15 Kasım 2015 Pazar

Günlük

11.11.2015, Çarşamba

Dersi kaçırdım maalesef. Ben de yattım bunu fırsat bilerek. Akşama kadar böyle geçti, pek birşey yapmadım. Yatış, yatış, kitap okuyuş.

12.11.2015, Perşembe

Bugün dersim yoktu ama birisiyle buluşmaya gittim okula. Okulda buluştuk, sonra tiyatroya gidecektim. Ona hazırladım kendimi ve girdim kantine. Kantinde yine toplanmıştı bizim ekip. Onlarla konuştum, sohbet ettim. Çok aşırı iyi hissediyordum. Herkesle sohbet ediyordum ve mutlu hissediyordum kendimi.

Bir kızla epey sohbet ettik. Sizli bizli konuşuyordum ben çok. Benimle bu konuda dalga geçti. Sonra o da o şekilde konuşmaya başladı benimle. Ben de öyle devam ettirdim. Sonra tiyatro salonuna yürüdük. Tiyatro salonu olarak kullanılan yerde bir seminer vardı, onu bekledik bitmesini. Dışarıdaki deri koltuklarda oturduk ailecek, tiyatro ailesi olarak yani. Sohbet ettim insanlarla. Epey uzun tuttum sohbeti, sıkıldılar belki ama ehh, işte. Elimden geldiğince çabaladım. Bazen utanıyorum böyle şeyler yaptığım için.

Sonra seminer bitti ve tiyatro salonuna geçtik. İlk oyunumuz zor bir oyundu. Bir çift oluyordu herkes, sonra müzik veriliyordu. Müzik sırasında rastgele dans ediliyordu, çiftler birbirine çok yakın durmamalıydı tabi. Herkes öyle dans ediyordu işte. Fakat müzik durduğunda herkes çiftinin sırtına yapışıyordu ve yere çömeliyordu. Müzik durduğunda bunu yapamayanlar diskalifiye oluyordu. Biz en sona kadar kaldık ama diğer çift yendi. Olsun, sevmedim bu oyunu. Çok sert vuruyorduk birbirimizin sırtına, sonra yere kapaklanıyorduk. Yer zaten tahtaydı. Pek sevmedim yani.

Arada oturduğumda, bu benimle sizli bizli konuşma oyunu oynayan kızla sohbet ettim. Edebiyat konuştum, Tolstoy'dan girdim, Peyami Safa'dan çıktım. Sonra Reşat Nuri Güntekin hakkında konuştuk. Kadınlarla ilgili romanlarından bahsettim, çok güzel olduklarını söyledim. O da bana birşeyler söyledi en son ama tam anlamadım, zira ayağa kalkmam gerekti yine. Sonra konuşurduk herhalde. Böyle konuşarak, oyunlara olan ilgimizi kaybediyorduk sanki.

Şimdi de sırada şiirli doğaçlama oyunu. Yine müzik veriliyordu geriden. Kişiler müziğin ne hissettirdiğini bazı kağıtlara yazıyorlardı müzik ara ara kesildiğinde. Böyle 2-3 farklı müzik verilmişti. Hissettirdiklerini birkaç kelime ile ifade ediyorlardı tabi. Neyse, bir süre sonra epey doldu kağıtlar. Sonra bu kağıtlar karıştırıldı. 4 lü gruplar ayrıldı ve verildi bu kağıtlar. Herkes bu kağıtlardaki bazı kelimeleri seçerek şiir yazıyordu. Sonra bu şiire göre bir doğaçlama yapıyorlardı, oyun gibi birşey işte. Biz de yaptık. Bizim grup sağlam gibiydi bayağı. Benden başka bir kız daha çok iyi şiir yazdığını söylüyordu. Ben de öyle söylüyordum tabi. Ama ben biraz daha kafamdan geçen herşeyi şiire dökerim, fazla uçarı olduğumu düşünüyordum. Hatta belki yeterince iyi olmadığımı düşünüyordum da, tiyatro grubunda herşey çok güzel olduğundan ben de bu güzelliğe kaptırmıştım kendimi, sanki herşeyde çok iyiymiş gibi hissediyordum. Çok enerjiktim.

