15 Kasım 2015 Pazar

Günlük

13.10.2015, Cuma
Bugün dersim yok. Dersim olmayınca anlatılacak pek birşeyim de olmuyor genelde. Ders çalışmaya çalıştım ve kitap okudum. Sonra da yattım.

14.10.2015, Cumartesi
Bugün de aynı. Yatışşş.

15.10.2015, Pazar
Bugün biraz dışarı çıkmaya heveslendim ama sonra vazgeçtim, hava çok kirliydi burasının. Nefret ediyordum. Motor sesleri de çok fazlaydı. Çıkıyordum borçlu kalıyordum bu sefer havaya. Yeter be! Ben de çıkmıyorum o zaman dedim ve çıkmadım bugün. Şener Şen'in "Neşeli Günler" filmindeki "Aslan Avı" sahnesini izledim gün boyu. Gün boyu demeyeyim de arada bir baktım, çok eğlenceliydi. Şimdi de böyle yazı filan yazdım. Birazdan kitap yatarım herhalde.

15.10.2015, Pazar(Asıl gerçek Pazar)
Bugünü ben Pazar sandım ama aslında bugün Cumartesiymiş. Peh. Bugün de pek birşey yapmamıştım zaten. Ne yapıcam. Yatış ve kalkış yaptım.

Günlük

11.11.2015, Çarşamba

Dersi kaçırdım maalesef. Ben de yattım bunu fırsat bilerek. Akşama kadar böyle geçti, pek birşey yapmadım. Yatış, yatış, kitap okuyuş.

12.11.2015, Perşembe

Bugün dersim yoktu ama birisiyle buluşmaya gittim okula. Okulda buluştuk, sonra tiyatroya gidecektim. Ona hazırladım kendimi ve girdim kantine. Kantinde yine toplanmıştı bizim ekip. Onlarla konuştum, sohbet ettim. Çok aşırı iyi hissediyordum. Herkesle sohbet ediyordum ve mutlu hissediyordum kendimi.

Bir kızla epey sohbet ettik. Sizli bizli konuşuyordum ben çok. Benimle bu konuda dalga geçti. Sonra o da o şekilde konuşmaya başladı benimle. Ben de öyle devam ettirdim. Sonra tiyatro salonuna yürüdük. Tiyatro salonu olarak kullanılan yerde bir seminer vardı, onu bekledik bitmesini. Dışarıdaki deri koltuklarda oturduk ailecek, tiyatro ailesi olarak yani. Sohbet ettim insanlarla. Epey uzun tuttum sohbeti, sıkıldılar belki ama ehh, işte. Elimden geldiğince çabaladım. Bazen utanıyorum böyle şeyler yaptığım için.

Sonra seminer bitti ve tiyatro salonuna geçtik. İlk oyunumuz zor bir oyundu. Bir çift oluyordu herkes, sonra müzik veriliyordu. Müzik sırasında rastgele dans ediliyordu, çiftler birbirine çok yakın durmamalıydı tabi. Herkes öyle dans ediyordu işte. Fakat müzik durduğunda herkes çiftinin sırtına yapışıyordu ve yere çömeliyordu. Müzik durduğunda bunu yapamayanlar diskalifiye oluyordu. Biz en sona kadar kaldık ama diğer çift yendi. Olsun, sevmedim bu oyunu. Çok sert vuruyorduk birbirimizin sırtına, sonra yere kapaklanıyorduk. Yer zaten tahtaydı. Pek sevmedim yani.

Arada oturduğumda, bu benimle sizli bizli konuşma oyunu oynayan kızla sohbet ettim. Edebiyat konuştum, Tolstoy'dan girdim, Peyami Safa'dan çıktım. Sonra Reşat Nuri Güntekin hakkında konuştuk. Kadınlarla ilgili romanlarından bahsettim, çok güzel olduklarını söyledim. O da bana birşeyler söyledi en son ama tam anlamadım, zira ayağa kalkmam gerekti yine. Sonra konuşurduk herhalde. Böyle konuşarak, oyunlara olan ilgimizi kaybediyorduk sanki.

