diye. O da bir şeyler dedi. Sonra görüşürüz dedi ve ayrıldık. Ben de kahvaltı fişini alıp, eldivenleri bırakıp ve ekmek süt yumurtaları alıp aşağı kahvaltıya indim, param olmadığı için veresiye yazdırmayı teklif ettim, ama o geçenki abla olmadığı için yapamadım. Bu abla pek kimseyi tanımıyordu. Biraz münakaşa etttim, diğer insanlar da geliyorlardı. O yüzden fazla uzatmadan ayrıldım, yemeye başladım bir yere oturup.
Yemeği bitirdikten sonra ekmeği sütü kaldırıp dolaba koydum, sonra Merkez'e doğru yürüyüşe çıktım. Manav abi açmamıştı dükkanı hala, ona da veresiye borcum vardı. Yoluma devam ettim, Merkez'e vardım. Büyük bir marketin önünden geçtikten sonra, yerde bir köpek gördüm. Küçücüktü, yavru köpekti. Marketin mal indirme kaldırma yerinden doğru geliyordu. Eğilip sevdim onu. Ayaklarıma çıkmaya çalışıyordu. Fotoğrafını da ekleyeceğim birazdan. Çok tatlıydı. Çok vakit geçirmiştim onla, gitmeliydim artık. Gitmeye çalıştım ama takip ediyordu, çok da hareketli bir şeydi. Ezilmesinden korktum bu hareketlilikle. Ama bir süre sonra takip etmeyi bıraktı. Başka insanlara gidiyordu. Sonra bir ara yolun ortasında durdu, miyavlamaya benzer sesler çıkarıyordu. Garip, köpek miyavlıyordu sanki. Yakınlaştım iyice ezilmesin diye, onu ezerlerse beni de ezeceklerdi. Sonra yaşlı bir teyzeye gitti yolun karşısına geçip. Teyze yerde otururken, birden gitti üzerine. Yaşlı teyze rahatsız oldu, kovalamaya çalıştı eliyle. O ise hiç geri durmuyordu. Bir ara sertçe vuracak gibi oldu, gittim yanına çağırdım. Sonra teyze ayağa kalktı gülerek, yanıma doğru geldi, arkada başka bir amca da "bak, sevdi seni." dedi. Köpeği kastediyordu herhalde. Köpeği elime aldım, küçücüktü. İlk gördüğüm yere götürdüm. O arkada bir yerde, elimde küçük köpek, annesini arıyordum. O yanda da dersane varmış, 2 tane kız geliyordu buraya doğru. Elimdekini gördüler, hemen yanaştılar. Yolda bulduğumu, annesini aradığımı söyledim. Sevmeye başladılar, eline verdim köpeği. Dersanenin içine koymayı teklif ettim eğer annesini bulamazlarsa. Soğukta donardı. Arabaların altında ezilirdi. Tam o sırada, marketin o arka tarafına gelen tırdan doğru gelen birisine sordular köpeğin annesini. Adam ise buraya yabancı olduğunu söyledi. Bu köpeği gören kız öğrencilerden birisi ise gitti içeriye köpeği içeriye almaya, ama daha önce zaten almışlar, ama çok ses çıkardığından çıkarmak zorunda kalmışlar. Ben yurtta kalıyor olmasaydım alırdım herhalde, çok küçüktü. Yanımda duran kız öğrenci ise köpeği eve götürebileceğini, fakat annesi yakınlardaysa onun almasının daha iyi olacağını söyledi. Daha sonra ise, bir kutu buldu yanımdaki kız. Ona koydu, siyah, atkı gibi bir şeye sardı onu. Kutunun bir kenarını yırttı hava alsın diye ve üstünü kapattı. Sonra, sanırım yetkili bir kadın, yani dersane yetkilisi olan bir kadın, içeriden çıktı köpeğe bakmaya. Çok ses çıkardığını ve dışarı çıkarmak zorunda kaldıklarını söyledi.Kız ise, "Çatıya koysak olmaz mı?" diye sordu kadına. Kadın ise "Orası da soğuktur."dedi. Sonra yanımdaki kız, köpeği kendisinin alacağını, fakat dersten sonra olacağını söyleyerek kadını ikna etti. Fakat çatıya mı götüreceklerdi bilmiyorum. İçeride bir yere götürmek üzere kapıyı açtılar, merdivenden çıkarken "Siz de gelmeyeceksiniz herhalde?" dedi kadın. "Yani güvendeyse artık sorun yok." dedim ve ayrıldım oradan. Ama biraz daha muhabbet etseydim fena olmazdı. Çok yalnız hissediyordum. İnsanlar sadece elimde köpek, ya da çok çekici bir şey olunca yanıma geliyorlardı.
Ayrıldım oradan. Biraz daha yürüyüp yurda gittim yine yürüyerek. Sonra da yattım. Bu arada, kan ölçtürmeden geldikten sonra kahvaltı yaptıktan sonra odama geldiğimde, oda arkadaşlarımdan biri uyanmıştı, ben dışarı çıkmaya hazırlanırken o da hazırlanıyordu. Beraber çıktık, o kahvaltıya, ben ise dışarı çıkıyordum. Tam yol ayrımında, onun da dışarı çıkacağını zannetmiştim önden giderken, ama dışarıda arkama baktım, yine kimse yoktu. Hep böyle yalnız kalıyordum işte.
Neyse, günlüğe devam edersek, yurda geldim yattım işte. Yine çok uyumamayı düşünürken öğlen 12:30 dan akşam 22:30 a kadar yatmışım. Oda arkadaşım ışığı açmıştı, ara ara uyanıp onunda odada olduğunu farketmiştim. Neyse, kalktım ve imza atmaya indim. Sonra yemekhaneye gittim yemek yemek için, fişimi de almıştım. Yemekleri incelerken, puding gibi olan kahverengi renkli bir şey dikkatimi çekti. Ablaya sordum ne olduğunu. Puding olduğunu söyledi. "Kahverengi ama bunun rengi." dedim. O da aşçının değiştiğini söyledi bana. Ne iş yahu? Bu kaçıncı aşçı değişimiydi böyle? 3. farklı aşçı oluyordu bu. Peh. Neyse, yemeği yedim kalktım. Sonra çıktım yukarı, biraz ders çalışmaya çalıştım. Ama yapamıyordum, çok gerideydim. Keşke önceden çalışsaydım gibi vicdan azaplarına girip girip çıkıyordum. Ama anlıyordum da yazılanları epey. Ama yeterli değildi. Ben yeterli olmadığını düşünüyordum. Bir süre sonra sıkılıp, zdaemon oynamaya başladım.
Bu arada uyandıktan sonra, ailem aramıştı beni. Onlara hastalığımdan söz etmiştim, yani bende olduğunu düşündüğüm bir hastalık. OCD(obsessive compulsive disorder) veya OKB(obsesif kompülsif bozukluk). Bahsettim onlara, psikiyatriste gideceğimi söyledim. Konuştuk işte öyle. Sonra biraz da sohbet edip kapattım.
