31 Ağustos 2015 Pazartesi
30 Ağustos 2015 Pazar
Kendi hayatımdan bahsetmek istiyorum. Gerçi önceden de bahsettim ama yine bahsedeyim. Gerçi neyini bahsedeyim ki, bomboş işte. Nefes alıyorum filan. Sadece onun farkındayım. Yaşamsal, birtakım biyolojik faaliyetler yerine geliyor filan içimde. Bunu izliyorum, gelişimimi izliyorum. Başka da birşey yapmak gelmiyor içimden. Çalışmak için bir yere önce düşüneyim demiştim mesela. Ama sonra vazgeçtim. Çünkü çalışmak istemiyorum. Çok zor değil, istenince yapılır, ama niye ki? Belki çok, çok açlık hissetsem çalışırdım kendimi zorlayıp. Ama istemiyorum. Sadece adam, yani iş verebilecek kişi biraz fazla taviz vermişti iş vermek için, düşünme şansı filan vermişti, gel dene demişti. Arayıp hayır dediğimde üzüldüm biraz işte, umut vermiş gibi oldum. Kötü hissettim. Çok da iyi bir insana benziyor aslında ama iş gerginliği var üzerinde. Pazartesi gidip tekrar eğer hala boş yer varsa ve istiyorsa benim işe girmek istediğimi söylerim. Çok da uygun bir iş fırsatı aslında, part time. 5 ten 11 e kadar. Ama emin değilim. Kendi işim de var benim. Ama gitmek zorunda değilim. Yani 3-5 arası bir gidip çalışsam yeterli oluyor, ama bazen başka şeyler için uzun zaman çalışmak gerekiyor. Yani bu işin stresi var bir yerde. Kafamda bir yerde bu stresi tutuyorum. Şimdi tutup da bu 5 ten sonraki işe gideyim mi, gitmeyeyim mi, onu düşünüyorum.
Bir de insan korkusu var bende. Korkuyorum, ne gelir ki elden? Çalışmak istemiyorum işte bu yüzden de. Öyle bomboş geçse de olur zaman, bir etkim olmasa da olur, ne yapayım ki? Yaşıyorum en azından.
Bir de insan korkusu var bende. Korkuyorum, ne gelir ki elden? Çalışmak istemiyorum işte bu yüzden de. Öyle bomboş geçse de olur zaman, bir etkim olmasa da olur, ne yapayım ki? Yaşıyorum en azından.
21 Ağustos 2015 Cuma
Mutsuzum. Sürekli bunu düşündüğümden midir, bilmiyorum. Çok ruhsuz sayılabilirim belki, ama ne yapayım. Böyleyim işte. Bomboşum. Ruhun saçma olduğunu düşünüyorum. Bu kadar geç yatmasam ve de geceye endeksli olmasam belki başka türlü hissederdim. Zaman çok hızlı geçiyor, onu suçluyorum ben. Ve her nasılsa, saat 9-10 dan sonra birçok şeyi bir arada yapmak istiyorum. Pek olmuyor. Böylece de zaman epey ilerlemiş oluyor. Daha dikkatli oluyorum ama bu saatlerde, ne yapayım yani. Benim suçum olduğunu düşünmüyorum. Dediğim gibi işte, bir odun parçasından farkım yok. Odun gibi yatıyor ve kalkıyorum. Birşeyler söylüyorlar, ben hiç pişmanlık ya da burkulma hissetmiyorum. Odun hislerimle anlamaya çalışıyorum ama yok, olmuyor. Beyinden sakat galiba bu insanlar. Sürekli bir çalışma, çırpınma filan. İnsan, pardon, benim gibi bir odun, kendine bu kadar eziyet etmemeli. Şu anda ölsem de ne farkedecek ki? Zaten öleceğim sanıyorum birgün. Hatta daha ötesi, çevremdekiler ölecek. Böylece hiç kimsenin sesini duymayacağım daha. Kendi odunsu yaşamıma devam edeceğim. Böyle işte.
8 Ağustos 2015 Cumartesi
Satranç oyununun aşırı tanrısallaştırılması
Bazı insanlar yapıyor bunu, bunu yaparken kafaları sadece bu oyunu tanrısallaştırmaktan başka birşey düşünemediğinden çok ilkel kelimeler ve cümleler içinde ve tamamen öznel, bir yere, bir noktaya temas etmeyen bir şekilde ifade ediyorlar bunu. Başka bir kişi için tersi gayet de kanıtlanabilecek şekilde ifade ediyorlar genel anlamda. Hayatlarının sadece 64 kareden ibaret olmasının bana direkt bir zararı yok, fakat kullandıkları kelimelerle kendilerini yüceltmeleri, ve benim bu kelimeleri herhangi bir zamanda böylesine bir yüceltme içinde kullanmayışımdan dolayı, biraz utanç duyuyorum kendimden bu tür şeyler ifade eden yazıları, resimleri veya kaynakları incelerken. Belki ifade etmek durumu burada yetersiz kalabilir, yani bu biraz da benim anlayışıma bağlı. Aslında belki de bu tür kaynaklarda, sadece satranç oyununa duyulan sevgiyi ifade ediyorlar burada insanlar, fakat kendilerine özgü olmayan, bir kesinlik ifade etmeyen, kendisinden olmayanı aşağılayan bir tavırdaki kelimeler ve ögeler kullanıldığı için, ben bu tür yayınları, bir yere göğe sığdıramama durumu olarak algılıyorumdur bunu. Fakat bunun da epey saldırgan, vahşi bir yere göğe sığdıramama durumu olduğunu düşünüyorum. Mesela satranç oyununu birşeyler için kendi gördüğü şekilde, kendisi için bir şablon olduğunu belirtmek yerine, mesela hayattaki problemlerin aynısı, veya çok benzeri şeklinde, direkt veya neredeyse bir şablon olduğunu söylemek oldukça farklıdır. Bu, kişinin belki de gerçek hayata ne derece coşkunluksuz, sevgisiz, heyecan uyandırmayan duygular hissettiğini bize gösteren bir ifade şeklidir. Mesela gerçek hayattaki problemlerden örnek vermek gerekirse, neler olabilir ki bunlar?