Şimdi de sırada şiirli doğaçlama oyunu. Yine müzik veriliyordu geriden. Kişiler müziğin ne hissettirdiğini bazı kağıtlara yazıyorlardı müzik ara ara kesildiğinde. Böyle 2-3 farklı müzik verilmişti. Hissettirdiklerini birkaç kelime ile ifade ediyorlardı tabi. Neyse, bir süre sonra epey doldu kağıtlar. Sonra bu kağıtlar karıştırıldı. 4 lü gruplar ayrıldı ve verildi bu kağıtlar. Herkes bu kağıtlardaki bazı kelimeleri seçerek şiir yazıyordu. Sonra bu şiire göre bir doğaçlama yapıyorlardı, oyun gibi birşey işte. Biz de yaptık. Bizim grup sağlam gibiydi bayağı. Benden başka bir kız daha çok iyi şiir yazdığını söylüyordu. Ben de öyle söylüyordum tabi. Ama ben biraz daha kafamdan geçen herşeyi şiire dökerim, fazla uçarı olduğumu düşünüyordum. Hatta belki yeterince iyi olmadığımı düşünüyordum da, tiyatro grubunda herşey çok güzel olduğundan ben de bu güzelliğe kaptırmıştım kendimi, sanki herşeyde çok iyiymiş gibi hissediyordum. Çok enerjiktim.

Şiiri yazmıştık nihayet, hoca yardım etmişti. Aslında kötüydü cidden, ama hoca "olsun kalsın öyle, absürt bir oyun oynarsınız, absürt de şiir olsun ne olacak" gibi birşey demişti. Yazdığımızı da okumuştu. Genel olarak seyirci koltuklarında çok ışık da olmadığından iyi konsantre olamamıştım ben açıkçası. Yani biz tiyatro oyunları yaparken özel olarak ışıklar sadece sahneye yönlendiriliyordu. Şimdi biz koltuklara oturmuşken bile öyleydi, bu tarafa pek ışık gelmiyordu. Az geliyordu, hatta bir ara söylemeyi düşündüm ışıkları açmalarını, ama neyse dedim. Çok ciddiye almak istemedim, hem böyle Metro 2033 havasında oluyordu, ki yakın zamanda kitabını okumuştum, sanki kitaptaki Metro havasının bire bir gerçek hayat versiyonu gibi oluyordu. Tiyatro 2033! Zuahahaha. İnsanlık tiyatrolara çekilmişti. Çünkü radyasyon gelmiyordu.

Neyse, iyi kötü yazdık şiiri. Pek dinlenmedim ama olsun. Sonra çıktık sahneledik. Karayip korsanları, Acun Ilıcalı gibi kelimeler yazmışlardı. Cidden, müzikler hiç öyle değildi ya. Kimin aklına Acun Ilıcalı gelmişti böyle ya? Nasıl bir kafa yapısı diye düşündüm. Ama neyse, oyunda Acun Ilıcalı ben oldum, Karayip korsanlarından bir çifti kurtarıyordum. Sonra da "Yok artık" ifadesi yapıyordum kendimce. Bu kendimin uydurduğu birşeydi, benden beklenen birşey değildi açıkçası ama işte. Neyse, sonra da şiiri okudu arkadaşlardan biri, çok saçmaydı ama olsun.

Sonra oturduk, diğer arkadaşlar oynadılar. Onların yazdığı şiirler ve ona göre oynadıkları oyunlar çok daha güzel geldi bana o an. Vay be dedim. Nasıl absürt ama ne de güzel şiir yazmışlar diye düşündürdü bana bunlar. Sonra galiba hepsini birden kombine edip okudu birisi. Tüm yazılan şiirleri yani. Sonra oturduk yine. Bir oyun daha oynadık. Sahneye çıkıp çember oluyorduk. Bir sabahımızı anlatıyorduk, okula gidişimizi. Herkes genel olarak bir kıyamet sahnesini anlatıyordu. Ben de güzel sesli bir konuşmacı olarak, kendimce sürrealist bir çalışma yapmak istedim, hafif hayaletsi bir sesle, anlatmaya başlamışken hoca bölüp "senin sesin hiç yükselmeyecek galiba değil mi?" dedi, ben de "hocam çalışıyorum yani hiç de farkında değilim düşük olduğunun bana normal geliyor" gibi şeyler söyledim. Sonra biraz daha sesimi yükseltip anlatmaya devam ettim. Bitirdikten sonra oturanlar "ne anlattı?" diye sordular hocaya, hoca da anlattı. Sanıyorum sesim az çıktığı için ve onlara arkamı döndüğümden duymamışlardı pek. Neyse, sonra oturduk.