Zdaemon oynarken ben bir yandan, diğer oda arkadaşı da gelmiş, öbür oda arkadaşıyla poker konuşuyorlardı. Bence çok saçma bir oyundu poker, ve çok çok zevksizdi. Ama onlar inanılmaz zevkli olduklarını iddia ediyorlardı. Bu arada zdaemon oynayamamıştım şimdi hatırladım, internette sorun vardı çünkü. Ben de onun yerine starcraft oynadım protoss olarak. Yapay zekaya karşı oynadım, ilk oyun baya değişik bir metotla oynamak istedim ama epey uzun bir süreden sonra çok fazla üniteyle saldırdılar ve yenildim. Yapay zekanın bu kadar ünite yapabileceğini bilmiyordum. O kadar ileri programlanmış mıydı ki? Demek ki programlanmıştı. Neyse, ikinci maçta, daha başlangıç odaklı bir strateji izledim. Hemen asker yapıp saldırmaya başladım. Onlar da yapmışlardı. Hemen yenemedim öyle. Onların bölgesinin girişinde asker biriktirip nöbet tutmaya başladım. Onlar da asker yapıyorlardı. Bir süre sonra başka mineral fieldlarına da açıldım. Hatta diğer hepsine açıldım, bir taraf hariç. Oraya da gerek kalmazdı herhalde. Meşguldum ana merkezlerine saldırmakla. Ama o da ne, zergling vardı gemiyle götürdüğüm probe un olduğu yerde. Overlord la taşımıştı onları buraya. Ben ise bir probela onunla baş edemedim. Geri yükledim gemiye probeumu. Sonra gemiyle birlikte geriden asker alıp zerglingin olduğu yere gittim. Aa pardon, bu yenildiğim oyunda olmuştu bu olaylar. İkinci oyunu anlatmaya devam edeyim, işte ana merkezi tutuyorum kimse kaçmasın diye. Bir taraftan da diğer mineral merkezlerine açılmışım. Vespene gas hiç kullanmıyorum, sadece mineral. Upgrade de yapmıyorum, zealotlarım var bir sürü onun yerine. Çokluğu niteliğe tercih ediyorum bu maçta. ÇİNLİ OLDM KENKS xD Çok fazla zealot yaptım ve saldırmaya devam ettim. Ama o da bu sefer o yeraltına çekilip görünmez olan, o hydraliskten upgrade edilen üniteden yapmıştı. Zealotlarımı hunharca öldürüyordu. Geri çekilmek zorunda kaldım. Bunun üzerine ben de görünmezleri görebilmek için pylon yapmaya başladım. Bir an pylonların yeterli olduğunu sandım görünmezleri görmek için. Bunu farkettikten sonra bu sefer photon cannonları yerleştirdim hemen. Bir yandan da koruyordum onlar inşa edilirken. İnşa etmiyordun zaten, probe ile tıklayınca oraya yerleştirdikten sonra kendi kendine inşa ediliyordu, ya da "warp" ediliyordu, çağrılıyordu işte. Neyse, photon cannonlar sağolsun, onları görüp görüp öldürüyordum. Zaten artık domine etmiştim kesinlikle. Tüm drone larını öldürdüm. Merkezini yok ederken, bir yandan da "acaba başka yere de overlord ile drone taşıyıp merkez yaptı mı?" diye düşünüyordum. Fakat merkezindeki tüm binaları yok ettikten sonra "player 2 is eliminated." yazısını görünce öyle yapamadığını gördüm. "Player 2 eliminated." mı demişti yoksa? Hatırlamıyorum şimdi. Grammerle bu kadar derinlemesine cebelleşmek istemiyorum şimdi. Gramer kurallarıyla daha doğrusu. Bunu gramer nazilerine bırakıyorum.
Neyse, yok ettim merkezlerini. Bu arada, tüm bu 2 oyunu atarken arkadaşlarım, ağızlarının suyu akarak poker konuşuyorlardı. Paralı poker hem de. Parasızdan da konuştular, konuştular da konuştular. Şimdi hepsini yazmak istemiyorum. Çok can sıkıcı. Ben çok sıkılıyorum pokerden. Kağıtlarla oynanan her oyun sıkıcıdır benim için. Bu arada internet de geri gelmişti, zdaemona girdim ve oynamaya başladım.
Survival bir haritaya girdim ama direkt öldüm. Yok böyle bir harita! Başlar başlamaz elinde pistol var. Çevrende, her tarafında bir imp. Hareket edemiyordum ve direk ölüyordum. Bu nasıl survival?? Sonra chatten birileri "tek tek oyuna girin." dedi. Öyle yaptık bir iki kez öldükten sonra. Tek kişi, orada bulunan tüfeği alıp öldürüyordu hepsini. Med kitler de vardı, kurşunlar da. Ama önceki oyunda ben de tüfek almıştım, tüfeğin mermisi bitmişti hemen. Tek bir tane 20 lik mermi vardı yerde. Nasıl işti bu ya? Resmen tek kişi halinde girilmek üzere yapılmıştı harita. Neyse, o ilk giren kişi bayağı bir imp öldürdü. Sonra birisi "artık girebilirsiniz." yazdı chatten. Biz de girmeye başladık. Ama hala impler geliyordu. Vuruyorduk hepsini. Sonra bir kapıyı açtık, cyberdemonlar vardı kafesler içinde. Roketatarlar, o kafesler içerisinden gelmiyordu bize. Ama biraz yaklaşsak roketin patlama etkisinden hasar alırdık herhalde. Cyberdemonların koluna monte edilmiş roketatarlar vardı, öyle bir yaratıktı onlar ve oyunun en güçlü yaratıklarıydı. Bu arada, o odaya girdiğimizde, pinky demonlar vardı ilk. Zaten ilk ben gelmiştim o odanın kapısına. Öldürmüştüm onları sırayla. Sonra arkada cyberdemonları görmüştüm bu kafestekileri, toplamda 4 tane. Orada birtakım butonlar vardı, bir tanesine basayım bakalım neymiş dedim, ve bastım. Cyberdemonun kafesi açıldı ve terör estirmeye başladı. Herkes chatten bana "noob." "why let cyberdemon go?" gibi şeyler yazıyorlardı. Ben nereden bileyim yahu o butonun cyberdemon kafesini açtığını! Harita yapıcılarını suçlayın dedim chatten. Ama dinlemiyorlardı. Benim suçlu olduğumu düşünüyorlardı. Neyse, cyberdemon yürüyordu odadan dışarı. Odanın dışında biraz geride bir yere gelince, ilk başlanan yere teleport oluyordu. Harita, bir sarmal şeklindeydi, biz bu sarmalın ortasından başlıyorduk. İmpler vardı bir sürü işte. Onları öldüre öldüre bu odaya geliyorduk. Sonra o teleport ettiren kırmızı çizgi gibi bir yere geldi, ilk başladığımız yere teleport oldu. İmplerin ateş topları geliyordu bu aralıklardan, ama sanırım cyberdemonların roketleri ulaşmıyordu. Çok şanslıydık, bir süre sonra öldürdüler onu. Sonra o odada, o kafesin, o açılan kafesin içine girdim. Plazma silahı vardı, onu aldığım gibi kafes kapandı ve archville ler teleport olmaya başladı bir yerlerden. Orada, hemen kafesi açacak birileri de yoktu. Bir tanesini öldürdüm, ama yarı canımı aldı. Ama hemen sonra canlanan başka bir tanesi hemen beni öldürdü. Bir canım daha vardı. Hehe. Sonra onu da yine harcadım, canımı yani. O odadan sonraki odaya girdiğimde hemen yere düştüm mal gibi. Lava zemindi. Arka tarafta bir yerde basınca aşağı inen, basit asansörlerden gördüm, bastım space buttonuna. Aşağı indi, sonra yukarı çıktım. Bir sürü revenant gördüm. Lanet olasıca! Geri de kaçamıyordum, lava zemin vardı geride. Sonra, tekrar aşağı indim. Bir tane de revenant gelmişti benimle aşağı. Yumruk vuruyordu bana o komik animasyonuyla. Onu öldürdüm galiba, ama başka bir tanesi tekrar yukarı çıktığımda beni öldürdü diye hatırlıyorum. 2 yaşama hakkımı da bitirmiştim şimdi. Bu serverda 2 hakkı vardı herkesin. O açıdan iyiydi. Normalde tek hakkı olurdu birçok serverda. Ama ben çıktım gittim.
Bir coop serverına girdim bu sefer. Ama sonradan, 1 canım olduğunu ve bunun rocket jump serverı olduğunu görmüştüm. Çok severdim rocket jump severlarını. Kuleler vardı böyle uzun uzun, ondan önce de, boş bir alanda, duvarlara rocket jump ın nasıl yapıldığını gösteren resimler çizilmişti harita yapıcısı tarafından muhtemelen. Ben de baktım bu resimlere. Roketi fırlattıktan sonra zıplamak da lazımmış. Ben önceden oynarken böyle yapmıyordum. Böyle daha iyi zıplıyormuş. Heheyt! Yeni bir şey öğrendiğime çok sevindim. Sonra o kuleli yere gittim. Bir iki denedim ordan oraya zıplattırmayı kendimi. Ama bir iki tanesini zıplattırsam da genel olarak çok başarılı olamadım bu haritada. Zordu gerçekten. Sonra çıktım zaten oradan da. Bir fffa haritasına girdim, tek kişi vardı ve muhtemelen bottu. Rail gunlı olan serverdı burası da galiba. Rail gun, ne kadar mesafe olursa olsun tek atışta öldürüyordu. Ama reload süresi uzundu. Botla biraz oynaştım, 5 kere art arda öldürdüm onu ama sonra sıkıldım, oradan da çıktım. Saat de geç olmuştu bu arada, gerçek hayatın saati yani.
Öyle ki, oda arkadaşım, ışık lazım mı sana diye sormuştu. 01:19 civarlarıydı saat yanlış hatırlamıyorsam. Kapatabilirsin ya dedim. Sanki bir de iznim varmış gibi. Saat geç olmuş cidden, isterse kapatsın tabi, bu konuda sınırsız saygım vardı, kapatmak isterse kapatsındı, ben gider aşağıda oynardım oyunumu ya da dersimi çalışırdım ya da kitabımı okurdum. Ama kitabım da bitmişti, bu yüzden canım sıkılıyordu. Fakat yine de indim aşağıya. Ders kitaplarımı da aldım üstelik.