Mesela kendimden örnek vermek gerekirse, belki biraz sona vardırmam zor olacak bu örneği, ve çözüme ulaştırmam da o kadar zor olacak ama, mesela bugün artık kimseyi sevmemeye karar verdim. Nasıl olsa herkes ölüyor, zamanı gelince ölüyor, ne zaman öleceği belli olmuyor. Sevmemden kasıt, ne bileyim, kendimce bir zaman geçirme şekli bu. Birşeyleri unutma şekli. Bunu daha sonra uzunca açıklamayı planlıyorum. Çünkü sanıyorum, epey ilginç bir seviş şeklim var, insanları ve nesneleri. Bunu kendim de açıklamak için bir sabırsızlık hissediyorum, fakat oldukça da zor birşey bu, hislerimi açıklamak yani. Neyse, asıl konuya dönmek gerekirse. Artık işte sevmemeye karar verdim, birgün nasıl olsa yok olacak birşey, bir birey, yani ben, nasıl hayatını devam ettirecekse, ki ettirip ettirmeyeceğime de karar vermedim, karar veremiyorum da. Ettiremeyebilirim de, dediğim gibi, ne zaman öleceğim de belli değil pek, herkes gibi. Fakat bir yandan da böyle yaparak sanki ölümü beynimde çok büyütüyormuşum gibi geliyor bana. Şöyle bir düşüncedir geçiyor zihnimden, başka türlü bir şeyimiz olabilir miydi ki? Yaşamlı-ölümlü bu yaşadığımızı söylediğimiz, fakat ne hissettiğimizi tam da bilmediğimiz, ama hep yaptığımız şeyden başka? Çünkü ölümü de tam bilemiyoruz. Ölmediğimiz için. Belki ölüme birçok kişi çok yaklaşmıştır, ben de çok yaklaştığımı düşünüyorum birkaç kere. En büyük yaklaşma etkisini yaratan bir seferinde, ertesi gün o an yaşadığım hisleri hatırlayamamıştım. O an yaşadığım korkuyu. Çünkü sanıyorum bilmeden kendimi ölüme yaklaştırıyordum. Panikleyip duruyordum habire. Ama mutlu gibi oluyordum sanki. Kararsız, ne olduğu belirsiz duygular içerisindeydim, kelimelere dökemiyordum ne olduğunu, anlatamıyordum, kendime de anlatamıyordum, kendime bile anlatamıyordum. Sanıyorum, sevmiştim birilerini. İstediğim şekilde karşılığını alamamıştım birşeylerin. Çok garip tepkiler almıştım. Bunu da ne anlamış ne de anlatabilmiştim, kendime. Fakat karşılık beklemek saçmaydı, her zaman saçma. Doğru bir davranış değil, en azından benim gibi sert bir şekilde yapmak. Alışkın olmak gerekti işte insanları kaybetmeye, zihinde de kaybetmeye. Herkes ölüyordu sonuçta, veya herkes ruhen, duygusal olarak ölüyordu, yani bireye karşı olduğu sanılan, bazı davranışlardan çıkarılan bu duygular, ölüyordu gibi. Artık birey, sanki o kişi artık o duyguları beslemiyor diye düşünüyordu içinden. Belki de o kişiden ayrı olarak bir kişilik kuruyordu kafasında burada birey. Onun duygularını sorgulamadan, hissettiklerini bilmeden, ve hiç de sormadan, muhtemel duygularını çıkarıyordu kafasında. Birey kişiye ne hissettiklerini sorsa bile, bu hissettikleri konusunda şüphe duyulabilirdi. Yani, bir güvenip güvenmeme konusu da vardı, fakat bu bireyin o kişiyle ilgilendiği alanlar açısından, değişebilirdi de bu güvenilebilirlik. Bunlar tamamen, bireyin o kişiyle ilgili ne yapmak istediğiyle alakalı. Herhangi bir alanda o kişiye güvenip güvenmemeyi sorgulamalı burada birey kendi içinde. Ama artık ben istemiyorum. Sevmek istemiyorum, nitekim; üzücü bitiyor sonu.
Yani burada demek istediğim, burada bir hayat tarzını açıklamaya çalıştım. İnsanın, bireyin bu gerçek hayatta hissettikleriyle, satrançta hissettikleri nasıl bir olabilir öncelikle? Bu hisler gerçekten birbirine hiç benzer mi? Satranç oyunu bitebilir, normaldir, kişi yenebilir, yenilebilir. Yendiğini hissedebilir, görebilir. Yendiğini zannedebilir ama yenilebilir. Fakat herşeyden önce, oyundaki varlığın, daha dışarıdaki bir varlığın olmasından dolayı da var olduğu gerçeği vardır. Ve bu asıl varlık da, ..
Vazgeçtim. Belli ki bunu söyleyen insanların problem anlayışları daha farklı. Sanıyorum Michail Tal demişti buna benzer birşey. "Satrançtaki en muazzam muhteşem inanılmaz akıllara dehşet verici şey, onun hayatın mikroskobu, hatta bir şablonu olmasıdır." Tabii biraz kendimce abarttım ama buna benzer birşey yazıyordu bir yerde, altında da onun ismi yazıyordu. Bu lafın ona ait olup olmadığı çok da önemli değil, çünkü gerçekten böyle düşünen insanlar da var. Forumlarda, şurada burada. Kısaca, bu insanların belli ki neyi problem olarak algıladıkları tam belli değil. Muhtemelen, aşırı anksiyeteli, gergin, sıkkın karakterli insanlar olduklarından, problemleri benden farklı olarak algılıyorlar. Benim canımı sıkan nokta, ilk başta da söylediğim gibi, bunu, yani satranç oyununu resmen ergence bir biçimde diğer insanları ezmek için kullanmak. Aa yok satranç oyunu hayatın bir şablonudur aslında satranç oynayan hayatta da çok başarılı olur" gibisinden önyargılı, kesin olmayan bilgiler mi ortaya çıkarmaya ve bunları yaygınlaştırmaya çalışıyorlar? Belki evet, bir Kasparov gerçek hayatında da epey başarılı bir insan olabilir. Fakat bence, Kasparov satrançta kendi ruhunda huzur bulduğu için, belki de bir coşkunluk bulduğu için, o coşkunluğuyla kendinde hayatta başarılı olma gücünü yakalamıştır. Ki zaten başarı dediğin de nedir ki? Kişiden kişiye değişen birşeydir aslında.