Şiiri yazmıştık nihayet, hoca yardım etmişti. Aslında kötüydü cidden, ama hoca "olsun kalsın öyle, absürt bir oyun oynarsınız, absürt de şiir olsun ne olacak" gibi birşey demişti. Yazdığımızı da okumuştu. Genel olarak seyirci koltuklarında çok ışık da olmadığından iyi konsantre olamamıştım ben açıkçası. Yani biz tiyatro oyunları yaparken özel olarak ışıklar sadece sahneye yönlendiriliyordu. Şimdi biz koltuklara oturmuşken bile öyleydi, bu tarafa pek ışık gelmiyordu. Az geliyordu, hatta bir ara söylemeyi düşündüm ışıkları açmalarını, ama neyse dedim. Çok ciddiye almak istemedim, hem böyle Metro 2033 havasında oluyordu, ki yakın zamanda kitabını okumuştum, sanki kitaptaki Metro havasının bire bir gerçek hayat versiyonu gibi oluyordu. Tiyatro 2033! Zuahahaha. İnsanlık tiyatrolara çekilmişti. Çünkü radyasyon gelmiyordu.

Neyse, iyi kötü yazdık şiiri. Pek dinlenmedim ama olsun. Sonra çıktık sahneledik. Karayip korsanları, Acun Ilıcalı gibi kelimeler yazmışlardı. Cidden, müzikler hiç öyle değildi ya. Kimin aklına Acun Ilıcalı gelmişti böyle ya? Nasıl bir kafa yapısı diye düşündüm. Ama neyse, oyunda Acun Ilıcalı ben oldum, Karayip korsanlarından bir çifti kurtarıyordum. Sonra da "Yok artık" ifadesi yapıyordum kendimce. Bu kendimin uydurduğu birşeydi, benden beklenen birşey değildi açıkçası ama işte. Neyse, sonra da şiiri okudu arkadaşlardan biri, çok saçmaydı ama olsun.

Sonra oturduk, diğer arkadaşlar oynadılar. Onların yazdığı şiirler ve ona göre oynadıkları oyunlar çok daha güzel geldi bana o an. Vay be dedim. Nasıl absürt ama ne de güzel şiir yazmışlar diye düşündürdü bana bunlar. Sonra galiba hepsini birden kombine edip okudu birisi. Tüm yazılan şiirleri yani. Sonra oturduk yine. Bir oyun daha oynadık. Sahneye çıkıp çember oluyorduk. Bir sabahımızı anlatıyorduk, okula gidişimizi. Herkes genel olarak bir kıyamet sahnesini anlatıyordu. Ben de güzel sesli bir konuşmacı olarak, kendimce sürrealist bir çalışma yapmak istedim, hafif hayaletsi bir sesle, anlatmaya başlamışken hoca bölüp "senin sesin hiç yükselmeyecek galiba değil mi?" dedi, ben de "hocam çalışıyorum yani hiç de farkında değilim düşük olduğunun bana normal geliyor" gibi şeyler söyledim. Sonra biraz daha sesimi yükseltip anlatmaya devam ettim. Bitirdikten sonra oturanlar "ne anlattı?" diye sordular hocaya, hoca da anlattı. Sanıyorum sesim az çıktığı için ve onlara arkamı döndüğümden duymamışlardı pek. Neyse, sonra oturduk.

Doğaçlama oyunu da oynadık. Aklımda kalan şey, bir tane şişman, sanıyorum çavuş vardı. Karnına bir giysi koymuştu kendi giysisinin altından, göbekli olmak için. Bu kişi, altına emirler veriyordu. Erine yani. Er de sonunda isyan ediyordu. Çavuş ise onu albaya söylemekle filan tehdit ediyordu, yüzbaşı da olabilir tam emin değilim. Böyle bir oyundu.

Bir oyun daha oynadık. Masal oyunu. Herkes bir masal söyledi bildiği. Benim de aklıma kaplumbağa tavşan masal geldi. Hani kaplumbağa sabırlı, tavşan ukala. Sonunda kaplumbağanın yendiği masal. Masal değil aslında bunun farklı bir adı var sanıyorum, yani hayvanlara kişileştirme yapılarak aslında insanları anlatan masal gibi yazıların. La Fontaine bu gibi yazıları çok yazardı galiba, hep okurdum çocukken. İlk kez okuduğum masal sanıyorum Ağustos böceği ile karıncaydı. Çok eğlenceliydi, eğleniyordum okurken.

Neyse, onu söyledim, herkes de birşeyler söyledi. Sonra oturduk yerimize, diğer grup yerini aldı. Çok kalabalık olduğumuzdan iki grup halinde eylemlerimizi yapıyorduk. 58 civarı kişiydik. Dağıtmayayım konuyu.