Doğaçlama oyunu da oynadık. Aklımda kalan şey, bir tane şişman, sanıyorum çavuş vardı. Karnına bir giysi koymuştu kendi giysisinin altından, göbekli olmak için. Bu kişi, altına emirler veriyordu. Erine yani. Er de sonunda isyan ediyordu. Çavuş ise onu albaya söylemekle filan tehdit ediyordu, yüzbaşı da olabilir tam emin değilim. Böyle bir oyundu.

Bir oyun daha oynadık. Masal oyunu. Herkes bir masal söyledi bildiği. Benim de aklıma kaplumbağa tavşan masal geldi. Hani kaplumbağa sabırlı, tavşan ukala. Sonunda kaplumbağanın yendiği masal. Masal değil aslında bunun farklı bir adı var sanıyorum, yani hayvanlara kişileştirme yapılarak aslında insanları anlatan masal gibi yazıların. La Fontaine bu gibi yazıları çok yazardı galiba, hep okurdum çocukken. İlk kez okuduğum masal sanıyorum Ağustos böceği ile karıncaydı. Çok eğlenceliydi, eğleniyordum okurken.

Neyse, onu söyledim, herkes de birşeyler söyledi. Sonra oturduk yerimize, diğer grup yerini aldı. Çok kalabalık olduğumuzdan iki grup halinde eylemlerimizi yapıyorduk. 58 civarı kişiydik. Dağıtmayayım konuyu.

Sonra diğer grup çıktı sahneye, onlardan birisi, mavi sakal diye bir kahraman oluyordu. Kötü bir kahraman. Yine çember olmuştu bu grup ve bu kötü kişi bir sandalye üzerinde oturuyordu. Ona nasıl oturması gerektiğini söylüyorlardı, hoca da ona göre öyle oturması gerektiğini söylüyordu. Sonunda, elinde şarap bardağı varmış gibi oturup, kötü bir bakış yapmıştı. Sonra çemberden kişiler ayağa kalkıp, ona kötü nitelikler yüklüyorlardı. "Yüreği o kadar karanlıktı ki, bakışlarından kötülük akıyordu" gibi gibi. Kalıp olarak, "yüreği o kadar karanlıktı ki" sözü sabitti, ondan sonrasını ayağa kalkan kişi kendisi getiriyordu. Bu şekilde epey birşey söylendi. Sonrasında ise ortada sandalyede oturan kişiye pozisyonunu bozması söylendi, çünkü tüm bunlar olurken, sanıyorum 20 kişi civarı kişi ayağa kalkıp birşeyler söylemişken o hep o halde kalmıştı. Sonra da hoca, biz oturan gruba bir ödev verdi. Ama 2 hafta sonra. Çünkü vizeler vardı. Ödev de, bu karakterin kötü olmasına sebep olan geçmişte okuduğu bir masaldan yola çıkarak bir hikaye gibi birşey yazacaktık, birşey ortaya çıkaracaktık kısacası, ama tam ne olduğunu bilemiyorum. Öyle birşeyler işte. Mesela işte bu Mavi Sakal, yani oturan eleman, güya Pamuk Prenses'e zehirli elmayı veren cadının sonradan evlat edindiği çocukmuş, bu gibi hikayeler yazılması bekleniyordu bizden. 2 tane 5 kişi, geri kalanı 4 kişi olan gruplar kurmamız istendi. Ben bu benimle sizli bizli konuşma oyunu oynayan kızla grup olmak istedim. Fakat bulunmuştu ona grup, ben de tamam dedim. Onun yanındaki kızlarla grup oldum. İsimleri çok benzerdi. Bir hikaye gibi birşey yazacaktık. Anlaşırdık aramızda artık.