Ondan sonra aşağıda biraz ders çalıştım, bazı fikirler edindim, birçok konu hakkında düşündüm ders çalışırken. Ders çalışmak zordu cidden, ben yapamıyordum herhalde bir de üstelik. Sonra bıraktım zaten, yine zdaemon oynamak üzere bilgisayarımı kurdum bir yere. Ama ondan önce de kağıt kalemle bir şeyler yazdım, defterime. Deftere yazmak da güzeldi, ayrı bir güzel histi. Yazmak genel olarak zevkli bir işti benim için. İş değil, uğraş diyelim. İntihar etmeyi düşündüm yine, tamam hayattan zevk alıyordum ama, çalışma hayatından çok zevk alacağımdan emin değildim. Ders çalışmak istesem, hep böyle artık ders çalışmak için çok geç olmuş zamanlar olurdu bu ders çalışmak istediğim zamanlar. Hep yumurta deliğe gelince olurdu. Bir dahaki dönem de böyle olacaktı eminim, olmasa bile, hiç mükemmel olmayacaktı ki. Hep yarım dönem kaybetmiş olacaktım. Çok üzülüyordum bu duruma. Belki de fazla mükemmeliyetçiydim. Ama bu bölümde de 7 sene uğraş vermek zoruma giderdi herhalde. Neyse, çok uzatmayayım. Ondan sonra, bilgisayarımı kurdum işte. Oyun oynadım, bir şeylerle uğraştım oyundan başka. Öyle vaktimi geçirdim işte, şimdi de sabah olmuş, dışarıyı seyrediyorum. Kahvaltı yapıp okula gideceğim. Uyku sorun değil, zaten 10 saat uyumuştum dün. Hayda bre!
Bugün pek hoş geçmedi. Sabah kan şekeri ölçtürmeye gittim kahvaltı bile yapmadan. Üstelik sabahlamıştım, okulu bırakmayı düşünüp zdaemon oynamıştım. Abi olmuyor, hocalar kötü, eğitimi kötü buluyorum ben. Daha ileri, pedagojik bir eğitimle ben herkese her şeyin öğretilebileceğini düşünüyorum. Ama hocalarda o ışığı göremiyorum. Hocalarda eksiklik var biraz. Bende de eksiklik var ama onlar da eksikliğini kabul etsinler ortak bir noktada buluşalım diyeceğim, onlar da biz her öğrenciye göre şey mi yapalım diyebilirler tabi. Ama Avrupa'nın sosyal devletlerinin sistemi aşağı yukarı böyle değil mi? Ben böyle diye biliyorum, iş bulma olayları birazcık daha kolaydır orada diye düşünüyorum. Gidip görmedim, ama araştırmaya çalışıyorum.
Öbür türlü de düşünürsek hocalar öğrenciyi düşünmezse kimi düşünecek? Anlama kapasitem çok yüksek ama anlamakta zorlanıyorum. Belki de bu konular ilgimi çekmiyordur henüz. Tam emin değilim ben açıkçası, ama eğitimin nasıl yapılması gerektiği konusunda eminim. Sadece kendimden emin değilim. Ben öğretmen olsaydım böyle yapmazdım. Hoş, gerçi öğretmen olmaya çabalasam olamam bu karaktersizlikle, ama olsun, bir an için kendimi öğretmen farzetseydim, aklımda birçok fikir olurdu nasıl öğreteceğim konusunda.
Neyse ya, uzattım. Kan şekeri ölçtürmek için yola çıkıyordum. Çok fena sisliydi hava, 10 metre ilerisinden sonrası görülmüyordu. Arabalar da biraz yavaş gidiyordu buna göre. Şimdi buradan o eczaneye kadar yürüsem, kan şekerinde bir değişme olacağını düşündüğümden, durakta bekledim Merkez'e giden otobüsleri. En iyi fikir buydu bence. Yan tarafta, muhtemelen işçi olan abiler de kendi servislerini bekliyorlardı galiba, bana öyle geldi. Fabrika işçisi olduklarını düşündüm. Beklemeye devam ettim, bir an hiç otobüs gelmeyeceğini düşünürken nihayet geldi. Zaten saat 8:30 civarı. Dışarısı görünmüyordu hiç sisten.
Merkez'e vardık, önce para çekmeye gittim ama atm yine uyuzluk yaptı. Bakım yapılıyormuş bu seferde. Bozukluk mu vardı ya da ne, hatırlamıyorum. Parasını verecektim 5 lira, kan ölçüm yapan ablaya. Ama sonra banka kartından da çekebileceğini hatırladım ve eczaneye doğru devam ettim.
2 tane abla vardı eczanede. Günaydın dedim mi demedim mi hatırlamıyorum, merhabalar dedim. Bugünlerde merhabalar demeyi çok seviyorum. Samimi bir şey, merhaba biraz sade geliyor sanki bana. Aslında privyet demeyi ya da zdravstvuyte demeyi de istiyorum ama Rusça olduğu için demiyorum. Bunlar daha samimi geliyor bana. Aslında o privyet de değil tam olarak, oradaki i, e ile i arası bir ses. Prev-yet gibi bir şey. Rusları dinlerken farkettim. Zaten Rus alfabesinden Latin alfabesine çevrilince ne kadar sağlıklı olabilir ki?
Neyse, ablalar çok suratsızdı bu sabah. Daha önce yine bu eczaneye geldiğimde de öylelerdi. Oysa ben çok sevmiştim bu ablaları, sohbet etmek istiyordum. Yani bir iki bir şey sormak istiyordum, ama neşesizlerdi ve herhalde istemiyorlardı. Eh, opsiyonel bir şey zaten sohbet etmek. Ben de buraya niçin geldiğime konsantre oldum. Bekledim parmağımı delmesini ve o aletle şekerimi ölçmesini. Diğer abla, bilgisayar başında müzik çaldırıyordu. Bir ara, başka bir müziği arıyorlardı. Ölçümü yapacak abla da ona başka bir siteden bakmasını söylüyordu, ya da başka bir vidyodan. Sonra elimi istedi, sol elimi. Ben derin nefes aldım, darbe için hazırladım kendimi. O da biraz bekledi, sanki nefesi verirken tam sonda sokayım da iyice acıtsın dermiş gibi. Aman neyse, ölmedik ya bir iğneden. Ama ilk girişi çok acıtıyor :(
Sonra ölçtü şekerimi. 102 ymiş. Normal dedi. Gizli şeker ölçümünü sordum, onu da hastaneden yaptırırsınız dedi. Burada yeterli malzeme mi yokmuş ne. Tamam dedim. Üstümü giyindim, montumu, atkı, bere ve eldivenlerimi. Öyle konsantre olmuştum ki üstümü giymeye, para vermeyi unutmuş, dönüp gidiyordum. O da, para alacaktım da, dedi. Çok özür dilerim dedim ve banka kartını uzattım. Girişte sormuştum zaten banka kartı geçiyor mu diye. Sol elimi sıkıyordum, delinen yeri görmeye çalışıyordum. O da "sıkarsan daha çok kan gelir, pamuğu koy üzerine." dedi. 5 dakika dursun dedi bana pamuk üzerinde. Umursamadım. Pamuğu atıp eldivenimi geçirdim. Kartımı da aldım geri ve çıktım eczaneden. Karşıdaki durağa geçtim, yurda otobüsle gidecektim. Aç acına yürümek istemedi canım. Bekledim durakta. Öğrenciler, okula giden otobüsü bekliyorlardı herhalde ama benim okulum yoktu, hehe. Bu yüzden, benim yurdun olduğu yerden geçen, okula gitmeyen başka bir otobüse bindim. Kimse de bilmezdi aslında bu otobüsün bizim yurdun önünden geçtiğini. Yani ben öyle düşünüyorum. Herkes o yönde gidiyor diye hep kampüse giden otobüse giderdi, ama kampüs otobüsü de kalabalık olurdu. Yani bilmiyorum aslında, kendimi zeki buluyorum bu daha az kalabalık olan otobüse bindiğim için. Bu arada, otobüse binmiştim.
Bir yere oturdum ama sonra 2 li koltuk boşaldığı için oraya geçtim. Yurdun önüne gelince indim, okula giden öğrenciler bekliyorlardı, ben ise kampüse gitmeyen bir otobüsten iniyordum. Yine çok zeki hissettim kendimi.