Sanıyorum, benim için günlük bu kadar yeter. Ama birşey daha söylemek istiyorum. Hani derler ya, kişi birşeyi çok isterse olur derler, sonra birisi çıkar, ben birşeyi çok istedim ama neden olmadım der. İsyan eder büyüklerine, ya da bunu duyduğu herhangi bir kaynağa. Buradaki istemek, öyle cılız bir istemek değil. Adeta kendini sinirlendirmek gerek bu şey için, kafasının içinde sadece bunun olması gerek. Burada, bu ilk "kişi birşeyi çok isterse elde eder" diyen kişilerin istemesiyle, bu isyan edne bireyin istemesi farklıdır. İsteme gücü farklıdır. Bu kişilerle bu isyan eden bireylerin birşeyi istemeleri aynı olur mu? İstedikleri şeyleri algılayışları pek ala farklı olabileceği için, istedikleri de farklı olabilir tabi. Bunu da belirtmek istemiştim. Birey, bu tür şeyleri umursamamalıdır. Sonuçta onu söyleyen kişiler de ölecektir. Böyle karamsar bitirmek istemezdim aslında ama işte, elimden birşey gelmedi. Çünkü uykum da var ve yatmak istiyorum. Herkes kapılarını kilitlesin ve kendilerine iyi baksın, coşkun coşkun yaşasınlar.
30 Temmuz 2015 Perşembe
| Aslında şimdi burada oturup sabaha kadar birşeyler yazmak istiyorum. Bu gerçekten beni çok rahatlatırdı. Ahh, hem de nasıl. Kendimi iyi hissetmiyorum. Tat alamıyorum hiç. Bugün yediğim pizzadan da tat alamadım. Öyle boş boş doymak için yedim işte. Uff ya, niye mutlu olamıyorum yazarken eskisi gibi? Ne kadar saçma birşey? Bıktım artık ya. Ben de mutlu olmayı hakettiğimi düşünüyorum. Neyse bari, günümü yazayım. Sabah annem uyandırdı, sanırım 10 gibi. Birşey sordu ama hatırlamıyorum tam. Çok mu geç yattın dedi galiba. Sonra gülümsedi. Çiçekleri suladığını söylemişti ama o anda mı söylemişti hatırlamıyorum. Sonra biraz uyudum, kalktım. Yumurta haşladım. Daha doğrusu, dışarı gittim yumurta almaya. Süt de aldım. Birşey daha aldım. Tam buğday ekmeği. Sonra, dönerken suları da başka bir marketten almak istedim. Temassız kartta sorun vardı, iade aldı iki saat kasiyer. Nakit de yoktu yanımda. Sonra eve döndüm. Çok sıcaktı da. Sonra yumurtayı haşladım. Haşlanırken yine büyük ocağa koymuştum. Sanırım güçlü ateş, yumurta öz maddesinin kırılıp dışarı taşmasına sebep oluyor. Artık kısık ateşte ve küçük ocakta pişireceğim. Öyle de yaptım. Zaten beyaz madde birazcık fırlamıştı. Çok mühim değildi. Sonra, olduktan sonra, kaynur suyu döktüm yumurtaların lavaboya düşmemesine dikkat ederek. Çok az, artık yumurtaları riske atmadan boşaltamayacağım kadar az su kalınca, musluğu açtım ve tencereye su doldurdum. Soğumaya bıraktım. Sonra içeri geldim, telefonla uğraştım. Çok sevdiğim bir internet sitesi forumuna girdim öyle, konuları okudum. Sonra da gittim aldım yumurtaları, tabağa koydum, büyük bir tabak. Genelde küçük tabağa koyup, çöplerini o tabağa bırakıp asıl yumurtayı büyük tabağa aktarırdım. Ama bu seferlik böyle olmuştu. Sonra soydum, çöpünü büyük tabakta bıraktım. Küçük bir tabağa yumurtaları koydum. Bundan biraz önce, reçel yemeyi de düşünmüştüm. Yumurtaları masaya koyduktan sonra reçel için bir tabak, iki sürme bıçağı, ki birisini yumurtayı bölme amaçlı getirmiştim, birisi ağır olan sürme bıçağındandı. Bunu yumurtayı kesmek için kullanmayı düşünüyordum. Fakat bölmedim. Soyarken epey zorlandım. Çünkü; organik yumurta almıştım. Bunlar kaliteliydi belli ki. Sonra birtakım ziyan olmuş, içinde ve üzerinde birazcık yumurta beyazı bulunan yumurta kabuğu dolu tabağı kenara ittim. Yumurtaların olduğu tabağı çektim kendime. Yıllar yıllar önce, yumurta yerken hissettiğim gibi hissetmiştim. Çünkü yumurta biraz esnekti, çok hoş bir esneklikti bu. Lezzetliydi. Biraz küçükçeydi ama iyiydi. Sonra reçeli yemeyi istedim. Ekmekleri; eskisini ve şimdi yeni aldığım hepsini getirdim. Ama zaten galiba, yeni aldığım ekmek masada duruyordu. Eski ekmeklerin içinde, geçen gün de almış olduğum tam buğday ekmeğini arıyordum. Fakat yoktu. Belli ki bitmişti. Babam o ekmeği sevmediğini, iyi olmadığı söylemişti ama, aynı gün alınan normal ve tam buğday ekmeklerinden yine tam buğday ekmeği olanı bitirmişti. Odanın dışından, yediğini gördüğüm şey demek ki o ekmekti. Her neyse,eski ekmek yemek istemedim. Yeni ekmeklerin olduğu poşedin içinden, ki bu poşette üç tane de normal ekmek vardı. Çıkardım poşedin içinden tam buğdaylı ekmeği. Bu, gerçekten iyi pişmişti. Öyle görünüyordu. Açtım paketini.Sonra, reçeli açtım, kokladım biraz, ekşi kokuyordu biraz ama reçeldi hala. Döktüm tabağa. Yer fıstığını da açtım, yani yer fıstığı kavanozunu. Ekmeğin üzerie önce yer fıstığını sürdüm, sonrasında reçeli. Ekmeği ısırdığımda tatlı bir tat alamadım önceki gibi. Sadece, yer fıstığı kremasının baskın aroması vardı. Çok azcık reçel tadı alıyordum gerçi. Dilimle ekmeğin reçel kısımlarına baskı yaparsam belki daha çok tat alırım diye düşündüm o an, ama pek öyle olmadı. Biraz daha yedim, fakat yine değişen birşey olmadı. Üzüldüm. Reçeli öylece bıraktım. Fakat yer fıstığı kremasının kapağını kapattım. Mor