Sonra az önce ortada oturan kişi bir açıklama yaptı. Sokak tiyatrosundan bahsetti, gerilla tiyatrosu deniyormuş buna. Böyle bir çalışması varmış kendinin, katılmak isteyenleri bekliyordu. Ben de katılmak için mesaj atacaktım ama, çıktım hemen. Tuvalete gittim, sonra kantinden su aldım. Kafeteryada tiyatro arkadaşlarımdan bir kısmı oturuyordu. Hararetli hararetli birşeyler konuşuyorlardı. Grup ödevini mi yapıyorsunuz, diye sordum. Hayır dediler. Yanlarından bir süreliğine uzaklaşmamı istediler. Tamam dedim ve biraz uzağa gittim. Telefonumla uğraştım. Bir süre sonra kalktım ve gittim yanlarına. Beraber çıktık, otobüs durağına gittik. Oradan yürüyerek giden arkadaşlar gittiler, otobüse binecek olan ben ve diğer arkadaşlar da bindiler. Sohbet ettim yanıma oturan bir tiyatrocu arkadaşla. Sonra yurdum gelince indim.

Biraz hüzünlüydüm. Niye böyle oluyordu ki? Ne bileyim, tiyatroda onca aksiyon oluyor, mutlu oluyorsun. Sonra birden kalkıp eve gidiyorsun, büyük bir hayal kırıklığı gibi birşey oluyor içinde insanın, bir burukluk oluyor. Yalnız hissediyorsun birden. Bunu bu tiyatro arkadaşlarımla da paylaşmak istiyorum şimdi, başka zaman söylerim. Özlüyorum bu ortamı ya. Ailem gibi oldu bu arkadaşlar benim. Neyse, bari ben de kitap okuyayım. Yemek yedim sonra, yemekten sonra yine kitap okudum. Banyo, duş, ve ders çalışma hayalleri. Çünkü 6 haftadır ders kitaplarını açmıyordum. Bakalım ne zaman açıcaktım. Böyle düşünerekten, geceyi ettim ve aynı terane, uyudum.

14 Kasım 2015 Cumartesi

Günlük

33.parça(10.11.2015, Salı)
Bugün uyandım, fakat ilk derse gitmeyip ikinci dersime gitmeye karar verdim. İlk dersim çok erkendi zaten, hiç gidemiyordum ki bu dersime. Yetişemiyordum. Neyse, bindim gittim. Bir arkadaşımla buluştum, 10 dakika filan. Sonra dersime girdim. Biraz geç girdim ama zaten hoca yeni başlamıştı, bir dakika filan geç girdim. Ders işledim. Yanımda beni pek sevmeyen bir kız vardı. Önemli değil, benim amacım dersti.

Neyse, 2 ders işledik işte. 2 koca ders saati. Sonra hocaya sorular sordum. Epey samimi bir hocaydı, birşeyler katmak isteyen bir hoca. Her zamanki hocam işte. Çıkarken iyi akşamlar dileyecektim ama emri vakii olmasın diye yapmadım, ne bileyim işte. Selam vermek zorunda bırakırmış gibi olmasını istemedim.
O ders de bitti, sonrasında tiyatroya girecektim yine. 1 saat sonraydı. Oturup bekledim. Sonra kantine gittim, tiyatro arkadaşlarımı gördüm. Hiç yapmadığım bir şekilde onlara "ee bugün nasıl hissediyorsunuz?" diye sordum. Duyamadılar, sesimin kısıklığından hep şikayet ederlerdi zaten. En yakınımda oturan kişi neyse ki daha yüksek sesle tekrarladı diğer arkadaşlara. Onlar da cevapladılar. Bir arkadaşım, yol yorgunuymuş. İstanbul'u gezmiş filan. Birşeyler dedi, fakat birisi bizi çağırdı tiyatroya gitmek üzere. Biz de kalktık gittik. Kahve içiyordum ben bu arada, içeri kahveyle girilmiyordu. Fakat yine de oraya doğru gittim, elimde kahveyle, kahvenin bitmesini bekledim içerek. Nihayet bitti ve girdim içeri.

Bu sefer nefes egzersizleri yapmadık, direk oyunlara başladık. Ne yaptığımızı tam hatırlamıyorum ama cidden çok eğlenceli oyunlardı.

Sonra bitti o gün. Yurda geldim doğruca. Banyo, yemek derken yine akşam oldu. Yattım. Sabah dersim vardı, kalkabilirsem tabi...

Yalnızlıktan sıkıldım

Vazgeçtim. Hayata tekrar dönmeye karar verdim. Kitap filan okumak güzel. Belki kendim de yazarım bir tane ileride. Sürekli nefes almaya şartlayamıyorum kendimi, çok zor. Çok sıkıcı. Çok derin mevzular bunlar. Dünyada yaşayan tek türmüş gibi hissediyorum böyle yapınca. Tüm terranların arasında bir protoss hissediyorum kendimi, ya da bir zerg. Dolayısıyla kendimi çok yalnız hissediyorum. Well, you re always alone.
Aslında bu yalnızlık lafını fazla abartıyoruz. Kelimelere fazla bağlanmaktan, edebiyata fazla bağlanmaktan. Yalnızlık, yani buradaki yalnızlığın net bir tanımı yok. Söylenmek için söylenen, yazılmak için yazılan birşey. Aşırı edebiyat bağımlılığı, kelime bağımlılığı. İfade etmek için duyulan aşırı ihtiyaç belki. Karşıtı yok bir de bu yalnızlığın. Yani iç yalnızlık filan. Yani ne kadar kalabalık, kendi türünden başka insanlar da olsa insanın çevresinde insan kendisini açmıyorsa iç dünyasında yalnız hissedebilir kendini.

Platon'un "tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir" lafı da buna benzer. Vallaha mı lan, diyesi geliyor insanın bu tür laflara. Yani ne kadar bilinse de yeteri kadar bilinmeyeceği olayının ifade edilişi, ama ben bu lafı çok karamsarca buluyorum. Amaçsızca bir laf. Kafaları karıştırmaktan başka birşeye yaramayan bir laf açıkçası, ve gizli de bir kibir var bu lafta.

Neyse, ben kısacası bu yalnızım ayağına yatan insanların obsesif olduğunu düşünüyorum. Bir de sonsuz yalnızlık filan diyorlar, yok işte kalabalıklar arasında yalnızız. Kişinin kendisinde güç bulamaması olabilir belki bu ancak. Ama yalnızlık? Şimdi konuşmadan anlaşmak pek mümkün olmadığına göre, yani genel olarak kişilerin arasında işaret dili geliştirmediği durumlarda, kişi bazen güçsüz hissedebilir kendini. Konuşmaya ve ifade etmeye gücü yetmeyebilir. Bu hep olan birşeydi, konuşmadan anlaşmak pek mümkün değildi. Fakat kişi kendisini iyi hissettiği zaman konuşmaya daha meyilli olur, bu da var. Dopamin ve diğer hormonlar filan salgılandığı zamanlarda. O zaman kişi bu gerçeği görmez pek ya da önemsemez, konuşmaya meyillidir hazırdan, konuşur veya başka şeyler yapar. Yani demek istediğim, aslında her zaman olan bir durumdur bu yalnızlık. Bu durumlarda bahsedilen yalnızlıktan başka, birkaç şey daha vardır ki o da kişinin iyi hissetmemesi. Tamam her zaman yalnızız, ama iyi hissettiğimizde bunu ifade etmiyoruz sürekli, konuşuyoruz insanlarla, önemsemiyoruz. Yapabileceğimiz tek şey de bu aslında diğer insanlarla, konuşmak. Kötü hissettiğimizde ise gücümüz de pek olmuyor konuşmaya ve bu yalnızlık bahanesinin arkasına sığınıyoruz. Hayır, yalnız değilsin. Kötü hissediyorsun. Yalnızlık zaten her zaman vardı. Ben de yalnızım. İyi hissettiğim zaman bile iletişim kurmak için konuşmak zorundayım. Bazı zamanlar kelimelerle bu iletişim seviyesini düşürmek istemesem de. Yalnızlığı getiren şey de budur bence.
Aslında bu şekilde bir yalnız olduğunu ifade ediş, kişinin ilgi isteğini de belli eder, fakat ilgi görse bile kişi kendini açmalıdır da buna karşı. İlgi isteyen kişi o anda kötü hissetmektedir ve ilgi istemektedir ki iyi hissetsin. Fakat ilgi göstermesi beklenen kişi için de konuşmak zordur, eğer iyi hissettiremezse ve o da konuşmaya başlamazsa bu çabası boşa gidecektir çünkü. O da bir süre sonra ilgi isteyen kişi konumuna düşebilir çünkü, eğer başarısız olursa.