Sonra o zekilikle yurdun girişine yöneldim. Temizlikçi abiyle karşılaştım, merhaba dedim. Bir şeyler konuştuk, güvenlikçi abiye bakıyordum, kart gösterip göstermemekte tereddüt ediyordum. O da görmüştü beni ama ilgisini çekmemiştim. Sorun yoktu herhalde, bu arada temizlikçi abi de "dışarıdan mı geliyorsun?" gibi şeyler söylüyordu. Kart gösterseydin bari dedi ve ben tekrar geri döndüm, güvenlikçi de duymuştu onun söylediğini ama az önceki ilgisini kanıtlar nitelikte, başıyla devam etmem gerektiğini belirten bir işaret yapmıştı. Sadece başını sallamıştı aslında. Temizlikçi abi "Bu adam geçirtiyor kimlik görmeden, diğer biri var nasıl pimpirikli." diyordu. Ben de "heee şu adamı mı diyorsun?" diyerek o güvenlikçiyi tarif ettim. Biraz agresif olan, ve daha önce de bir tartışma yaşadığım güvenlikçi. Abi tam anlamadı, "yok mu biraz daha şişman olan." dedi. Evet oydu, benim dediğim. Sonra ben de onu savunmak için "yaa güvenlikçi olarak öyle sert adamlara da ihtiyaç var." dedim. Temizlikçi abi de hızlı hızlı "Kişi, kendi nasılsa öyle davranır." gibi bir şeyler dedi. Ben anlamıştım gerçi demek istediğini. Ona bir şeyler daha sordum sohbet olsun diye. O da bir şeyler dedi. Sonra görüşürüz dedi ve ayrıldık. Ben de kahvaltı fişini alıp, eldivenleri bırakıp ve ekmek süt yumurtaları alıp aşağı kahvaltıya indim, param olmadığı için veresiye yazdırmayı teklif ettim, ama o geçenki abla olmadığı için yapamadım. Bu abla pek kimseyi tanımıyordu. Biraz münakaşa etttim, diğer insanlar da geliyorlardı. O yüzden fazla uzatmadan ayrıldım, yemeye başladım bir yere oturup.
Yemeği bitirdikten sonra ekmeği sütü kaldırıp dolaba koydum, sonra Merkez'e doğru yürüyüşe çıktım. Manav abi açmamıştı dükkanı hala, ona da veresiye borcum vardı. Yoluma devam ettim, Merkez'e vardım. Büyük bir marketin önünden geçtikten sonra, yerde bir köpek gördüm. Küçücüktü, yavru köpekti. Marketin mal indirme kaldırma yerinden doğru geliyordu. Eğilip sevdim onu. Ayaklarıma çıkmaya çalışıyordu. Fotoğrafını da ekleyeceğim birazdan. Çok tatlıydı. Çok vakit geçirmiştim onla, gitmeliydim artık. Gitmeye çalıştım ama takip ediyordu, çok da hareketli bir şeydi. Ezilmesinden korktum bu hareketlilikle. Ama bir süre sonra takip etmeyi bıraktı. Başka insanlara gidiyordu. Sonra bir ara yolun ortasında durdu, miyavlamaya benzer sesler çıkarıyordu. Garip, köpek miyavlıyordu sanki. Yakınlaştım iyice ezilmesin diye, onu ezerlerse beni de ezeceklerdi. Sonra yaşlı bir teyzeye gitti yolun karşısına geçip. Teyze yerde otururken, birden gitti üzerine. Yaşlı teyze rahatsız oldu, kovalamaya çalıştı eliyle. O ise hiç geri durmuyordu. Bir ara sertçe vuracak gibi oldu, gittim yanına çağırdım. Sonra teyze ayağa kalktı gülerek, yanıma doğru geldi, arkada başka bir amca da "bak, sevdi seni." dedi. Köpeği kastediyordu herhalde. Köpeği elime aldım, küçücüktü. İlk gördüğüm yere götürdüm. O arkada bir yerde, elimde küçük köpek, annesini arıyordum. O yanda da dersane varmış, 2 tane kız geliyordu buraya doğru. Elimdekini gördüler, hemen yanaştılar. Yolda bulduğumu, annesini aradığımı söyledim. Sevmeye başladılar, eline verdim köpeği. Dersanenin içine koymayı teklif ettim eğer annesini bulamazlarsa. Soğukta donardı. Arabaların altında ezilirdi. Tam o sırada, marketin o arka tarafına gelen tırdan doğru gelen birisine sordular köpeğin annesini. Adam ise buraya yabancı olduğunu söyledi. Bu köpeği gören kız öğrencilerden birisi ise gitti içeriye köpeği içeriye almaya, ama daha önce zaten almışlar, ama çok ses çıkardığından çıkarmak zorunda kalmışlar. Ben yurtta kalıyor olmasaydım alırdım herhalde, çok küçüktü. Yanımda duran kız öğrenci ise köpeği eve götürebileceğini, fakat annesi yakınlardaysa onun almasının daha iyi olacağını söyledi. Daha sonra ise, bir kutu buldu yanımdaki kız. Ona koydu, siyah, atkı gibi bir şeye sardı onu. Kutunun bir kenarını yırttı hava alsın diye ve üstünü kapattı. Sonra, sanırım yetkili bir kadın, yani dersane yetkilisi olan bir kadın, içeriden çıktı köpeğe bakmaya. Çok ses çıkardığını ve dışarı çıkarmak zorunda kaldıklarını söyledi.Kız ise, "Çatıya koysak olmaz mı?" diye sordu kadına. Kadın ise "Orası da soğuktur."dedi. Sonra yanımdaki kız, köpeği kendisinin alacağını, fakat dersten sonra olacağını söyleyerek kadını ikna etti. Fakat çatıya mı götüreceklerdi bilmiyorum. İçeride bir yere götürmek üzere kapıyı açtılar, merdivenden çıkarken "Siz de gelmeyeceksiniz herhalde?" dedi kadın. "Yani güvendeyse artık sorun yok." dedim ve ayrıldım oradan. Ama biraz daha muhabbet etseydim fena olmazdı. Çok yalnız hissediyordum. İnsanlar sadece elimde köpek, ya da çok çekici bir şey olunca yanıma geliyorlardı.
Ayrıldım oradan. Biraz daha yürüyüp yurda gittim yine yürüyerek. Sonra da yattım. Bu arada, kan ölçtürmeden geldikten sonra kahvaltı yaptıktan sonra odama geldiğimde, oda arkadaşlarımdan biri uyanmıştı, ben dışarı çıkmaya hazırlanırken o da hazırlanıyordu. Beraber çıktık, o kahvaltıya, ben ise dışarı çıkıyordum. Tam yol ayrımında, onun da dışarı çıkacağını zannetmiştim önden giderken, ama dışarıda arkama baktım, yine kimse yoktu. Hep böyle yalnız kalıyordum işte.
Neyse, günlüğe devam edersek, yurda geldim yattım işte. Yine çok uyumamayı düşünürken öğlen 12:30 dan akşam 22:30 a kadar yatmışım. Oda arkadaşım ışığı açmıştı, ara ara uyanıp onunda odada olduğunu farketmiştim. Neyse, kalktım ve imza atmaya indim. Sonra yemekhaneye gittim yemek yemek için, fişimi de almıştım. Yemekleri incelerken, puding gibi olan kahverengi renkli bir şey dikkatimi çekti. Ablaya sordum ne olduğunu. Puding olduğunu söyledi. "Kahverengi ama bunun rengi." dedim. O da aşçının değiştiğini söyledi bana. Ne iş yahu? Bu kaçıncı aşçı değişimiydi böyle? 3. farklı aşçı oluyordu bu. Peh. Neyse, yemeği yedim kalktım. Sonra çıktım yukarı, biraz ders çalışmaya çalıştım. Ama yapamıyordum, çok gerideydim. Keşke önceden çalışsaydım gibi vicdan azaplarına girip girip çıkıyordum. Ama anlıyordum da yazılanları epey. Ama yeterli değildi. Ben yeterli olmadığını düşünüyordum. Bir süre sonra sıkılıp, zdaemon oynamaya başladım.
Bu arada uyandıktan sonra, ailem aramıştı beni. Onlara hastalığımdan söz etmiştim, yani bende olduğunu düşündüğüm bir hastalık. OCD(obsessive compulsive disorder) veya OKB(obsesif kompülsif bozukluk). Bahsettim onlara, psikiyatriste gideceğimi söyledim. Konuştuk işte öyle. Sonra biraz da sohbet edip kapattım.
Zdaemon oynarken ben bir yandan, diğer oda arkadaşı da gelmiş, öbür oda arkadaşıyla poker konuşuyorlardı. Bence çok saçma bir oyundu poker, ve çok çok zevksizdi. Ama onlar inanılmaz zevkli olduklarını iddia ediyorlardı. Bu arada zdaemon oynayamamıştım şimdi hatırladım, internette sorun vardı çünkü. Ben de onun yerine starcraft oynadım protoss olarak. Yapay zekaya karşı oynadım, ilk oyun baya değişik bir metotla oynamak istedim ama epey uzun bir süreden sonra çok fazla üniteyle saldırdılar ve yenildim. Yapay zekanın bu kadar ünite yapabileceğini bilmiyordum. O kadar ileri programlanmış mıydı ki? Demek ki programlanmıştı. Neyse, ikinci maçta, daha başlangıç odaklı bir strateji izledim. Hemen asker yapıp saldırmaya başladım. Onlar da yapmışlardı. Hemen yenemedim öyle. Onların bölgesinin girişinde asker biriktirip nöbet tutmaya başladım. Onlar da asker yapıyorlardı. Bir süre sonra başka mineral fieldlarına da açıldım. Hatta diğer hepsine açıldım, bir taraf hariç. Oraya da gerek kalmazdı herhalde. Meşguldum ana merkezlerine saldırmakla. Ama o da ne, zergling vardı gemiyle götürdüğüm probe un olduğu yerde. Overlord la taşımıştı onları buraya. Ben ise bir probela onunla baş edemedim. Geri yükledim gemiye probeumu. Sonra gemiyle birlikte geriden asker alıp zerglingin olduğu yere gittim. Aa pardon, bu yenildiğim oyunda olmuştu bu olaylar. İkinci oyunu anlatmaya devam edeyim, işte ana merkezi tutuyorum kimse kaçmasın diye. Bir taraftan da diğer mineral merkezlerine açılmışım. Vespene gas hiç kullanmıyorum, sadece mineral. Upgrade de yapmıyorum, zealotlarım var bir sürü onun yerine. Çokluğu niteliğe tercih ediyorum bu maçta. ÇİNLİ OLDM KENKS xD Çok fazla zealot yaptım ve saldırmaya devam ettim. Ama o da bu sefer o yeraltına çekilip görünmez olan, o hydraliskten upgrade edilen üniteden yapmıştı. Zealotlarımı hunharca öldürüyordu. Geri çekilmek zorunda kaldım. Bunun üzerine ben de görünmezleri görebilmek için pylon yapmaya başladım. Bir an pylonların yeterli olduğunu sandım görünmezleri görmek için. Bunu farkettikten sonra bu sefer photon cannonları yerleştirdim hemen. Bir yandan da koruyordum onlar inşa edilirken. İnşa etmiyordun zaten, probe ile tıklayınca oraya yerleştirdikten sonra kendi kendine inşa ediliyordu, ya da "warp" ediliyordu, çağrılıyordu işte. Neyse, photon cannonlar sağolsun, onları görüp görüp öldürüyordum. Zaten artık domine etmiştim kesinlikle. Tüm drone larını öldürdüm. Merkezini yok ederken, bir yandan da "acaba başka yere de overlord ile drone taşıyıp merkez yaptı mı?" diye düşünüyordum. Fakat merkezindeki tüm binaları yok ettikten sonra "player 2 is eliminated." yazısını görünce öyle yapamadığını gördüm. "Player 2 eliminated." mı demişti yoksa? Hatırlamıyorum şimdi. Grammerle bu kadar derinlemesine cebelleşmek istemiyorum şimdi. Gramer kurallarıyla daha doğrusu. Bunu gramer nazilerine bırakıyorum.
Neyse, yok ettim merkezlerini. Bu arada, tüm bu 2 oyunu atarken arkadaşlarım, ağızlarının suyu akarak poker konuşuyorlardı. Paralı poker hem de. Parasızdan da konuştular, konuştular da konuştular. Şimdi hepsini yazmak istemiyorum. Çok can sıkıcı. Ben çok sıkılıyorum pokerden. Kağıtlarla oynanan her oyun sıkıcıdır benim için. Bu arada internet de geri gelmişti, zdaemona girdim ve oynamaya başladım.
Survival bir haritaya girdim ama direkt öldüm. Yok böyle bir harita! Başlar başlamaz elinde pistol var. Çevrende, her tarafında bir imp. Hareket edemiyordum ve direk ölüyordum. Bu nasıl survival?? Sonra chatten birileri "tek tek oyuna girin." dedi. Öyle yaptık bir iki kez öldükten sonra. Tek kişi, orada bulunan tüfeği alıp öldürüyordu hepsini. Med kitler de vardı, kurşunlar da. Ama önceki oyunda ben de tüfek almıştım, tüfeğin mermisi bitmişti hemen. Tek bir tane 20 lik mermi vardı yerde. Nasıl işti bu ya? Resmen tek kişi halinde girilmek üzere yapılmıştı harita. Neyse, o ilk giren kişi bayağı bir imp öldürdü. Sonra birisi "artık girebilirsiniz." yazdı chatten. Biz de girmeye başladık. Ama hala impler geliyordu. Vuruyorduk hepsini. Sonra bir kapıyı açtık, cyberdemonlar vardı kafesler içinde. Roketatarlar, o kafesler içerisinden gelmiyordu bize. Ama biraz yaklaşsak roketin patlama etkisinden hasar alırdık herhalde. Cyberdemonların koluna monte edilmiş roketatarlar vardı, öyle bir yaratıktı onlar ve oyunun en güçlü yaratıklarıydı. Bu arada, o odaya girdiğimizde, pinky demonlar vardı ilk. Zaten ilk ben gelmiştim o odanın kapısına. Öldürmüştüm onları sırayla. Sonra arkada cyberdemonları görmüştüm bu kafestekileri, toplamda 4 tane. Orada birtakım butonlar vardı, bir tanesine basayım bakalım neymiş dedim, ve bastım. Cyberdemonun kafesi açıldı ve terör estirmeye başladı. Herkes chatten bana "noob." "why let cyberdemon go?" gibi şeyler yazıyorlardı. Ben nereden bileyim yahu o butonun cyberdemon kafesini açtığını! Harita yapıcılarını suçlayın dedim chatten. Ama dinlemiyorlardı. Benim suçlu olduğumu düşünüyorlardı. Neyse, cyberdemon yürüyordu odadan dışarı. Odanın dışında biraz geride bir yere gelince, ilk başlanan yere teleport oluyordu. Harita, bir sarmal şeklindeydi, biz bu sarmalın ortasından başlıyorduk. İmpler vardı bir sürü işte. Onları öldüre öldüre bu odaya geliyorduk. Sonra o teleport ettiren kırmızı çizgi gibi bir yere geldi, ilk başladığımız yere teleport oldu. İmplerin ateş topları geliyordu bu aralıklardan, ama sanırım cyberdemonların roketleri ulaşmıyordu. Çok şanslıydık, bir süre sonra öldürdüler onu. Sonra o odada, o kafesin, o açılan kafesin içine girdim. Plazma silahı vardı, onu aldığım gibi kafes kapandı ve archville ler teleport olmaya başladı bir yerlerden. Orada, hemen kafesi açacak birileri de yoktu. Bir tanesini öldürdüm, ama yarı canımı aldı. Ama hemen sonra canlanan başka bir tanesi hemen beni öldürdü. Bir canım daha vardı. Hehe. Sonra onu da yine harcadım, canımı yani. O odadan sonraki odaya girdiğimde hemen yere düştüm mal gibi. Lava zemindi. Arka tarafta bir yerde basınca aşağı inen, basit asansörlerden gördüm, bastım space buttonuna. Aşağı indi, sonra yukarı çıktım. Bir sürü revenant gördüm. Lanet olasıca! Geri de kaçamıyordum, lava zemin vardı geride. Sonra, tekrar aşağı indim. Bir tane de revenant gelmişti benimle aşağı. Yumruk vuruyordu bana o komik animasyonuyla. Onu öldürdüm galiba, ama başka bir tanesi tekrar yukarı çıktığımda beni öldürdü diye hatırlıyorum. 2 yaşama hakkımı da bitirmiştim şimdi. Bu serverda 2 hakkı vardı herkesin. O açıdan iyiydi. Normalde tek hakkı olurdu birçok serverda. Ama ben çıktım gittim.
Bir coop serverına girdim bu sefer. Ama sonradan, 1 canım olduğunu ve bunun rocket jump serverı olduğunu görmüştüm. Çok severdim rocket jump severlarını. Kuleler vardı böyle uzun uzun, ondan önce de, boş bir alanda, duvarlara rocket jump ın nasıl yapıldığını gösteren resimler çizilmişti harita yapıcısı tarafından muhtemelen. Ben de baktım bu resimlere. Roketi fırlattıktan sonra zıplamak da lazımmış. Ben önceden oynarken böyle yapmıyordum. Böyle daha iyi zıplıyormuş. Heheyt! Yeni bir şey öğrendiğime çok sevindim. Sonra o kuleli yere gittim. Bir iki denedim ordan oraya zıplattırmayı kendimi. Ama bir iki tanesini zıplattırsam da genel olarak çok başarılı olamadım bu haritada. Zordu gerçekten. Sonra çıktım zaten oradan da. Bir fffa haritasına girdim, tek kişi vardı ve muhtemelen bottu. Rail gunlı olan serverdı burası da galiba. Rail gun, ne kadar mesafe olursa olsun tek atışta öldürüyordu. Ama reload süresi uzundu. Botla biraz oynaştım, 5 kere art arda öldürdüm onu ama sonra sıkıldım, oradan da çıktım. Saat de geç olmuştu bu arada, gerçek hayatın saati yani.