kapaklı içi zeytin dolu kabı aldım ve açtım. Zeytin attım ağzıma. Fakat bunun tuzlu tadı, pek baskın olmasa da yine de tadı geliyordu, reçelden daha çok geliyordu. Ben de belki bu şekilde iyileşirim diye düşünerekten, 11 adet zeytin yedim o kaptan. Az bir zeytin kalmıştı, yarın tekrar zeytin almam gerekecekti. Sonra, kapağını kapattım. İlaç içmem gerekiyordu, fakat su yoktu evde. Daha doğrusu, epey az vardı. Susadığımda içecek kadar fazla su yoktu. Belki 3 tane çeyrek litre kadar vardı su. Gidip su almam gerektiğini düşünürken, süt ve maden suyunun dolapta olduğunu hatırladım. Tekrar dışarı çıkana kadar beni idare ederlerdi bunlar. Sonra, her ne kadar tadını pek alamayacak olsam da mutfağa gidip sütü aldım. Bardaklara koymadım çünkü birkaç gündür şebeke suyunda bir bozukluk vardı, ve o suda yıkanan herşeye bakterili gözüyle bakıyordum. Hem, kimse içmiyordu bu sütü evde benden başka. Sulandırılmış süt tadı alıyordum. Sütün içinde azıcık da olsa olan şekerimsi tadı almıyordum. Ama eh işte, fena değildi. Umarım yakında tat alma duyum iyileşir diye düşündüm. Sonrasında ise, 5 litrelik plastik şişedeki suyu yanıma aldım, ilacımı da yanıma aldım ve ambalajından, daha sonrasında o alüminyum kaplamalı koruma jelatininden çıkardım bir adet hap. Ağzıma, dilimin üzerinde bir yere koydum. Orada erimemesi ve kötü bir tat bırakmaması için bir an önce suyu içmeliydim. Hemen su şişesini kafama diktim. Bir bardak filan içtim sanıyorum, fakat ilaç için biraz daha fazla gerekebileceğini düşündüğümden kafama bir daha dikerek bir yarım bardak daha su içtim. Fakat hala bir sorun daha vardı, o da diş fırçalama sorunuydu. İçme suyuyla diş fırçalıyordum son günlerde şebeke suyuna güvenmediğim için. O da acı geliyordu ama daha az acıydı sanki. Biraz psikolojik sanki benimki. Artık bu seferlik şebeke suyunu kullanmaya karar verdim. Ama dil temizleyicisini kullanmayabilirdim bu sefer, çünkü suyu dilime değdirmek istemiyordum pek. Bu düşüncelerle diş fırçamı da alıp tuvalete gittim. Musluğu açıp bir iki sefer acı olup olmadığını anlamaya çalıştım ama pek birşey anlayamadım, sadece kokusu kötüydü. Sanıyorum koku duyum da bozulmuştu. Koku duyum demişken, belki de çok sabun kokladığımdan olmuştu bunların hepsi. Hep bu çok güzel kokan sabunlar da suçlu olabilirdi benim tat alamama durumumdan. Öyle ki, uzun uzun kokladıktan sonra, sanıyorum klorik bir gazın ciğerlerimde olduğunu hissediyordum, yani artık o güzel kokuya alışıp daha fazla hissedemedikten sonraları. Sonrasında ise hapşırıyordum, ciğerlerim gıdıklanır gibi oluyordu çünkü bu gazdan dolayı. Hem de art arda hapşırıyordum. Her neyse, dişlerimi fırçalamaya konsantre oldum, acı filan dinlemeyecektim, idare edecektim artık. Çünkü ağız ve diş sağlığına gitmeyi düşünüyordum biraz sonra bu tat alamama durumuyla ilgili. Oraya kahvaltıdan kalma bir ağızla gitmeyi istemiyordum. Her neyse, diş macununu fırçama sürdüm ve sol azı dişlerimin üzerinden başlayarak dişlerimi fırçalamaya başladım. Dişlerimin ortasından başlamaya göre daha iyi hissediyordu sanki bu. Macunu daha iyi yayıyordum böylece dişlere sanki. Ve de aralardaki artıklar çıkıyordu diye düşünüyordum böylece. Daha önceden düşünmüştüm tabi bunları, daha iyi hissettiriyordu o bölgeden başlayarak fırçalamak ve ben şimdi oradan başlayarak fırçalamıştım. Biraz sonra ise yeterli derecede fırçaladığımı düşünerek diş fırçasını lavabonun kenarına koydum, lavabonun üzerinde öyle bir noktada duruyordu ki, ya aşağıya düşecekti ya da lavabonun içine. İkisi de kötüydü. Ama daha çok lavabonun içine düşmeye meyilli olurdu, çünkü lavabonun o kısmı biraz daha kendi içine doğru eğimliydi. Ve zaten düşmüştü de, hafiften bir küfür savurdum ve tekrar geri aldım koydum yerine o iğrenç lavabodan aşağıya inmemiş suyun içinden. Gerçi pek batmamıştı içine, o kadar da kirlenmemişti sanıyorum. Fakat şimdi öncelikli olarak ağzımdan akan diş macunuyla ilgilenmeliydim. Ağzıma ve dudağıma su serptim. Sonra biraz nefes alarak, ağzıma o acı tadı hissettirebilecek olan suyu aldım. Çalkaladım ve tükürdüm, birkaç sefer yaptım bunu. Sonra yeterince temizlendiğini düşünerek diş fırçasını suya tuttum bu sefer. Sonra arkasıyla dilimi temizledim, fakat tekrar su almalı mıydım ağzıma dilimi temizledikten sonra her zaman yaptığım gibi? Kararsız kaldım, fakat biraz çekinceyle aldım ağzıma. Hafiften dilime değdirdim. Kesinlikle acıydı, biraz kusturacak gibi hissettirdi fakat izin vermedim. Tükürüğümü dilimin üzerinde gezdirdim ve tükürdüm. Sonra diş fırçasının o dilimi temizlediğim kısmını çevirdim ve her zamanki sarımsı, deri renginde olan sıvıyı gördüm dil temizleme plastiğinin arasında. Dilimin üzerinde mi oluyordu bu? Belki de diş macunu kalıntısıdır diye düşünüyordum bu konuda ben. Ama emin değildim. Yemekle alakalıdır belki de, bilemiyorum. Sonra diş fırçamı daha önceki, artık kılları biraz sertleşmiş olan diş farçamda aparat olarak