Neyse, bunları da neden yazdığımı pek bilmemekteyim. Yalnız olduğumuzu düşünüyorsak muhtemelen kötü de hissediyoruzdur, ikisi pek nadir birbirinden ayrılır çünkü. Yani buradaki kelimenin birinci anlamıyla kullanılan bir yalnızlık değil. Farklı bir özel yalnızlık. Nasıl bir yalnızlık olduğunu ben bile tam olarak kavrayabilmiş değilim. Soyut matematik gibi, ki onun da nasıl olduğunu bilmiyorum, sadece fen edebiyat fakültelerinde bazı matematik bölümü öğrencilerinin bu dersi aldıklarını söylediklerini görüyorum. Bu konuda birşeyler daha yazmak istiyorum.

13 Kasım 2015 Cuma

World of warcraft anı defteri

1)Dreadsteed alışım
Sanıyorum wowa ilk başladığım zamanlar. Ama 60 level olmuşum warlockumla. Vashj serverında oynuyorum ve abimin hesabında oynuyorum henüz, merge işlemi yapmış değilim. Yani kendi mail adresi hesabımda oynamıyorum henüz ve Vashj diye bir serverdaydı o zaman hem abimin karakterleri hem de benim karakterim ve karakterlerim. Neyse işte, 60 level filan olunca binek alıyoruz. Dreadsteed.

Bunun görevi filan var. Bu Feralas ta mı ne, bir ogre dungeonu var, oraya gireceğim. Nasıl oluyorsa o zamanlar, bir shaman, muhtemelen bir enhancement shaman bana yardım ediyor, grubuna alıyor. 80 leveldı galiba kendisi. Megavejitoz du ismi yanlış hatırlamıyorsam, bana yardım eden başka bir shamanla karıştırıyor da olabilirim. Neyse, işte kristalleri filan patlatıyor, Xoroth mu ne öyle bir boss var. Onu keseceğiz, ondan sonra quest tamamlanmış olacak. Bayağı bir yürüyoruz. Ordan oraya yürüyoruz. Sanıyorum 3 saat filan sürüyor bu macera. Neyse, artık Xoroth mudur nedir, çağrılıyor o. Üstelik bunun bir de Feats of Strength te de bir achievementı var. Dreadsteed of Xoroth diye yanlış hatırlamıyorsam. Abim bunu Horoth diye okurdu. Bana da hoş geldi ben de öyle okudum. Ama muhtemelen İkz-oroth diye bir okunuşu vardır bunun.

Neyse işte, bosstayız. Boss dreadsteed e binmiş öyle gelmiş. O kesiyor ben izliyorum. Sonra boss beni bir fırlatıyor, epey bir yukarı fırlıyorum ve yere düşüyorum fakat ölmüyorum. Sonra achievement ı alıyorum. Galiba binek de anında geliyor, bilmiyorum tam hatırlamıyorum. Bu da böyle bir anımdır.

2)Warrior karakterimle ilk defa blackrock depths e girişim, ve tanklık yapışım
Çok eğlenceli zamanlardı gerçekten. Tanklık o zamanlarda çok eğlenceliydi. Zaten wotlk patchindeydik. Shield block rage harcamıyordu. 40 saniye cooldownu vardı, 10 saniye boyunca aktif oluyordu. Yine %100 block chance veriyordu ve %100 ü geçen block chance leri ise critical block yapmaya aktarıyordu sanırım. Critical block sistemi nasıl işliyor pek anlamamışımdır zaten. O zaman da pek anlamamışımdır.Ama ne kadar dmg blocklanacağı da neyle belirleniyordu bilmiyorum, galiba str artışıyla block edilen dmg artıyordu. Hiç hatırlayamıyorum. 

Neyse işte, kısaca çok zevkliydi burada tank karakterle oynamak. Çok alengirli bir dungeondu burası. Şu ana kadar kaç tane karakterle oradan geçtim ama sanıyorum benim henüz görmediğim bosslar var orada. O kadar çok boss var ki. Yok böyle karmaşa. Şimdi baktım toplam 21 tane boss varmış. Sanki raid. Bu kadar bu da.

3)Felwood, Eversong Woods zamanları
Burada warlock karakterimle kasılmıştım. Abim oynuyordu bazen benim karakterimle. Affliction oynuyordum fakat haunt diye bir skill varmış, hiç haberim yok. Abim bir sabah oynarken, talentlarımı sıfırlatmış, "bak, böyle bir skill var sen bunu niye kullanmıyorsun?" demişti. "Böyle atıyorsun, canavar ölünce 12 saniye sonra sana dönüyor heal olarak" diyordu. Bir de, her taraftaki canavarlara corruption, curse of agony filan atıp, 3-5 canavarı, mobu birden çekip öldürüyordu. Zaten gelene kadar hepsi ölüyorlardı. Bunu öğretmişti bana işte. Jaedenar gibi yerler vardı. Dağlar geçit vermiyordu bana. Çok karışık yerlerdi, haritayı okumak yetmiyordu. Harita zaten iyi çizilmemişti ki oyunun haritası. Anlaşılmıyordu nerede yükseklik var, nerede yok. Nereye nereden girilir. Ama çok zevkli zamanlardı.

Sonrasında oranın yukarısından bir yerden, Eversong Woods a geçmiştim. Karlı bir haritaydı. Orası da güzeldi. Pek birşey hatırlayamıyorum o zamandan buraya maalesef. Sonrasında da outland e gitmiştim sanıyorum. Hellfire peninsula, Zangarmash derken, epey ilerledim. Ahh, çok özlüyorum bu zamanlardaki hayatımı. Yine olsa yine oynardım herhalde. Sosyal hayatım pek kötüydü. Ailem de kötüydü. Kötü insanlardı. Abimi severdim bir tek. 

4)Cataclysm zamanlarında çıkan Sunwell i hatırlatan bir iki dungeon
Bunları tam hatırlamıyorum ne olduğunu. Ama güzel itemlar düşerdi buradan. 353 item level itemlar. Büyük felguardlar geçerdi yoldan, onlara yaklaşmamaya çalışırdık. İlginç dungeonlardı. Dragon souldan önce gelen öyle oyalama dungeonlardı sanırım. Ama bence güzeldi. Alliance shaman healerımla heallerdim burada. Ravencrest serverinin sürekli çökmesinden dolayı, bu karakteri başka bir serverda, Alonsus diye bir serverda açmıştım. Alliance dranei açmıştım farklılık olsun diye. Stormwind stockades güzeldi gerçekten. İlk defa görmüştüm. Horde olunca yoktu burası, açık değildi Horde a Stormwind stockades.

5)Azuremyst isle de ilk defa alliance enhancement shaman oynayışım
Bu zamanlar da çok zevkliydi. Azuremyst isle mi bilmiyorum ama, ilk başlama yerleri çok zevkliydi. Kırmızımsı bir teması vardı oraların. Enhancement shaman da çok zevkliydi düşük levelda. 15 leveldan düşük olduğum zamanlar yani. Sanki bambaşka bir oyunu oynuyormuş gibi hissediyordum.

Fakat şu anda uykum var, yatmalıyım.

12 Kasım 2015 Perşembe

Mutsuzluğum...

Çok mutsuzum. Ders çalışsam, çalışamıyorum. Matematikten kalacağımı biliyorum, fakat mezun olmayı da çok isterdim bu bölümden. Ama yapamıyorum ki. Nasıl yapayım? Çok karmaşık geliyor bana. Çalışırken ki halimle sınava girerken ki halim farklı oluyor, yapamıyorum bir türlü. Ciddiyeti sağlayamıyorum. Yapamayacağım galiba. Bölümü okumasam, ailemi unutmalıyım ve yoksaymalıyım artık kafamda. Ki zaten fazla bir artıları da olmadı barınacak yer dışında. Barınacak yerim olmasaydı komple bambaşka bir hayatım olurdu belki, şu anda bana yapılması zor gelen şeyleri yapmak zorunda olduğumdan yapardım.

Ama ölümü düşününce mutlu oluyorum, tüm bunların hepsini düşünmekten kurtuluyorum bir anda ölünce sonuçta. Gerçi düşünmek zorunda mıyım onu da bilmiyorum. Ama ilgi duyduğum, kesinkes yapabildiğim birşey de yok. Beceriksizim. Birşeyler karalıyorum böyle belki ama ben bunu birşeyden saymıyorum. Hiçbir işe yaramıyor ki bu? Yarayacak gibi de görünmüyor. Ama biraz daha iyi hissediyorum işte. Bir yandan da kara kara düşünmek zorunda hissediyorum. Başka ne yapacağım? Aç mı kalacağım?