Öyle ki, oda arkadaşım, ışık lazım mı sana diye sormuştu. 01:19 civarlarıydı saat yanlış hatırlamıyorsam. Kapatabilirsin ya dedim. Sanki bir de iznim varmış gibi. Saat geç olmuş cidden, isterse kapatsın tabi, bu konuda sınırsız saygım vardı, kapatmak isterse kapatsındı, ben gider aşağıda oynardım oyunumu ya da dersimi çalışırdım ya da kitabımı okurdum. Ama kitabım da bitmişti, bu yüzden canım sıkılıyordu. Fakat yine de indim aşağıya. Ders kitaplarımı da aldım üstelik.
Ondan sonra aşağıda biraz ders çalıştım, bazı fikirler edindim, birçok konu hakkında düşündüm ders çalışırken. Ders çalışmak zordu cidden, ben yapamıyordum herhalde bir de üstelik. Sonra bıraktım zaten, yine zdaemon oynamak üzere bilgisayarımı kurdum bir yere. Ama ondan önce de kağıt kalemle bir şeyler yazdım, defterime. Deftere yazmak da güzeldi, ayrı bir güzel histi. Yazmak genel olarak zevkli bir işti benim için. İş değil, uğraş diyelim. İntihar etmeyi düşündüm yine, tamam hayattan zevk alıyordum ama, çalışma hayatından çok zevk alacağımdan emin değildim. Ders çalışmak istesem, hep böyle artık ders çalışmak için çok geç olmuş zamanlar olurdu bu ders çalışmak istediğim zamanlar. Hep yumurta deliğe gelince olurdu. Bir dahaki dönem de böyle olacaktı eminim, olmasa bile, hiç mükemmel olmayacaktı ki. Hep yarım dönem kaybetmiş olacaktım. Çok üzülüyordum bu duruma. Belki de fazla mükemmeliyetçiydim. Ama bu bölümde de 7 sene uğraş vermek zoruma giderdi herhalde. Neyse, çok uzatmayayım. Ondan sonra, bilgisayarımı kurdum işte. Oyun oynadım, bir şeylerle uğraştım oyundan başka. Öyle vaktimi geçirdim işte, şimdi de sabah olmuş, dışarıyı seyrediyorum. Kahvaltı yapıp okula gideceğim. Uyku sorun değil, zaten 10 saat uyumuştum dün. Hayda bre!
21 Aralık 2015 Pazartesi
20.12.2015, Pazar
Yattım diye hatırlıyorum da yatmamış da olabilirim. Galiba kalktım yine zdaemon oynadım, ya da birkaç işim vardı onları hallettim. Dışarı çıkıp gezmek istiyordum aslında, ama yapamamıştım bir türlü. Ama 9:30-10:00 gibi işimi bitirdim ve ayrıldım. Sonra dışarıda gezdim, müzik dinleyerek Merkez'e yürüdüm. Sonra sıkıldım, çıkardım ve kulak tıkaçlarımı takarak yürüdüm. Motor sesleri cidden rahatsız ediciydi benim için. Sanki yanımdan jet uçakları kalkıyor gibi hissediyordum bu motor seslerini duyunca. Kulak tıkaçlarım biraz kaliteliydi, çok iyi değillerdi ama idare ederlerdi. Neyse işte, bir şekilde Merkez'e vardım, yapacak pek bir şey yoktu aslında, öyle dolaşacaktım. Biraz ortasına doğru gittim Merkez'in, sonra geri döndüm. Geri dönerken, eczanenin birinde "şeker ölçümü yapılır" yazısını gördüm. Son günlerde, hatta son günlerde değil, son yıllarda oldukça çok su içiyordum, hep su içme isteği hissediyordum içimde. Çok önceden, çocukken olduğu gibi suya karşı, fazla içilen suya karşı iğrenme yoktu içimde. İçtikçe içiyordum, bunun temel sebebi de ağzımın çok kuru olmasıydı.
Neyse işte, girdim sordum. Kaça yapıyorsunuz diye sordum, 5 tl dedi kadın. Yarın pazar günü dedim, pazartesi gelirim dedim. Aa, bu olay belki dün olmuştur bilmiyorum. Hatırlayamadım şimdi. Ya da aslında bugün, pazar günü olmuştur da ben sanki o an cumartesi günündeymiş gibi zannetmişimdir. Bilmiyorum. Öyle dedim işte ablaya, tamam dedi pazartesi gelirsin aç karnına ölçeriz dedi, ya da sadece pazartesi gelirsin ölçeriz dedi, hatırlamıyorum. Ama demediğini hatırlıyorum sanki, bildiğimi düşünmüştür şeker ölçümüne aç gelindiğini. Zaten bir şeyler de sordum, bu eczaneye 1 kilometre uzaktan geldiğimi, geleceğimi söyledim. Sorun olmaz dedi. Bu benim az çok bir şeyler bildiğimi gösterir, yani yürürken belki şekerim çok fazla düşer de yapılan şeker ölçümü doğru olmaz, bunu düşünmüştüm.
Neyse, sonra oradan çıktım, eve yürüdüm. Eve, yurda; her ne ise işte. Eve geldim, uyudum biraz. 13:00 sularıydı ve uyuyup 15:00 sıralarında kalkmayı umuyordum. Ama öyle olmadı, 4-5 saat uyumuştum, kalktığımda saat 17-18 civarlarıydı. Kötü oluyordu böyle, akşam olmuş oluyordu. Neyse, sonra da yemeğe gittim. Yine yazdırdım yemeği çünkü param yoktu, bankamatikten para çekememiştim sabah Merkez'e gittiğimde, 50 lira ve katlarını çekebilirsiniz yazıyordu bankamatik ekranında. Para kalmamıştı içinde demek ki, daha doğrusu kalmıştı da 20 lik banknot kalmamıştı. Sabah zaten onun için çıkmıştım aslında. Neyse, yazdırdım ve yemeğimi yedim. Çorba çok tuzlu olmuştu, gittim ablaya söyledim, geri getir başka bir şey al dedi, ben de öyle yaptım. 3 tane maden suyu aldım çorbaya karşılık. Bir de fasülye almıştım, yeşil fasülye yazıyordu ama benim bildiğim kadarıyla bu taze fasülyeydi. Değil miydi? Aman neyse, fasülye işte. Çorbayı verdikten sonra onu yemeye başladım ama pişmemiş gibiydi yeterince, sertti biraz. Benim bildiğim böyle olmazdı bu. Üstelik yağlıydı da, yiyemedim pek. Biraz yedim bıraktım, ve kalan çikolatalı tatlıyı yedim. Sonra maden sularından bir tanesini açtırdım oradan ve içtim. Diğerlerini yukarıya götürdüm.
Yukarı çıkınca gün hakkında düşündüm biraz, kötü bir gündü. Depresiftim bugün. Bir tanıdığımla internet üzerinden konuştum, dertlerimi anlattım ona. Pek tatmin edici şeyler söylemedi maalesef. Kendi hayatımı çizmek zorunda kalacaktım ve ailemden ayrılmak zorunda kalacaktım herhalde. Yapamıyordum, çok başarısızdım derslerde ve anlamıyordum. Galiba bu OCD ye de bu derslerim ve aşırı zorlayışım sebep oluyordu, stres altına koyuyordu beni. Eğer öyleydiyse, yani bir OCD ye sahiptiysem ve buna derslerim sebep oluyorduysa, okulu bırakacaktım o zaman. Ama psikiyatriste de gidecektim. Yapacaktım bunu.
Neyse, pek tatmin edici şeyler söylememişti işte. Ya da intihar mı etseydim? Bilmiyordum. Düşünmeliydim. Hayat çok zordu. Okulu bırakırsam, illaki bir iş bulurdum, asıl yaşadığım şehire de geri dönmezdim, burada kendime hayat kurardım. Bunun için yeterli gücüm var. Yaşadığım şehir zaten çok pahalı bir şehir, kiralar çok yüksek çoğu yerde ve kalabalık. Burada kendi yağımla kavrulurdum herhalde. İntihar en son çareydi dedim kendi kendime. Böyle böyle vakit geçirdim işte, bilgisayarla uğraştım, kitap okudum bugün. Ders çalıştım biraz ama hiçbir şey anlayamıyordum ki. Çok zorlanıyordum, kasılıyordum. Panik atak da olabilirdi bende. Yardıma ihtiyacım vardı cidden. Aslında bakarsanız, çok da asosyal bir insanım, yardıma ihtiyacım olduğunu düşünsem bile kimseye anlatmam hislerimi. Ne bileyim, yapamam bunu. Aslında yapınca, farkında olmayınca nasıl da yapıyorum, ama şu anda hiç yapmak istemiyordum. Bu yüzden, yatarken bunu düşündüm, sıktım kendimi. İntihar etmeyi düşündüm tekrar. Ama sıktığım için, daha da sıkılıyordu vücudum. Kalkıp bir şeylerle uğraşmaya karar verdim. Kağıt kalemi aldım, aşağı indim. Bir şeyler yazdım, kendimle ilgili. Kağıt kalemle yazmak çok iyi hissettiriyor. Çocukken çok severdim yazmayı, yani ders de çalışıyordum çok, ve yazmak çok hoşuma gidiyordu. Bir sürü kalemim de vardı, böyle farklı farklı kalemlere sahip olmayı seviyordum. Silgi fetişliğim de vardı galiba biraz. Ahh, aslında abartmamak lazım bu kadar. Dışarıda bir hayat var, bunları düşünürken hep kaçırdım o dışarıdaki hayatı. En azından, tek başıma dışarı çıkıp hiç güneşlenmemiştim, en azından pek güneşlenmemiştim. Rüzgara karşı yürümemiştim. Belki herkes çeşitli sebeplerle mutlu olamazdı ama, güneş herkes için vardı, her sabah doğuyordu. Gökyüzü vardı bir tanecik. Bunlar varken hasta olmaya, kendini kötü hissetmeye ne gerek vardı? Her şey düzelecek, ben de bir gün mutlu olacağım, bir gün. Bir gün... Geçecek hepsi bunların, unutulacak gidecek. Çok mutlu olacaksın ve çevrendekileri de mutlu edeceksin. Neyse, duygulandım gibi. Bu günlük bu kadar. Günlük yazmak güzel, içime umut serpiştiriyor. Yaşama sevinci katıyor, zaten önceden, lisedeyken vesaire günlük yazmadığım için hep kendime kızmıştım. Artık şimdilerde tutuyorum, bu da bir şeydir. Geç olsun ama güç olmasın, bunu da Acemi Cadı dizisinden ve babaannemden duymuştum, aslında ilk babaannemden duydum. 6. sınıfta Türkçe hocası, bir proje ödevi vermişti. Birtakım müzeleri gidip gezecektik galiba, fotoğraf çektirecektik, galiba yorumlarımızı filan yapacaktık, sonra hocaya sunum dosyasıyla teslim edecektik. Ben o ödevi yapmamıştım, bilmiyorum neden. Ama zamanı gelince yapmadığım için çok utanmıştım. Babaannem de öğrenmişti bir şekilde bunu. Sonradan ödevi bir şekilde yapıp geç olsa da teslim etmemi tembih ediyordu bana, zorluyordu bana. Ama gidip hocaya ben dil dökecektim, özür dileyecektim vesaire. Zaten pek sevmezdim hocayı, daha doğrusu hocayı değil ama mizacını sevmezdim. Gramer nazisiydi, bilmiyorum tam da hatırlamıyorum. Ama çok katı kuralları vardı, ödev yapmayanlardan 10 puan düşüyordu, 100 puan verip. Bir tane kişiyi görevlendiriyordu kontrol için. Ben de bu katı kurallarını bildiğimden ötürü zaten gidip geç de olsa yapmamıştım bir şeyler. Kabul etmezdi ki, muhtemelen. Benim zor şartlar altında yetiştiğimi bilemezdi, bilmezdi ve bilmek istemezdi. Kim gezdirecekti ki bana o müzeleri? Ben utanıyordum babaanneme bunu söylemeye. Zaten, o Türkçe dersinin ilk yazılısından 41 almıştım ve ağlamıştım. Beklemediğim bir nottu bu benim. Evden kovulabilirdim bile. Arkadaşlarım, daha doğrusu bir arkadaşım teselli ediyordu beni, etmeye çalışıyordu. Erkek halimle ağlıyordum, ama kim ne der umrumda değildi. Onlar bu hissi anlayamazlardı, benim kovulma ihtimalim vardı evden, bunu nereden bilebileceklerdi ki? Onları seven aileleri vardı, muhtemelen. Tiplere baksana, kesin seviliyorlardır. Annesi ile öpüşüp koklaşıyorlardır bunlar kesin. Zaten çok garipsenmezdim de bu halimle, ben ağlardım o zamanlar çok nedendir bilmem. Sanırım annemle aramda mesafe olduklarını bildikleri için, babaannemin bana baktığını bildikleri için çok garipsemezlerdi. Acırlardı belki de, bilemem. Babaanneme saygı da gösterirlerdi bazen okula geldiğinde. Arkadaşlarımı tanırdı babaannem, birçoğunu en azından. Aslında en çalışkan olanları daha çok tanırdı. Azarlardı beni onları geçemediğim zaman. Eğer o zamanlar dersler bana zor gelseydi, umrumda olmazdı azarlaması. Ama o zamanlar, yani en azından 6.sınıfa kadar dersler bana çok kolay geliyordu. Yapamazsam kendimi kötü hissederdim bu sefer. Ama 6 dan sonra bir bocalama dönemi oldu, notlarım epey düştü. Sonra da ben bile önemsemedim, babaannem kızsa da önemsemedim. Hem 6 da dersaneye gidiyordum, oks vardı ama değişecekti sistem, sbs olacaktı. 7. sınıfta sbs ye girecektim işte. Hazırlanıyorduk yavaş yavaş.
Neyse, çok uzun oldu. Bu kadar yeter. Yazmak güzel ama güneş de güzel, azıcık yüzüm güneş görsün canım!
Yattım diye hatırlıyorum da yatmamış da olabilirim. Galiba kalktım yine zdaemon oynadım, ya da birkaç işim vardı onları hallettim. Dışarı çıkıp gezmek istiyordum aslında, ama yapamamıştım bir türlü. Ama 9:30-10:00 gibi işimi bitirdim ve ayrıldım. Sonra dışarıda gezdim, müzik dinleyerek Merkez'e yürüdüm. Sonra sıkıldım, çıkardım ve kulak tıkaçlarımı takarak yürüdüm. Motor sesleri cidden rahatsız ediciydi benim için. Sanki yanımdan jet uçakları kalkıyor gibi hissediyordum bu motor seslerini duyunca. Kulak tıkaçlarım biraz kaliteliydi, çok iyi değillerdi ama idare ederlerdi. Neyse işte, bir şekilde Merkez'e vardım, yapacak pek bir şey yoktu aslında, öyle dolaşacaktım. Biraz ortasına doğru gittim Merkez'in, sonra geri döndüm. Geri dönerken, eczanenin birinde "şeker ölçümü yapılır" yazısını gördüm. Son günlerde, hatta son günlerde değil, son yıllarda oldukça çok su içiyordum, hep su içme isteği hissediyordum içimde. Çok önceden, çocukken olduğu gibi suya karşı, fazla içilen suya karşı iğrenme yoktu içimde. İçtikçe içiyordum, bunun temel sebebi de ağzımın çok kuru olmasıydı.
Neyse işte, girdim sordum. Kaça yapıyorsunuz diye sordum, 5 tl dedi kadın. Yarın pazar günü dedim, pazartesi gelirim dedim. Aa, bu olay belki dün olmuştur bilmiyorum. Hatırlayamadım şimdi. Ya da aslında bugün, pazar günü olmuştur da ben sanki o an cumartesi günündeymiş gibi zannetmişimdir. Bilmiyorum. Öyle dedim işte ablaya, tamam dedi pazartesi gelirsin aç karnına ölçeriz dedi, ya da sadece pazartesi gelirsin ölçeriz dedi, hatırlamıyorum. Ama demediğini hatırlıyorum sanki, bildiğimi düşünmüştür şeker ölçümüne aç gelindiğini. Zaten bir şeyler de sordum, bu eczaneye 1 kilometre uzaktan geldiğimi, geleceğimi söyledim. Sorun olmaz dedi. Bu benim az çok bir şeyler bildiğimi gösterir, yani yürürken belki şekerim çok fazla düşer de yapılan şeker ölçümü doğru olmaz, bunu düşünmüştüm.
Neyse, sonra oradan çıktım, eve yürüdüm. Eve, yurda; her ne ise işte. Eve geldim, uyudum biraz. 13:00 sularıydı ve uyuyup 15:00 sıralarında kalkmayı umuyordum. Ama öyle olmadı, 4-5 saat uyumuştum, kalktığımda saat 17-18 civarlarıydı. Kötü oluyordu böyle, akşam olmuş oluyordu. Neyse, sonra da yemeğe gittim. Yine yazdırdım yemeği çünkü param yoktu, bankamatikten para çekememiştim sabah Merkez'e gittiğimde, 50 lira ve katlarını çekebilirsiniz yazıyordu bankamatik ekranında. Para kalmamıştı içinde demek ki, daha doğrusu kalmıştı da 20 lik banknot kalmamıştı. Sabah zaten onun için çıkmıştım aslında. Neyse, yazdırdım ve yemeğimi yedim. Çorba çok tuzlu olmuştu, gittim ablaya söyledim, geri getir başka bir şey al dedi, ben de öyle yaptım. 3 tane maden suyu aldım çorbaya karşılık. Bir de fasülye almıştım, yeşil fasülye yazıyordu ama benim bildiğim kadarıyla bu taze fasülyeydi. Değil miydi? Aman neyse, fasülye işte. Çorbayı verdikten sonra onu yemeye başladım ama pişmemiş gibiydi yeterince, sertti biraz. Benim bildiğim böyle olmazdı bu. Üstelik yağlıydı da, yiyemedim pek. Biraz yedim bıraktım, ve kalan çikolatalı tatlıyı yedim. Sonra maden sularından bir tanesini açtırdım oradan ve içtim. Diğerlerini yukarıya götürdüm.
Yukarı çıkınca gün hakkında düşündüm biraz, kötü bir gündü. Depresiftim bugün. Bir tanıdığımla internet üzerinden konuştum, dertlerimi anlattım ona. Pek tatmin edici şeyler söylemedi maalesef. Kendi hayatımı çizmek zorunda kalacaktım ve ailemden ayrılmak zorunda kalacaktım herhalde. Yapamıyordum, çok başarısızdım derslerde ve anlamıyordum. Galiba bu OCD ye de bu derslerim ve aşırı zorlayışım sebep oluyordu, stres altına koyuyordu beni. Eğer öyleydiyse, yani bir OCD ye sahiptiysem ve buna derslerim sebep oluyorduysa, okulu bırakacaktım o zaman. Ama psikiyatriste de gidecektim. Yapacaktım bunu.
Neyse, pek tatmin edici şeyler söylememişti işte. Ya da intihar mı etseydim? Bilmiyordum. Düşünmeliydim. Hayat çok zordu. Okulu bırakırsam, illaki bir iş bulurdum, asıl yaşadığım şehire de geri dönmezdim, burada kendime hayat kurardım. Bunun için yeterli gücüm var. Yaşadığım şehir zaten çok pahalı bir şehir, kiralar çok yüksek çoğu yerde ve kalabalık. Burada kendi yağımla kavrulurdum herhalde. İntihar en son çareydi dedim kendi kendime. Böyle böyle vakit geçirdim işte, bilgisayarla uğraştım, kitap okudum bugün. Ders çalıştım biraz ama hiçbir şey anlayamıyordum ki. Çok zorlanıyordum, kasılıyordum. Panik atak da olabilirdi bende. Yardıma ihtiyacım vardı cidden. Aslında bakarsanız, çok da asosyal bir insanım, yardıma ihtiyacım olduğunu düşünsem bile kimseye anlatmam hislerimi. Ne bileyim, yapamam bunu. Aslında yapınca, farkında olmayınca nasıl da yapıyorum, ama şu anda hiç yapmak istemiyordum. Bu yüzden, yatarken bunu düşündüm, sıktım kendimi. İntihar etmeyi düşündüm tekrar. Ama sıktığım için, daha da sıkılıyordu vücudum. Kalkıp bir şeylerle uğraşmaya karar verdim. Kağıt kalemi aldım, aşağı indim. Bir şeyler yazdım, kendimle ilgili. Kağıt kalemle yazmak çok iyi hissettiriyor. Çocukken çok severdim yazmayı, yani ders de çalışıyordum çok, ve yazmak çok hoşuma gidiyordu. Bir sürü kalemim de vardı, böyle farklı farklı kalemlere sahip olmayı seviyordum. Silgi fetişliğim de vardı galiba biraz. Ahh, aslında abartmamak lazım bu kadar. Dışarıda bir hayat var, bunları düşünürken hep kaçırdım o dışarıdaki hayatı. En azından, tek başıma dışarı çıkıp hiç güneşlenmemiştim, en azından pek güneşlenmemiştim. Rüzgara karşı yürümemiştim. Belki herkes çeşitli sebeplerle mutlu olamazdı ama, güneş herkes için vardı, her sabah doğuyordu. Gökyüzü vardı bir tanecik. Bunlar varken hasta olmaya, kendini kötü hissetmeye ne gerek vardı? Her şey düzelecek, ben de bir gün mutlu olacağım, bir gün. Bir gün... Geçecek hepsi bunların, unutulacak gidecek. Çok mutlu olacaksın ve çevrendekileri de mutlu edeceksin. Neyse, duygulandım gibi. Bu günlük bu kadar. Günlük yazmak güzel, içime umut serpiştiriyor. Yaşama sevinci katıyor, zaten önceden, lisedeyken vesaire günlük yazmadığım için hep kendime kızmıştım. Artık şimdilerde tutuyorum, bu da bir şeydir. Geç olsun ama güç olmasın, bunu da Acemi Cadı dizisinden ve babaannemden duymuştum, aslında ilk babaannemden duydum. 6. sınıfta Türkçe hocası, bir proje ödevi vermişti. Birtakım müzeleri gidip gezecektik galiba, fotoğraf çektirecektik, galiba yorumlarımızı filan yapacaktık, sonra hocaya sunum dosyasıyla teslim edecektik. Ben o ödevi yapmamıştım, bilmiyorum neden. Ama zamanı gelince yapmadığım için çok utanmıştım. Babaannem de öğrenmişti bir şekilde bunu. Sonradan ödevi bir şekilde yapıp geç olsa da teslim etmemi tembih ediyordu bana, zorluyordu bana. Ama gidip hocaya ben dil dökecektim, özür dileyecektim vesaire. Zaten pek sevmezdim hocayı, daha doğrusu hocayı değil ama mizacını sevmezdim. Gramer nazisiydi, bilmiyorum tam da hatırlamıyorum. Ama çok katı kuralları vardı, ödev yapmayanlardan 10 puan düşüyordu, 100 puan verip. Bir tane kişiyi görevlendiriyordu kontrol için. Ben de bu katı kurallarını bildiğimden ötürü zaten gidip geç de olsa yapmamıştım bir şeyler. Kabul etmezdi ki, muhtemelen. Benim zor şartlar altında yetiştiğimi bilemezdi, bilmezdi ve bilmek istemezdi. Kim gezdirecekti ki bana o müzeleri? Ben utanıyordum babaanneme bunu söylemeye. Zaten, o Türkçe dersinin ilk yazılısından 41 almıştım ve ağlamıştım. Beklemediğim bir nottu bu benim. Evden kovulabilirdim bile. Arkadaşlarım, daha doğrusu bir arkadaşım teselli ediyordu beni, etmeye çalışıyordu. Erkek halimle ağlıyordum, ama kim ne der umrumda değildi. Onlar bu hissi anlayamazlardı, benim kovulma ihtimalim vardı evden, bunu nereden bilebileceklerdi ki? Onları seven aileleri vardı, muhtemelen. Tiplere baksana, kesin seviliyorlardır. Annesi ile öpüşüp koklaşıyorlardır bunlar kesin. Zaten çok garipsenmezdim de bu halimle, ben ağlardım o zamanlar çok nedendir bilmem. Sanırım annemle aramda mesafe olduklarını bildikleri için, babaannemin bana baktığını bildikleri için çok garipsemezlerdi. Acırlardı belki de, bilemem. Babaanneme saygı da gösterirlerdi bazen okula geldiğinde. Arkadaşlarımı tanırdı babaannem, birçoğunu en azından. Aslında en çalışkan olanları daha çok tanırdı. Azarlardı beni onları geçemediğim zaman. Eğer o zamanlar dersler bana zor gelseydi, umrumda olmazdı azarlaması. Ama o zamanlar, yani en azından 6.sınıfa kadar dersler bana çok kolay geliyordu. Yapamazsam kendimi kötü hissederdim bu sefer. Ama 6 dan sonra bir bocalama dönemi oldu, notlarım epey düştü. Sonra da ben bile önemsemedim, babaannem kızsa da önemsemedim. Hem 6 da dersaneye gidiyordum, oks vardı ama değişecekti sistem, sbs olacaktı. 7. sınıfta sbs ye girecektim işte. Hazırlanıyorduk yavaş yavaş.
Neyse, çok uzun oldu. Bu kadar yeter. Yazmak güzel ama güneş de güzel, azıcık yüzüm güneş görsün canım!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)