gelen, diş fırçasının etrafına geçirilen ve muhtemelen böylece fırçayı tozlardan vesaire koruyan, ve hatta fırçayı çantalarda taşımaya olanak sağlayan aparatı, bu eski fırçadan ayırıp, yeni fırçaya takmıştım. İşte o anda tekrar taktım o koruma aparatını. Sonra odaya geldim tekrar. Yerine koydum diş fırçamı. Dışarı çıkmayı düşünüyordum, su almayı ve doktora gitmeyi, ve eski lisemin orada olan bir yere gitmek istiyordum. Fakat o sırada telefonuma mesaj geldi, mesajı atan annemdi. Babamın aşağıda iş yerinde suya ihtiyacı olduğunu, aşağıya inmemi istiyordu benden. Biraz sıkıla sıkıla, fakat zaten dışarı çıkacak olduğumu bildiğimden, ama yine de o aldığım suları yukarı taşıyacağımı ve babam ile çalışanıyla muhattap olacağımı bildiğimden, genel olarak bir üzüntü, kendi kendimi teselli eder halde aşağıya inmek üzere hazırlanmaya başlamıştım. Öncelikle ne giyecektim? Alta her zaman aynı şeyi giyiyordum zaten, yeni aldığım, capriye benzeyen pantolon. Pamuklu kumaşlı. Üste ise daha önceden almış olduğum 10 liralık yeşil tişörtümü veya yine 10 liralık lacivert tişörtümü giyebilirdim. Ya da yakın zamanda, capriye benzeyen pantolonu aldığım yerden, pantolonla birlikte aldığım organik pamuklu olduğu yazan pamuklu, beyaz ve boğaz ve köprücük kemiğini ve o bölgeyi normal tişörtlerden biraz daha fazla açık gösteren tişörtümü giyebilirdim. Aslında bir sorunu yok ama biraz insanların garip bakışlarından çekindiğimden dolayı giyerken binbir türlü düşünceyle giyiyordum. Boğaz ve çevresini epey açık gösteriyordu, ve bu tür tişörtleri giymeye pek alışık değildim. Aslında o kadar sorun değildi işte ama, yine de pamuklu olduğu, organik pamuklu olduğu için seviyordum bu tişörtümü. Fakat onu giymedim, yeşil 10 liralık tişörtümü giydim ve capri gibi pantolonumu da giyip, cep telefonumu da cebime koyup kapıya geldim. Kapıyı açtım ve ayakkabılarımı giydim, ellerimle ayakkabıyı giyerken çekmem gerekiyordu. Çünkü en son daha da sıkılamıştım ayakkabının bağlarını. Aşağı indim yavaş yavaş, iş yeri olarak kullanılan o daireye girdim. Babamın orada olup olmadığını anlamak için epey yavaş girdim odaya. Her iki taraftan da, bir tarafta babamın, diğer tarafımda ise çalışanının orada olduğunu yavaşça gördüm. Onlar beni böyle gergince karşılamadılar. Daha sonra ben de gerginliğimi üzerimden attım, ve hızlıca masaya yaklaştım, babama "su alınacakmış galiba" dedim. O da evet dedi ve para çıkarttı bana. Sonra "aa baksana şey eeee, bir de şey alınacak" diye birşeyler söylemeye başladı. Her zamanki huyu kafasına tam söyleyeceği şey gelmeden onu ifade etmeye çalışmasıydı, şeyleriyle ve eee leriyle. Sinirlendiriyordu beni. "Ne?" dedim sertçe. Sonra çalışan yardım etti ve nihayet limonlu soda alınması gerektiğini anladım. 24 lü limonlu soda alınması gerekiyordu. Ayriyeten suyun da 40 lık ambalajda ve her birinin 300 mililitre olması gerekiyordu. Bu, gerçekten sıcak yaz günlerinde taşımak için çok fazla yük demekti. İş yeri de yüksek bir katta olduğu için epey zorlaşıyordu işim. Ama düşününce, babamın bu işte çok daha zorlanacağını bildiğimden, yapmaya karar verdim. Ve elektronikçiyi de, yani çalışanı da seviyordum. Fena bir insan değildi. Üzmemeli diye düşündüm onu. Sonra aşağı indim, demir kapıyı anahtarımla açtım, ve her zamanki gibi etrafa bakmak zorunda kaldım kapıyı kapatırken. Aslında sadece o anda kapıyı kapatmaya konsantre olsam böyle olması gerekmezdi. Her neyse, bu sağa sola bakma olayını sevmiyordum, çünkü hemen o kapının sağında solunda, pek de sevmediğim insanlar vardı. Çaycı vardı yeni, önceki iyi çaycı gibi değildi. Biraz agresif, ve kendine bakmayan bir insandı benim anladığım. Agresifliğini surat ifadesinden anlıyordum, öyle düşünüyordum yani. Dik dik bakıyordu, sanıyorum bana, veya herkese. Yanındaki her zamanki yaşlı çaycı, yine orada oturuyordu. Galiba bu agresif olan çaycı, öbür eski çaycının yerine, bu yaşlı çaycının yanında çalışıyordu. Bu eski çaycı ve yaşlı çaycı birlikte çalışıyordular sanıyorum. Kim bilir nereye gitti bu adam. İyi bir adamdı. Bu yaşlı çaycının bir özelliği ise, yolda veya sokakta yürürken genelde kollarını arkada birleştirmesi, ellerini bel-kalça hizasında birleştirerek yürümesiydi. Genelde yaşlılarda görülürdü bu hareket. Eskiden, çocukken ben de çok yapardım. Güzel bir yürüme şekliydi aslında, ama şimdi pek yapmıyorum, yaptığımda ise rahatsız hissediyorum. Sanıyorum bunda vücudumun, iki omzumun arasındaki mesafenin daha artmış olmasında bir payı olabilir. Orantılı olarak artmaması yani, kollarımın uzunluğuyla iki omzumun arasındaki mesafe yani. Yani birleştirirken tendonlarımın eskisinden daha fazla gerilmesi olabilir diye düşünüyorum bunun sebebinin. Ya da aslında sadece pratik yapmamaktan olan bir sebebi vardır, bilemiyorum. Sonrasında ise toptancıya doğru yola çıktım. Zaten 20 metre filan ötedeydi. Girdim içeriye. 24 lü soda almak istediğimi söyledim. Su dolu kolilerden bir tanesini seçmiştim zaten gözümde. Karşımda, küçük, yani ergen, gençliğe atılmak üzere olan bir insan vardı. Yani 17 filan olabilirdi yaşı sanıyorum. Birşeyler geveledi ağzında, yakıştıramadım açıkçası. Eskiden ben de böyleydim, ve eski bana da yakıştıramıyorum bunu. Hayattan memnun olmamaktan kaynaklanan bir sorundu galiba bu. Ben öyle düşünüyorum yani. Sanki başka bir çeşit yaşam formu ararmış da burada geçici kalırmış gibi hiçbir çaba harcamamak, harcamamayı istemek, ağzından ses bile çıkarmaya zorlanmak, istememek. Enerji harcamamayı istemek. Onun adına üzülmüştüm. Geveledikten sonra ağzında birşeyler, yanımdan geçti ve dışarıya çıktı. Parkeden bir arabaya yardım ediyordu. Parkedeceği yerdeki engelleri taşıyordu geriye. Ki geride de epey boşluk vardı. Bir notebook tamir dükkanının reklam için kullandığı plastik, bidon gibi birşey vardı. Üzerinde firmanın ismi yazıyordu. Bir de el arabası vardı, fakat el arabasının yükü taşıyan kısımdaki uzunluğu çok kısaydı. Nihayet onu da geriye çekti ve araba yanaştı. Araba yanaşırken, sahibini merak ettim. Mal yüklemeye mi gelmişti? Tanıyor muydum onu? Belki daha önce burada gördüğüm yaşlı adamdı bu? İyice yaklaştım ve evet, oydu bu. Ağzında sigarası vardı, epey depresif görünüyordu. Zaten epey depresifti onu ilk gördüğümde de. Yani kesin birşey söyleyemezdim ama öyle olduğunu düşünmüştüm daha önce gördüğümde. Hafif nefret duyguları uyanmıştı içimde biraz, galiba bu yüzdendi. Çünkü biraz da onun seçimiydi galiba bu. Canı öyle istediği için böyle görünüyor gibi gelmişti bana daha sonra ise. Hiç canayakın bir insan değildi kısacası. Sonra beni gördü, bir iki saniye baktı gözlerime. Arabayı parketti ve dışarıya çıktı. Sonra çocuk yanıma geldi, "geldi" dedi, sanıyorum gevelerken bunu demek istemişti, yani patronun gelmesini bekliyordu. Farkettiğim birşey daha vardı ki, çocukla bu yaşlı adam çok benziyordu. Birbirlerine yani. Ama o park için oraya koyulan şeyleri geriye çekerken de yine birşeyler geveliyordu bu adama karşı muhtemelen. Çok saygılı bir havayla geveliyordu. Yani, sanki işçi ve işveren gibiydi araları. Olabilirdi tabi, belki babası değil de amcası filandı. Patronu, yani oranın patronu olduğunu düşündüğüm yaşlı adam ağzında sigarasıyla kapıya doğru geldi, bakışlarında hiç değişme yoktu. Sigara içen insanların içinde bulunduğu ya da bulunabileceği bir ruh halindeydi belli ki. Hafif derbeder bir havası vardı. Fakat ayakta duruyordu, ne olursa olsun hayata direniyordu. Öyle bir izlenim bırakmıştı bende. Biraz kapıda durup sigara içti, çok hızlı hızlı içiyordu. Çok da fazla duman veriyordu dışarı, ben böyle çok duman veren birini görmemiştim daha. Sonra çok dakik bir hareketle sigarayı dışarı fırlattı ve içeri girdi. Ben istediğim şeyleri söyledim, gözüme kestirdiğim su kolisini hemen aldım ve hemen kaldırabileceğim bir bölgeye koydum orada. Beyaz, dondurucu gibi birşeyin üzerine koydum. Sonra sodayı söyledim. Gittim aldım sodayı da dışarıdan. Hah şimdi aklıma geldi, bu dükkana geldiğimde çocuk, orada oturmuş muhtemelen porno izliyordu. Telefonun tersinden bir çift göğüs gibi birşey görmüştüm çünkü. Gelen sesler de bunu doğrular nitelikteydi sanki. Ama seksi bir müzik klibi izliyor da olabilirdi. Neyse, sodayı da su kolisinin üzerine koydum. Sonra parayı verdim. Yaşlı adam, kasanın oraya doğru gitti. Dükkanın gerisinde bir yerdeydi kasası. Hemen hemen kare şeklinde bir dükkanı vardı. Kasasının önünde bir yerde kocaman bir vantilatörü vardı. Ben geldiğimde çalışıyordu, ve çok etkiliydi, adeta bir klima gibi. Ben vantilatörü izliyor ve sesini dinliyordum. Çok da gürültülüydü bence. Bunları düşünürken yaşlı adam bana 2 lirayı uzattı, 20 lira vermiştim, su kolisi 6 lira ve 24 lü limonlu soda 12 lira tutmuştu. Aslında dükkandayken 24 lü almayıp da 6 lı alsam mı diye düşünmüştüm, çünkü çok ağır olabilirdi, 2 kez taşımak zorunda kalabilirdim. Bu çok yorucu olabilirdi bu yaz gününde. Sinirlendim yani, ben hizmetçi miydim böyle? Bir günlük alsınlardı, gerisini de daha sonra alırlardı. Bu yönünden babamı pek sevmemiştim. Hep böyle yapardı. Ama her neyse, sonradan o kadar önemli olmadığını düşündüm ve 24 lü limonlu sodayla ve 40 lık su kolisiyle, 40 lık altta 24 lük üstte göbeğime dayayarak apartmana doğru yürüdüm. Çıkarken kapıyı açık bırakmıştım giriş kolay olsun diye, anahtarla açmayayım diye. Apartmana yürürken yine o sevmediğim çaycıyı gördüm, ve hemen oradaki başka bir esnafı. Küçümseyici bir bakışla bakıyordu bana. Normalde öyle bakmazdı o ama, o anda o bakışından hoşlanmamıştım. Utandım biraz. Sinirlendim. Hiç umursamamak lazım aslında diye düşündüm. Hemen kapının önündeki vitrine koydum. Bu vitrini apartmanda sözü geçen bizim yaşlı amca buraya koydurtmuştu. Girişin yarısını bu kaplıyordu. Fakat kapı da açılıyordu en azından. Sonra birini aldım ve yukarı çıktım, tereddüt ettim biraz ikisini alıp alamayacağım konusunda ama kolaylık olsun diye birer birer almaya karar verdim. Terledim çıkarırken. Daireye girdiğimde, yani iş yeri olarak babamın kullandığı daireye girdiğimde, sağa döndüm ve orada epey kıvrımlı bir yerde olan buzdolabının yanında bir yere koydum limonlu sodayı. Dolaba koysa mıydım? Koyaydım bari. Çok da zor olmazdı herhalde. Soda çok yer kaplamazdı diye düşünüyorum. Dolabı açtım, fakat yer sıkıntısı olacaktı belli ki. Ben de dolabın tutacaklarından birini çıkardım ve boyca geniş bir yer açtım, böylece 24 lü şişeyi dolaba yerleştirebildim. Sonra kapattım dolabın kapağını. İçerideki odada, yani asıl babamla çalışanının çalıştığı yerden konuşma sesleri geliyordu, bana da sesleniyorlardı fakat ne dediklerini pek anlamıyordum açıkçası. İşime konsantre olmuştum. Sonra indim, ve kalan kırklık su kolisini aldım. Öbürü daha hafifti. Üstelik bu, ses çıkartıyordu çok. Suyun içinde bulunduğu ambalajdan dolayıydı. Sanki her an patlayacakmış gibi oluyordu taşırken. Ama çıkarıyordum işte. Yine daireye girdim, sağa döndüm ve o karmakarışıklığın arasında, yine elimde taşıdığım kutunun aynılarından olan o kutuların üzerine bıraktım. Öyle bırakıp gidecektim ki, elektronikçi suları yerleştirmemi rica etti. Aslında öyle bırakıp gitmeyecektim, en az 6-7 tane su yerleştirip öyle gidecektim dolaba ama sonra rica ettiği için birşeyler yapmaya karar verdim. Hem gelişigüzel yerleştirirdim işte, ne olacak cam değil ya sonuçta. Fakat maket bıçağı yoktu, babama maket bıçağını sordum, o da birşeyler geveledi su aldığım yerdeki çocuk gibi. Kibirli bir konuşma tonu vardı, gevelerken bile sinirlendiriyordu insanı. Ben girdim içeri, tekrar maket bıçağı sordum. Fakat pek tatmin edici bir cevap alamadım. Bunun üzerine ben bakındım etrafıma, makas vardı, tornavida vardı,başka başka... Hah! İşte, yerinden çıkarılmış maket bıçağı jileti. Etrafında koruması yoktu bu yüzden elimi kesebilirdim yanlışlıkla. Babam da bunu bilmiş olacak ki elimde o jiletle dolabın yanına giderken "Yine elini kesmeyesin!" diye bağırdı, sinirlendirici bir şekilde. Muhtemelen gülüyordu içinden. Sinirlendim yine. Ama birşey demedim. Kutuyu kestim bıçakla, yani bantlı olan kısımını sadece, kutu ya da koli işte, ne farkeder. Sonra dizilen suların ortasından bir yerden başlayıp yerleştirmeye başladım. Böylece kutu içerisindeki sıkışıklık gidecekti ve suları içinden çıkarmak daha kolay olacaktı, fakat tam öyle istediğim gibi olmadı. Suları içinden çıkardım fakat sol elimdeki başparmağımdaki kesilen yer acıdı. Aslında epey iyileşti ama sinirlerde hala pek bir iyileşme yok, ve bazen ters bir hareket yapınca, veya birşey değdirince elektrik çarpmış gibi oluyordu. Vazgeçecektim ama devam etmeye karar verdim. Sonunda hepsini bitirdim, ve hiçbir şey söylemeden daireden çıktım, zaten kapısı açıktı. Sonra sanıyorum dışarı çıktım, eski okulumun olduğu yere gittim. Orada bir yere gitmek istiyordum ne zamandır, bir türlü gidemememiştim. O eskiden bolca çıktığım o yokuşlu yolu çıkarken, bir sakinlik çöktü üzerime. Ne kadar sakin, ne kadar iyi hissediyordum böyle sabahları okula giderken. Hayal gücümü geliştiriyordu bu yol sanki benim. Yukarı, yukarı doğru böyle sürekli. Sonra sola. Sonra sağa, sonra tekrar sola, sonra sonra... Epey dolambaçlı işte. Giderken, 3 tane genç kız gördüm, güzelce kızlardı ve 2 kız bir koliyi baştan başa tutuyorlardı yer seviyesinde. Kolinin içinde başka koliler vardı bantlanmamış, birleştirilmemiş haliyle. Hem de pek çok. Babamın çok işine yarardı diye düşündüm bu koliler. Sürekli böyle şeyleri arıyordu. Hatta beni de arattırdı birkaç sefer. Garip bir arayıştı. Her neyse, nihayet okulun yanındaki o yere varmıştım. Fakat sezon finali gibi birşey olduğunu söylemişti bana oradaki görevli. Yazları belli ki çalışmıyorlardı. Ben de birkaç soru daha sormak istedim, burasının, hizmet vermediği halde neden açık olduğunu sordum mesela. Biraz terslermiş gibi bir yanıt verdi. Ama belki de sadece uygun kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. Sinirlenmemişti yine de, sakin görünüyordu. Aşağıda birşey olup olmadığını sordum, isterseniz gezebilirsiniz dedi. Yok istemiyorum dedim. Broşür de alamadım herhangi bir sergi olmadığı için yılın o zamanı. Ben de sonraki işimi halletmeye gittim. Tat alamama durumuyla ilgili olarak polikliniğe gidecektim. O da buraya çok uzak değildi. Hem de etraftaki kafelere göz atıyordum, birşeyleri inceliyordum ve de sanki insanlar bana bakıyormuş gibi geliyordu. Bu garip etrafı izleyiş hallerim, kafamı hızlı hızlı bir o yana bir bu yana çevirişlerim biraz ilgisini çekmişti onların demek ki herhalde. Yoksa kuruyor muydum kafamda? Ama bakıyorlardı. Ben de onlara bakıyordum aynı şekilde. O caddeden geçerken, birkaç gün önce aramaya çıkacağım yerin orada olduğunu gördüm. Haha, evet orasıydı. İyi ya, tekrar bulmak için uğraşmam artık o zaman diye düşündüm. Ve yoluma devam ettim. Polikliniğe gittim. Girdim içeri. Biraz sesim kısıktı galiba. "Merhaba" dedim, neyle ilgili sorun olduğunu sordu, sanki böyle sormuyordu bu kadın önceden, biz sorunumuzu doktor beye mi söylüyorduk yoksa buradaki vezneye mi? Bilmiyordum, normalde nasıl oluyordu bu. Aman neyse, sesim kısık çıktığı için sanki biraz sinirlenmiş gibi cevap veriyordu bana. Ben de neydim ki böyle canım? İyice çıtkırıldım olmuştum zamanla. Sesli olarak, tat alma duyumda sorun olduğunu söyledim. Ağız ve diş sağlığının yardımcı olup olamayacağını sordum. Biraz alaya alarak, öyle olmayacağını söyledi. Ya da bana mı alaya alırmış gibi geldi bilmiyorum. Sonra biraz oturmamı istedi, çağıracağını belirtti. Ben de oturdum, internette takılmaya başladım. Sonra kadın çağırdı, daha önce de gördüğüm bir kadındı bu. Ama bana bakmamıştı bu hiç, bu mu bakacaktı bana? Ama hayır, o bakmadı. O, beni başka bir kadına yönlendirdi. İçeri girdim, sarı saçlı, 40-45 yaşlarında bir kadın doktor vardı. Sorunumu sordu, anlattım ona tat almayla ilgili sıkıntımı. Daha yazmak isterdim ama çok yoruldum. Başka zaman. |
18 Temmuz 2015 Cumartesi
Benim için, veya varsa benim gibi insanlar için bir form maalesef yok. Ben gerçekten ölmek istiyorum. Belirli bir t0, ya da t1 anında ölmeyi istiyorum ben, önemli olan o anda ne istediğim değil mi? Futurama adlı dizideki gibi kendimi bir kabin içerisinde öldürmek isterdim, dizinin başlarındaki gibi. Çünkü insan doğal olarak 1 saniye sonra ölmek istemeyebiliyor. Fakat ben 1 saniye sonra aslında istemediğim halde ölmemek ya da ölmek istemiyorum. Ben sadece ölmek istiyorum. Kelime oyunu yapmayayım kendime. Bunlar doğal şeyler, pişman olmak filan. Ama ben kendimi öldürmek istiyorum. Keşke bir buton olsaydı kendimi öldürmek için, böylece hiç bu kadar uzatmazdım. Ölmek istiyorum ben. Çocukken de ölmek istiyordum, hep ölmeyi istiyordum, hep ölmeyi isteyeceğim. Ölmekten başka birşey düşünmeyeceğim. Savaşmak da neymiş ya? Savaşmak dünyanın en kolay işi, neden savaşacağım? Savaşmayı ancak korkaklar yapar. Kendini öldürmekten çok korkar, hatta rastgele bir şekilde de ölmekten çok korkar, neyse galiba savaşmak zorundayım der gider savaşır korkak gibi. Korkaklara yaraşan bir davranıştır savaşmak. Oysa kimse savaşmak zorunda değildir. Neye savaşıyorsun ayrıca? Neyle savaşıyorsun yani? Savaştığın şey nedir ki? Bu kişilerle savaştığımız şeyler bile aynı değil. Ben korkakça buluyorum tabi savaşmayı, ve aptalca. Gidip cesaretle intihar etmek varken. Saçmalık yani.
Fakat intihar kolay bir iş midir? Kesinlikle kolay bir iş değildir, kendinden vazgeçeceksin ve artık umut etmeyeceksin. Kolay mı bunu başarmak? Kendinin bir süre sonra olacağına dahi umudun olmayacak. Yokluğu düşüneceksin. Böyle olabileceğini düşüneceksin. Ha, birileri de çıkar savaşmak der durur buna karşın. Neye karşı savaşıyorsunkine? Savaştığın şeyin ne olduğunu biliyor musun? Amaçsızca tutturmuşlar bir savaşmak, ölüme ve ölmeye muhalefet olacaklar ya. Ölüm en güzel fakat en zor çaredir. Bunu anlayamayacak kadar acizler. Hiç uğraşmazsın bir daha, düşünmezsin bile. Aklından dahi geçmez, geçemez seni rahatsız eden şeyler, muhtemelen yani. Öyle sanıyorum.
Neyse, umarım bugün ölürüm. Hatta kendimi öldürürüm, öyle bir histeriye girerim ki öldürdüğümü bile hissetmem, öyle olsun istiyorum. Fakat çok zor birşey işte bu gerçekten. Çok uzun zamanda bir oluyor.
Fakat intihar kolay bir iş midir? Kesinlikle kolay bir iş değildir, kendinden vazgeçeceksin ve artık umut etmeyeceksin. Kolay mı bunu başarmak? Kendinin bir süre sonra olacağına dahi umudun olmayacak. Yokluğu düşüneceksin. Böyle olabileceğini düşüneceksin. Ha, birileri de çıkar savaşmak der durur buna karşın. Neye karşı savaşıyorsunkine? Savaştığın şeyin ne olduğunu biliyor musun? Amaçsızca tutturmuşlar bir savaşmak, ölüme ve ölmeye muhalefet olacaklar ya. Ölüm en güzel fakat en zor çaredir. Bunu anlayamayacak kadar acizler. Hiç uğraşmazsın bir daha, düşünmezsin bile. Aklından dahi geçmez, geçemez seni rahatsız eden şeyler, muhtemelen yani. Öyle sanıyorum.
Neyse, umarım bugün ölürüm. Hatta kendimi öldürürüm, öyle bir histeriye girerim ki öldürdüğümü bile hissetmem, öyle olsun istiyorum. Fakat çok zor birşey işte bu gerçekten. Çok uzun zamanda bir oluyor.
Kendimi öldürmek istiyorum, bir yere ait değilim ben. Ve öldürmek istiyorum kendimi. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Zaten, geçmişte de yapmış olabileceğim en iyi şey kendimi öldürmek olurdu. Taa 5-6. sınıftayken mesela. En doğru karar olurdu bu benim için. Başka birşey değil. Ben evden dışarıya çıkmayı hiç istemiyorum aslında, sadece o eski yaşadığım yerde yaşayayım, birazc dık internetim olsun, fakat hiç dışarı çıkmayayım. İstemiyorum çünkü. Korkuyorum. Orası bana ait bir yer gibi oldu sanki, öylesine zaman geçirdim ki orada. Her karesini çok iyi biliyorum oranın. Sanatsal bir düzeni var adeta benim kafamın içinde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)