Başkasının altında çalışmak istemiyorum, sinirleniyorum çabucak. İntihar mı etsem? Neden bu kadar düşüneyim ki? Tırlar geçiyor yaşadığım yerin yakınından ve de en az 70-80 km/saat hızlarla geçiyorlar. Kaldırımda dururken belki bir veya iki adım atsam ölü çıkıyorum birkaç saniye sonra.

Ama ölmeden önce yapmak istediğim bazı şeyler var. Bunlar benim için çok kolay şeyler, ama biraz sabretmem gerek. Bu yapacağım son birkaç şeyin kimseye bir faydası yok, bana bile. Öylesine birşeyler. Aslında yapıp yapmamamın da önemi yok, sonuçta öleceğim için. Ama yapmak istiyorum, ölmeden önce birazcık da olsun kendim için birşeyler yapmak istiyorum. Yapabileceğim çok küçük, en küçük şeyler bunlar. Bunları yaptıktan sonra belki biraz mutlu olurum, ölmek için kendimi daha iyi hissederim.

Bilmiyorum, bilmiyorum, bilemiyorum. Biraz kitap okuyacağım.

10 Kasım 2015 Salı

Pewdiepie izleyen hurdacı

Ne izlediği önemli değil aslında. Yani, pewdiepie, şu, bu, ne farkeder. İşinin aksine çok farklı birşey yapmaktadır bu kişi. Çok marjinal görünmektedir muhtemelen. Eskici diye bağırmaktan sıkılmuş, arabasını kenara çekmiş ve üstüne çıkıp telefonundan çevredeki beleş wifileri kullanarak pewdiepie izlemektedir. Çünkü kendi data pakedini kullanırsa eğer çok megabayt yiyebilir. Bunun bir de world of warcraft oynayan tırcı versiyonu vardır. Bu da muhtemeldir. Tırının oturduğu yerin üst kısmında onyxia yı kestiğinin screenshotları filan olabilir. Ya da Ragnaros u. Ki bu tırcı world of warcraft ı ilk çıktığından beri takip etmiş, üstelik ilk çıktığında dükkanlardan birinden sıraya girerek almıştır.

Aslında bunları bırakmak gerek bir kenara. İsteyen istediğini yapabilir. Absürt olan birşey yoktur. Absürt olan birşey varsa, o da insanlara meslek sormaktır. Hayır, meslek sorulabilir de, benim çevremde hep bunu biraz aşağılayıcı, sevgisiz bir tavırda soran insanlar vardı. Muhabbet etmek için sorulabilir, karşıdakini daha iyi tanımak için. Fakat aşağılamak da ne demek? Ya da yüceltmek? Adam veya kadın orada işini yapmakta. Ekmeğini yiyebilmekteyse neden kimse bu adama aşağılayıcı bir şekilde bakmakta, ya da yüceltici bir biçimde? Her işin kendine göre zorluğu vardır. Para önemli değildir. Üretim önemlidir. Eğer fırıncılar zengin olsaydı muhtemelen ekmek yapmayı bırakacakları için, bir süre sonra depoda bulunan ekmeklerde tükenecektir belki ve de ülke olarak ekmek konusunda bile dış devletlere muhtaç olacaktık. Onlar da ekmeği bize verip vermeme hakkını elde edeceklerdi. Dilimini de artık 1000 dolara mı satarlar 1 milyon dolara mı...

Neyse, hayat zaten yeterince çirkin. Evet çirkin. Çok zor birşey hayat. Ben nefret ediyorum hayattan. Bazen keşke bir an önce ölsem de yarın ne olacak, yine çok çalışacak mıyım diye düşünmek zorunda kalmasam. Ekmek yiyip yememekte aslında pek önemli değil, ekmek yemezsem ölürüm ya da zombi gibi birşey olurum. Bu benim iradem dışında birşeydir. Birileri beni doyursaymış derim ve ne olacağını hiç de umursamam. Umursayamam. Asıl benim için önemli olan kısım, inanılmaz bir biçimde hayvan gibi çalışmaya mecbur edilmek. Bu insanı cinnet geçirtir. Zombiden daha fena cinnet geçirtir.