Sonra diğer grup çıktı sahneye, onlardan birisi, mavi sakal diye bir kahraman oluyordu. Kötü bir kahraman. Yine çember olmuştu bu grup ve bu kötü kişi bir sandalye üzerinde oturuyordu. Ona nasıl oturması gerektiğini söylüyorlardı, hoca da ona göre öyle oturması gerektiğini söylüyordu. Sonunda, elinde şarap bardağı varmış gibi oturup, kötü bir bakış yapmıştı. Sonra çemberden kişiler ayağa kalkıp, ona kötü nitelikler yüklüyorlardı. "Yüreği o kadar karanlıktı ki, bakışlarından kötülük akıyordu" gibi gibi. Kalıp olarak, "yüreği o kadar karanlıktı ki" sözü sabitti, ondan sonrasını ayağa kalkan kişi kendisi getiriyordu. Bu şekilde epey birşey söylendi. Sonrasında ise ortada sandalyede oturan kişiye pozisyonunu bozması söylendi, çünkü tüm bunlar olurken, sanıyorum 20 kişi civarı kişi ayağa kalkıp birşeyler söylemişken o hep o halde kalmıştı. Sonra da hoca, biz oturan gruba bir ödev verdi. Ama 2 hafta sonra. Çünkü vizeler vardı. Ödev de, bu karakterin kötü olmasına sebep olan geçmişte okuduğu bir masaldan yola çıkarak bir hikaye gibi birşey yazacaktık, birşey ortaya çıkaracaktık kısacası, ama tam ne olduğunu bilemiyorum. Öyle birşeyler işte. Mesela işte bu Mavi Sakal, yani oturan eleman, güya Pamuk Prenses'e zehirli elmayı veren cadının sonradan evlat edindiği çocukmuş, bu gibi hikayeler yazılması bekleniyordu bizden. 2 tane 5 kişi, geri kalanı 4 kişi olan gruplar kurmamız istendi. Ben bu benimle sizli bizli konuşma oyunu oynayan kızla grup olmak istedim. Fakat bulunmuştu ona grup, ben de tamam dedim. Onun yanındaki kızlarla grup oldum. İsimleri çok benzerdi. Bir hikaye gibi birşey yazacaktık. Anlaşırdık aramızda artık.

Sonra az önce ortada oturan kişi bir açıklama yaptı. Sokak tiyatrosundan bahsetti, gerilla tiyatrosu deniyormuş buna. Böyle bir çalışması varmış kendinin, katılmak isteyenleri bekliyordu. Ben de katılmak için mesaj atacaktım ama, çıktım hemen. Tuvalete gittim, sonra kantinden su aldım. Kafeteryada tiyatro arkadaşlarımdan bir kısmı oturuyordu. Hararetli hararetli birşeyler konuşuyorlardı. Grup ödevini mi yapıyorsunuz, diye sordum. Hayır dediler. Yanlarından bir süreliğine uzaklaşmamı istediler. Tamam dedim ve biraz uzağa gittim. Telefonumla uğraştım. Bir süre sonra kalktım ve gittim yanlarına. Beraber çıktık, otobüs durağına gittik. Oradan yürüyerek giden arkadaşlar gittiler, otobüse binecek olan ben ve diğer arkadaşlar da bindiler. Sohbet ettim yanıma oturan bir tiyatrocu arkadaşla. Sonra yurdum gelince indim.

Biraz hüzünlüydüm. Niye böyle oluyordu ki? Ne bileyim, tiyatroda onca aksiyon oluyor, mutlu oluyorsun. Sonra birden kalkıp eve gidiyorsun, büyük bir hayal kırıklığı gibi birşey oluyor içinde insanın, bir burukluk oluyor. Yalnız hissediyorsun birden. Bunu bu tiyatro arkadaşlarımla da paylaşmak istiyorum şimdi, başka zaman söylerim. Özlüyorum bu ortamı ya. Ailem gibi oldu bu arkadaşlar benim. Neyse, bari ben de kitap okuyayım. Yemek yedim sonra, yemekten sonra yine kitap okudum. Banyo, duş, ve ders çalışma hayalleri. Çünkü 6 haftadır ders kitaplarını açmıyordum. Bakalım ne zaman açıcaktım. Böyle düşünerekten, geceyi ettim ve aynı terane, uyudum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder