29 Kasım 2015 Pazar

22.11.2015, Pazar
Yatışşş. Sonra kalkış. Arkadaşa konu sormam gerekiyor. Soruyorum. Cevaplıyor. Sana bir yemek ısmarlayayım diyorum, dersini bölüp bana konuları anlattın diyorum, tamam diyor vizelerden sonra yaparız bir şeyler diyor. Ben de onun söylediği konulara çalışıyorum. Sonra ders. Ders, ders. Yemek, ders, yatış.
23.11.2015, Pazartesi
Bugün veri yapıları sınavı var. Ona girdim. Girdiğimle çıkmam hemen hemen bir oldu. Ama öncesinde arkadaşlarla sohbet ettim. Güzeldi. Sonra girdim. Çıktım, eve geldim. Başka bir sınav var yarın. Matematik 1. Hadi bakalım. Sonra yurda git, aynı tas aynı hamam.
24.11.2015, Salı
Girdim Matematik 1 e. Çok güzel geçti. Haydi bakalım. Sonra eve gittim, başka bir sınav vardı yarın. Ona çalış. Sonra yurda dön, yemek ye, banyo yap ve sonra pinekle biraz ve yat.
25.11.2015, Çarşamba
Elektrik Devre Temelleri var galiba. Bir de Lineer Cebir var sabah. Başarısız olacağım galiba yine ikisinde de çünkü çalışamadım. Hadi bakalım. Yine sınava gir, geri dön yurda, yemek ye ve sonra pinekle ve yat.
26.11.2015, Perşembe
Bugün günüm boş. Yatışlardayım. Zaa. Ama kahvaltıyı kaçırmamak lazım. Kaçırdım mı bugün kahvaltıyı bilmiyorum, hatırlamıyorum. Yatıştı bugün benim için. Akşam yemeği, banyo, pineklemek ve yatış.
27.11.2015, Cuma
Sayısal Analiz. Ama kaçıracağım galiba sınavı ve kaçırdım da. Çok kötü. İğrenç. Aman ya, zaten çalışmamıştım ona da. Neyse diyorum ve geçiyorum. Finalden 100 alırım diyorum. Yine yurda gidip aynı şeyleri yapıyorum ve yatıyorum yarınki sınav için.
28.11.2015, Cumartesi
Sabah bugün, kahvaltı alırken başka bir kadın vardı, 75 kuruş olan kızartmaları 35 kuruşa verecekti. Ben kar edecektim sonuçta ama uyardım, ve 75 kuruş olarak aldı 4 tane kızartmayı. Aslında 5 tane kızartma almıştım ama 5 inciyi de almadı. 35 kuruş olarak aldı 5. yi. Üşendi herhalde. Neyse, yumurta da almıştım. Yedim onları. Sonra sınava gittim otobüsle. Bir şeyler yazdım çıktım ve eve geldim. Yattım evde uzunca bir süre. Kız arkadaşımla barışmaya kalkıştım. İlk başta olumlu baktı ama sonradan ters karşılık verdi, çok kötü ters köşe yaptı beni. Bir şey diyemedim, terk edecekti beni. Ben ilk kez onunla öpüşmüştüm, elini tutmuştum ve terk edecekti beni. Çok üzücüydü bu benim için. Bir şey yazmamaya karar verdim, kızdırırdım onu busefer. Ama çok üzücüydü. Ne olur terketmesindi beni, bırakmasındı. Ondan güç alıyordum ben... Neyse, sonrasında pinekledim yine, ve uyudum yine. Sonra yemek yedim, imza attım. Para çektim ptt den. Annemle konuştum eski günleri. Tee Küçükçekmecedeki evden bahsettik. Nelerden bahsettik ya. Neyse artık. Yatayım iyisi mi.
19.11.2015, Perşembe
Vizelere çalışıyorum, ama psikolojim bozuluyor. Çok sıkılıyorum. Bu yüzden daha çok kitap okudum vizelere çalışmaya çalıştıktan ve sıkıldıktan sonra.

20.11.2015, Cuma
Bugün de aynı. Ye, çalış, ye, çalış, bol bol su iç. Off. Öleceğim monotonluktan. En azından kitaplar var. Bir de bugün çok can sıkıcı, ilginç bir video gördüm. O canımı sıkıyor. Amaan neyse.

21.11.2015, Cumartesi
Sabah kalktım bugün, kahvaltıya indim. 3 yumurta, 4 adet kızartma aldım, zeytin koydum bir tabağa 14 tane. Beyaz peynir, tahin pekmez, kakaolu fındık kreması aldım. Sonra yerime oturdum. Kızartmaları yedim önce, sonra yumurtaları yedim. Süt içtim, odadan getirdiğim sütümü. Zeytin yedim sonra. Ha, bir de şeftali suyu almıştım, üzerinde additive free yazıyordu. Onu içtim. Sütle beraber içtim. Tahin pekmez karışımıyla kakaolu fındık kremasını bitiremedim ama olsun. Yukarıya çıkardım daha sonra yemek üzere.

Sonra kitap okudum, oyalandım. Dışarı çıktım, bitter çikolata bitmişti. Yolda giderken, bir kedi gördüm.

İnsanoğlunun sahip olduğu en güçlü içgüdü yaşama içgüdüsüymüş, peh.

Kesin de öyledir. Nereden biliyorsunuz? İnsanın enigma kodlarını filan mı araştırdınız neyini ne kadarını biliyorsunuz da konuşuyorsunuz? İçgüdü bile aslında uyduruk kaydırık başka bir şeyden benzetme yoluyla varsayılan bir şey iken, kalkıp da böyle kesinkes konuşmak doğru mudur? Bence insanın en güçlü içgüdüsü diye bir şey yoktur. İçgüdü ne ya? Tdk.gov.tr ye içgüdü yazınca çıkan sonuç:
içgüdü 
isim, ruh bilimi (i'çgüdü)
1. isim, ruh bilimi Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkitabii
Bu bile bir varsayım. Bilinçsiz yapılan ve doğuştan gelmiş olan her şeye deniyormuş. 

Her neyse. Demin intihara meyilli olmakla ilgili bir şeyler okuyordum internetten. Gerçekten cahil cühela insanlar var internette. Okudukça sinirleniyorum. Aslında belki de haklıdır da ama ben bu tür yazılardan nefret ediyorum. Yok aslında insan yaşamak istermiş, hayatla savaşmak istermiş. Dostoyevski, senden de nefret ediyorum. Bu adam da aynı kafadan. Karamazov Kardeşler kitabının bir yerinde işte diyor ki "İnsan küçücük bir kara parçası üzerinde, 50 metre yüksekte ve çok rahatsız bir pozisyonda bile dursa, yaşamak ister, hayatına son vermek istemez." diyordu. Öyle demiyorsa bile tam olarak buna benzer bir şeydi, ben de kendi yorumumu kattım böyle bir şey oldu. Senin düşüncen, birader. Ben yaşamak istemiyorum belki. Bana sordunuz mu? Kim bu insanlar ya? Ben insan değil miyim beni de alın aranıza ya? Önce bana soracaksınız, soracaktınız! Nasıl sormazsınız? 

Hoff. Bütün insanları aynı kefeye koyma hastalığından bıktım bazı insanların.

Sonuç olarak, değildir. İnsanın sahip olduğu en güçlü içgüdü yaşama içgüdüsü değildir. Hayır efendim, mutlu olmak, iyi hissetmek iç güdüsüdür. Kötü şeylerin akla gelmemesi iç güdüsüdür. Uyuşma iç güdüsüdür. Ama ben yanılıyorsam da eğer, ben insan değilimdir demek ki derim ve işin içinden çıkarım. Belki 49 uncu bir kromozomum olmuştur evrimleşip, belli mi olur. Zaten çok asosyalim, diğer insanlardan çok farklıyım sanki gibi. Öyle hissediyorum yani. Neyse, yatmak istiyorum.

21 Kasım 2015 Cumartesi

İnsan ne düşünüyorsa o mu olur?

Böyle bir inanış var genel olarak insanların hepsinde. Hani derler ya, olumsuz düşünmeyin, olumlu düşünün diye. Bunun kesinlikle olayı etkilediğini gösteren bir kanıt yoktur, fakat olumsuz düşünmek gerçekten de sağlığı bozar diye düşünüyorum ben. Olumlu düşünmek ise olayın gidişatına göre, mesela kötü sonuçlanacaksa kişide hayal kırıklığı yaratır diye düşünüyorum. Bence en iyisi hiç düşünmemek, başka şeyler düşünmek. Sonuçta hayatımızı sadece bu olayın olup olmamasına bağlayamayız, ne kadar önemli de olsa, hatta hayatımızı kaybedecek gibi olsak bile. Bağlayabiliriz aslında, ama neden ki? Çok stresli bir hal yaratırdı bu üzerimizde, bu durumu kimse istemez.

Fakat bir yandan da olumlu düşünün derken insanlar, bunu olayın gidişatını etkileyeceği için söylememiş de olabilirler tabii. Kendileri de böyle yaptıkları için, başka birşey bilmedikleri için belki de cömertçe paylaşmışlardır düşüncelerini. Kendileri de bilmiyor olabilirler o olayın ya da herhangi bir olayının gidişatının nasıl değiştirileceğini. Belki de yeterince olumlu düşününce beyin bir an geliyordur ki bütün herşeyi unutuyordur, olayın olumlu olunca nasıl gidişat göstereceğini dahil, ki olay olduğunda herhangi bir şekilde, kişi olayı o anda ne olmuşsa olmuşsa bile olayın olumlu olmuş olan halini unuttuğu fakat hala olumlu düşündüğü için olayın olumlu sonuçlanmış olduğunu düşünüyordur olaydan sonra. Bir nevi hafıza kaybı. Hatta bir nevi değil, bayağı bir hafıza kaybı. Basbayağı.

Beklentiyle alakalı tabii bu, olumlu olaydan kasıt ne beklediğimizle alakalı, bu olaydan sonuç olarak olumlunun nasıl olabileceğini bizim nasıl değerlendirdiğimizle alakalı olabilir.

Bu olaylar silsilesine tümden bakarsak, yani bize bunu söyleyen kişiyle biz, ve olaya komple olarak bakarsak, bunu bize söyleyen kişiyle bizim ortak noktamızın "korkmak" olduğu söylenilebilir. O da korkuyor, ben de korkuyorum. Herkes korkuyordur belki de. Olumsuzluktan korkuyordur belki de herkes. Ben ise hissizim nedense bugün. Çok hissizim. Kopmuş hissediyorum.

Olayın nasıl sonuçlanacağını tabii ki bilemeyiz, ama olumlu düşünmek, daha önceden düşünülmüş, kişiyi kötü hissettirmemek, psikolojisini bozmamak amacıyla uzun uzun düşünülüp karar verilmiş bir davranış olduğundan, olumlu düşünmek epey doğru ve insani, insanlığa yakın, hatta cana yakın bir davranış gibi görünüyor bizim için sonucu olan herhangi bir olayla karşılaştığımızda.

Wow anıları 2

Wow anıları

1)Feral druid oynamaya karar verişim(ciddi olarak)
Ben druid karakteri ilk kez abimin hesabında oynamıştım, başka bir serverda açmıştım komple. Çok ilginç bir mekaniği varmış gibi gözüküyordu bana. Zaman Wotlk zamanlarıydı sanıyorsam, belki Burning Crusade zamanları bile olabilir. Paladinler o zaman revaştaydı, herkes paladin oynamaya hevesliydi. Ama ben paladin sevmiyordum, druid de ona benzer bir şekilde, yani paladinler gibi hem healer hem damage dealer bir karakter çeşidi olduğundan ilgimi çekiyordu. Ben de başlayayım dedim, ama druidler leather giydiklerinden, paladinler de plate giydiklerinden çok dayanıklı değildiler ve kasmak zorlaşıyordu bu manada, daha çok damage alıyordun ve sürekli oturup dinlenmek, heal atmak zorunda kalıyordun. Paladinler ise öyle değillerdi, takır takır indiriyorlardı her şeyi. Çok rahat quest yapıyorlardı. 

Her neyse, druidler paladinler gibi kesinlikle değillerdi, onlar gibi hem heal hem damage atabilmeleri ve tanklık da yapabilmeleri paladinler kadar dayanıklı olduklarını göstermiyordu, en azından questing yaparken.

Ben de bu abimin hesabındaki karakterimi 20 levela kadar oynamıştım sonra bırakmıştım, aşırı zordu. 

Daha sonra, kendi karakterimi merge edip kendi hesabımı açtığımda orada bir druid açmıştım, heirloom da almıştım ve çok daha kolaylaşmışt herşey. 

Aylar geçti belki onu maksimum levela kadar yükselttim. Çok zevkliydi oynaması, tanklaması.   

Neyse neyse, aklıma bir anı geldi onu yazmak istiyorum aslında. Bugün pek iyi hissetmiyorum kendimi ama neyse.

Bir gün 85 level druidimle strand of the ancients battlegroundundayım. Demolisherların arkasından koşturuyorum, mangle mangle mangle shred falan vuruyorum elimden geldiğince. Bunları yazarken bazen nerd gibi hissediyorum, ama ne yapayım çok zevk alıyorum, arada bir 10 dakika da olsa girmek istiyor canım, girmek istiyordu canım. 

Kendimi iyi hissetmiyorum yine, intihara meyilli hissediyorum. Bomboş, hissiz hissediyorum. Devamını getiremeyeceğim galiba. Canım başka bir konuya değinmek istiyor, biraz felsefe yapmak istiyorum.

Ah bir kakao yağı veeer cigaraaaaaaamıııı yaaaaakayımmmmm

Bugün google a kakao yağı kaç litre diye yazacaktım, tam o sırada çikolata yiyordum, ellerim lekeliydi hep. O sırada da google a yazacağım şeyi unutmamak istiyordum, tam o sırada aklıma "ah bir ateş ver cigaramı yakayım" türküsü geldi nereddn geldiyse. Ben de içimden söyledim, oda arkadaşım da olduğu için burada içimden söylüyordum. Sonra sonra, kakao yağını da googlelayacaktım derken, kafam karıştı. Ah bir kakao yağı ver, cigaramı yakayım demeye başlamıştım. Kakao yağı yanıcıdır mı ki acaba? Bilmiyorum. İşte hep bunlar unutkanlık ve karmaşıklık.

20 Kasım 2015 Cuma

Bugün iyi miyim? Kötü müyüm?

Bugün birşeylerin büyütülmemesi gerektiğini anladım. İnsanlar çok kötü kitaplar yazıyorlar, hiç anlaşılmıyor. Özellikle akademik olanları. Ben yazsam, gerçekten üzerinde çok emek harcardım. Fakat bana bile iyi öğretebilecek kadar iyi bir kitap yazılmamış şu ana kadar gördüğüm kadarıyla. Tek başıma, bir hoca gelse bana anlatsa birşeyleri anlar mıyım? Muhtemelen anlarım. Ama yok işte. Türkiye burası, eğitimi cidden beğenmiyorum. Üniversiteyi 6 sene yapsınlar, daha yavaş, sindire sindire öğretsinler. Zaten kim 4 senede bitirebiliyor ki? Koskocaman dersleri yükleniyorlar sırtımıza, bir daha bu kadar ders alırsam... Ne diye aldım zaten bu kadar dersi? Sırtımda hep bir külfet bunlar. İğreniyorum. Derslerden iğreniyorum resmen.

Kitapta binlerce hata var, zırt bırt hocayı arayıp ya da yazarını arayıp burada hata var bu ne demek istiyor diye bildirecek miyim ben? Dediğim gibi ben yazsam, o kadar açıklayıcı olurdu ki bu kitap "hee zaten daha önce şu konuyu göstermiştik oradan şuradaki kısaltmanın o konuyla ilgili olduğunu anlasınlar" gibisinden kısaltmalar yapmazdım. Yine de epey emek harcamışlar adamlar, haklarını yememek lazım. Bu aldığım veri yapıları kitabı bir yere kadar iyiydi ama bozdu artık, anlayamıyorum yazdığı şeyleri. Unutkan bir adamım ben, tekrar dönüp önceki sayfadan bakamam. Ki bu da öğretim performansını DÜŞÜRÜR. DÜŞÜRÜR EFENDİM! YOK ÖYLE! OLMAZ! BÖYLE EĞİTİM ÖĞRETİM OLMAZ! Herşeyi düşüneceksiniz, madem öğretecekseniz. Ellerinden geleni yapmıyorlarsa ben ne yapayım gerçekten? Cidden bugün bayağı bir emek harcadım, kafa patlattım ama sinir oldum kitaptaki hatalara ve kısaltmalara. Ya bu neydi diye durmadan geri dönüp bakıyorum, gb lık beynim yok ki 20 sayfa önce gördüğüm şeyi kafamda tutayım? Sinirlendim ya. Bölümü bırakıp kağıt toplayıcılığı yapmak istiyorum artık o derece. Kağıtları öğreneyim bari, hangisi presli kağıt; hangisi daha çok para eder; şimdiden öğreneyim. Aç kalacağım galiba bu gidişle, ama hadi bakalım. Ailemi de unutacağım. Beni anlamıyorlar. Anlamaya çalışmıyorlar. Şu ana kadar ne kadar zarar gördüysem hep akrabalarımdan gördüm, bu beni daha da korkaklaştırdı ve insanlara karşı tavır aldırttı. Akrabalarım, kendi kanımdan insanlar bana yardım ellerini uzatmıyorlarsa öylece izliyorlarsa acı çekişimi diğer insanlar nasıl yardım edebilirdi ki?
Bugün de aynı geçti. Kitabı geri getirdi arkadaşım. Sonra biraz konuştuk vizelerle ilgili. Ondan sonra biraz yürüyüş yaptım, geldim. Akşam yemeği yedim ve tekrar yürüyüş yaptım bir yere, alışveriş yaptım. Sonra geldim. Kitap okudum ve ders çalıştım. Çok sıkıcı bir hayat.

19 Kasım 2015 Perşembe

Satranç bağımlılığım

Bu oyundan nefret ediyorum aslında ben. Beklentilerim büyük bu oyundan. Yani mutlu olmak isterim satranç oynarken ama bana hiç bir faydası yok ki. Gerçekten, hiç. Neden bir hamleyi yaparken neleri kaybedebileceğimi her hamle başında düşüneyim ki? Bana hiç zevk vermiyor bu. İstediğim gibi oynamak istiyorum. Eskiden romantik bir biçimde oynarlarmış satranç ustaları, çok eskiden ama. 1400-1500 lü yıllarda. Böyle çok düşünmek gerekli değilmiş. Açılım filan güzel olunca yeterli oluyormuş. Taşlar şekilli bir biçimde diziliyor filan. Şimdi öyle mi? Çok çeşitli satranç motorları çıktı, mertlik bozuldu. Ben de ilkokulda çok oynamıştım satranç, severdim o zamanlar. Fakat bir keresinde internet üzerinden satranç oynuyordum, fakat aklıma hamle gelmiyordu. Hay allah, ne boktan birşey bu ya! 12 yaşında filanım. Sövesim geliyor ekrandan. Tam o sırada, dayım yetişiyor yardımıma. Birşeyler öneriyor oyunu devam ettirmek için. Çok tıkıyorlar oyunu internet üzerindekiler ya, uyuz herifler. Bırakın adam gibi oynayalım. İyice kafkaesk yapıyorsunuz oyunu yahu. Yok oradan öyle oynasaydım acaba şöyle mi olurdu yoksa şöyle mi oynasaydım böyle mi diye düşündürüyorsunuz, manyak mısınız oğlum siz? Başlarım ama Kasparovluğuna filan, sıkıcı oluyor be oyun. Ne zevk alıyorsunuz ki öyle siz? Bırakın atlarımızı koşturalım geniş geniş tahta üzerinde. Yok oradan bir piyon çıkıyor yedirmemek için atımızı kırk tane takla atıyoruz. Bunun neresinde zevk ve şevk gizli? Hiç zevkli değil bence.

Neyse, seviyorum aslında bu oyunu ama çok acımasızca oynuyorsunuz, bıkıyorum. Bıktım. Çocuklarla filan oynayacağım ilkokullara gidip yeter be! Bu da çok kızdığımın resmidir. Kolaylaştırın şu oyunu bu ne ya nerf nerf nerf kısacası! Kasparov abi lütfen birşey yapın oyun çok zoooooooor :'(((((()UD/_?=U/=

Günlük

18.11.2015, Çarşamba

Derse geciktim, ve notları da yetiştiremedim tabi. Ama kahvaltı filan yapıp 1 buçuk 2 gibi okula vardım. Yine 5 e kadar bekletti bizi, ama bu sefer yine yarına kaldığını söyledi. Tabi arkadaşım ve ben bu sırada ders çalışıyorduk. O 3.sınıftı. İşletim sistemlerine çalışıyordu. Kernel falan filan. Birşeyler birşeyler. Ben ne bilem.

Sonra eve çıkmak hakkında birşeyler sordum ona. Bilgilendirdi beni. Ben de onu bilgilendirdim. Karşılıklı bilgileniştik. Sonra konular sıkıştı, "iyi bari ben de ders çalışayım" dedim ve gittim. Sonrasında zaten 5 te gittiğimizde yarın hazır olacağını söylemişti. Arkadaşım epey sinirlenmiş olmalı sabah gelemediğime. Çok üzüldüm. Ders çalışmaya daha başlamamıştı maalesef. Neyse artık.

Ben de bugün bir eve bakacaktım, 1+1. Ama unuttum galiba. Yemek yedim çıktım, sonra kütüphanede kitap okudum biraz. Geç oldu saat haliyle. Müdürle de beni tek kişilik odaya alması için konuşacaktım varsa eğer. Yapamıyordum çünkü. Ama onun için de geç olmuştu. Yurda gitsem 5 ten sonra müdür ne arardı ki yurtta?

Sonra yurda geldim. Yemek yedim. Biraz uyudum, sonra kalktım kitap okudum biraz. Merkez'e yürüdüm, yoğurt ve maden suyu aldım. Peynir helvası diye de birşey aldım, merak ettim tadını. Getirdim eve. Bu zamandan beri pinekliyorum evde, birazdan kahve içip ders çalışmaya başlamayı düşünüyorum. Sonra da yatarım herhalde.

18 Kasım 2015 Çarşamba

Günlük yine

16.10.2015, Pazartesi
Bugün dersi kaçırdım. Bu dersten devamsızlığım 6 hafta oldu. Amaaan be. Neyse, ben de arkadaşlarımla buluşurum dedim, ve okula gittim. Tabi öncesinde kahvaltı yaptım. Yumurta yedim epey, protein aldım bol bol. Sadece bundan değil, zeytinden de protein aldım. Sadece hayvansal protein değil yani, bitkisel protein de aldım. Sonra otobüse bindim. Arkadaşlarım tarafından atarlanıldım, geciktiğim için. Ben de geliyorum geliyorum yazarak telefondan onları kandırdım biraz. Neyse, otobüse bindim, bir şekilde, zar zor. Sonra okula gittim. Arkadaşlarla buluştum. Telefonu yurtta bıraktım bu arada çünkü son anda bir baktım şarjına, %1. Amaaan. Bırakayım şarj olsun evde. Oysa daha 5 dakika önce %10 du. Garip şey. Gariplikler oluyor bu telefonda cidden, garantiye yollamayı düşünüyorum.

Neyse, arkadaşlarla buluştum, sonra konuştuk ettik, 2 saat oturduk. Ben bol bol su aldım bu arada. Tam 3 tane 0.5 litrelik. Eve giderken de bir tane daha aldım. Ohh, yarasın. Feci su içiyorum yahu. İnsan 10 litre su içerse ölüm riski olabilirmiş. Buna dikkat ediyorum bir yandan da tabi.

Neyse, sonra eve geldim yine, standart olaylar. Yemek ye, sonra bişeyler yap sonra yat. Benim de öyle oldu.

17.10.2015, Salı

Bugün aslında 2 ayrı dersim var ama ilk dersin hocası bana devamsızlığın önemli olmadığını söyleyince ben de abartmıştım artık hiç gitmemeye başlamıştım. Zaten çok erken saatte başlıyordu. Bu yüzden artık ikinci derse gidecektim hep. Mis gibi 13:30 da dersime girerim, sabahım bana kalır, paşa paşa uyurum. Kahvaltı yaparım yayılarak. Sonra sallana sallana okula giderim. Şeyicikidavşeyicikdambeyna şeyikicidav şeyikiciki canda. Rusça galiba. Ruslana nın şarkısıydı sanıyorum. Ukraynaca da olabilir.

Neyse, gittim okula yine böyle sallana sallana. Veri yapıları dersine girdim, çok eğlenceliydi. Hoca çok matraktı her zamanki gibi. Hocayı konuşturmak için tuzak sorular soruyordum hep. Çok iyiydi hoca ya. Sanki ben Neşeli Günler deki küçük çocuklardan biriydim, o da Ziya rolündeki Şener Şen'di. "Hocam, şu aslan avını anlatır mısınız?" En son hocaya sorduğum şeylerden biri de,"siz hiç uygulama yaparak para kazandınız mı?" oldu. O da dedi ki, kazandık ama öyle milyarlar değil, ki kazansak burada mı olurdum dedi ve herkesin gönlünü çaldı, herkes kahkahaya tutulmuştu. Sonra ben de can alıcı bir biçimde "olsun hocam, belki öğretmek sizin için daha büyük bir hevestir öğretmeyi daha çok istiyorsunuzdur milyarlar kazandığınız halde bile" dedim, o da bana hak verdi. Adobe nin ortaklarından birinin de milyarder olduğunu, daha doğrusu ne milyarderi, milyoner falan daha doğrusu. İşte, efendime söyleyeyim, milyoner olduğunu, fakat üniversitede ders verdiğini söyledi. İkea nın birtakım projelerinden videolarla örnekler verdi. Güya mobilyaları alıyormuşuz böyle, bir tablet kamerasıyla falan sanki oradaymış gibi yerleştiriyormuşuz, o nesne oraya yerleşiyormuş. Augmented reality diye birşeymiş bunlar. Bence, mobilyayı almadan önce evde nasıl duracağını test için çok kullanışlı. Ben öyle düşünüyorum.

Neyse, dersi de bitirdik. Hocaya iyi akşamlar dedim ve çok sevindim içimden. Yukarı doğru çıkıyordum derslikten çıkıp, eve gitmek için. Tam o sırada arkadaşlarımdan bir tanesi koştu peşimden yetişti, ismimle seslendi. Döndüm ve nefes nefese bu arkadaşımı gördüm, şaşırdım. Birşey rica etmişti benden. Not istemişti. Notu fotokopi etcektik. Gidelim fotokopi edelim dedik, bir yer varmış okulun içinde yeni açılan, orada yapılıyormuş. Gittik oraya. Fakat adam bize dedi ki, şimdi bırakırsınız anca 5 te alırsınız fotokopileri dedi. Saat 15:00 filandı. Zaten çok kalabalıktı orası, bir de vizeden önceki hafta. Offf. İyi dedim, ben zaten ders çalışacaktım dedim ve kütüphanede ders çalışma yerlerine gittik. Fakat ben önce bir su almalıydım, yine 2 tane 3 tane su alasım gelmişti. Gittim ve aldım hemen. Geri geldim. Bilgisayarlardan birinin başına geçtim, internetten epsilon delta limit tanımlarını inceledim. Matematik 1 den kalmıştım ne yazık ki. Baştan çalışıyordum geçen seneki gibi. Ona da birşeyler sordum. Videolar izlememi tavsiye etti, tamamdı. Bunu da denerdim daha sonra eve gidince. Bakalım geçebilecek miydim bu dersi.

Nasihat da verdi bana biraz, kolay gelsin dedi. İyice moralim düzeldi ve epey çalıştım sanıyorum bilgisayar karşısında. Baktım saate ki epey olmuş, gittik fotokopicinin yanına, hala olmamış maalesef. Adam bana, notları burada bırakmamı teklif etti. Yarın sabaha hazır olacağını söyledi. Bilemiyordum ki. Arkadaşım da ısrar etti, bugün çalışacak mısın bu notlara, dedi. Ben de yarım bir ağızla, evet çalışırım mutlaka dedim, benim de ihtiyacım var. Benim yarın sabah dersim vardı, ona giderken buraya verirdim notları ve adam fotokopisini alırdı, sonra yapardı. Anlaştık. Tabii yarın sabahki derse kalkabilirsem. Ahahahah. Zaaa. Çok hoş bir latifeydi bence bu azizim. Sus lan sen, nereden çıktın şimdi? Ben seni 2014 te bıraktım, tavşan. Sen beni bırakmaya kıyabilir misin ki, başağım? Sus be sus! Şurada eski ve yeni gülme şekillerini bir araya getirmeye çalışıyorum sen taa kalkıp 2014 ten geliyorsun. Haydi be, haydi!

Neyse işte, telefon numaralarımızı aldık daha sonra anlaşmak için. Tamamdı. Sonra eve gittim. Paşa paşa. Yook eve gitmedim dur la. Yook gittiiim. Gittim evet. Ama sonra noldu? Okulda film gösterisi vardı. Ona gidecektim, tamamen aklımdan çıktı. Tiyatro grubunda whatsappta arkadaşlarla konuştuk, gitsem mi gitmesem mi onlara soruyordum. Ama git ama gitme derken, yoloooo ulan dedim ve gittim tekrar otobüse binip. Çok komikti, yurda geldiğim gibi geri gitmiştim. Yurttan çıkarken biraz agresif olan yurt güvenlikçi abi arkamdan sanki "geldikleri gibi giderler" dermiş gibi bakıyordu. Hadi lan öyle birşey demedi yalançııı. Ama deseydi çok da güzel olmaz mıydı, ya da dese gibi baksaydı? Gerçi nasıl öyle bir bakış atılır ki la? Tiyatroda hep böyle şeyleri çalıştırıyorlar bize işte, bu yüzden seviyorum tiyatroyu. Sanki bilmem ne olurmuş gibi davranıyoruz, böyle doğaçlama birşeyler filan.

Amaan neyse, okula gittim.Tiyatro salonuna gitmeden evel yine su zulaladım 2 tane. Ölürdüm filan ağzımın kuruluğundan. Ahahaaha. Hanımefendi beni öper misiniz, ağzım çok kurudu diyormuşum sinemada kızlardan birine. Hiiiii! Tabi böyle olaylarla karşılaşmak istemediğim için su alıyordum hep.

Sinema salonuna girdim, daha doğrusu girmedim. Dışarıdan süzüyorum içeriyi acaba içerisi tehlikeli midir diye filan. Sanki elimde kalaşnikof varmış gibi duruyorum filan. Sonra tiyatrodan arkadaşlarımı gördüm, bana gülmeye başladılar. Kalaşnikofum tozluydu herhalde ona gülüyorlardı. Komik değilsin, tavşan. Sensin komik değil. Neyse, bu düşünceler içerisinde gülmelerinin asıl sebebini öğrenmek için onlara yaklaştım. Bu ne hal, dediler. Sakallarımı kesmişim, çok garip olmuşum böyle. Zaten demin salona inerken de bu arkadaşlardan bir tanesiyle karşılaşmıştım, bana "oh ne güzel sakalları kesmişsin, saçları da kestir mis gibi olur" demişti, ben de belki belki demiştim. O da kantine gidiyordu, su zulalayacaktı galiba.

Neyse, arkadaşlarım bana gülüyordular. Ben de onlara güldüm. Samimiydiler, çekinmiyordular gülmekten. Çocuk gibi olmuştuk zaten tiyatroda ya. Ne bileyim niye kızayım ki. Ben de oturup gülerdim yani kendime. Neydi ki yani. Hıh. Sonra bir iki daha lafın dibine vurduk, sonra film gösterisini başlatmak için film klubündeki arkadaşlar konuşmalar yaptılar, konusuyla ilgili hafif bir bilgilendirme, kaç oskar aldığı filan. Filmin ismi "Life is beautiful" du. Konusundan, içeriğinden pek bahsetmek istemiyorum. Güzel bir filmdi, absürttü biraz ama güzeldi herşeye rağmen. İzlerken bir sahneyi anlayamadım, yanımdaki bir kıza sordum. "Az önceki sahne neydi?" dedim, o da bana insan yığını dedi, öldürmüşler dedi. Bunu daha sonra film bittiğinde birisi de sormuştu, benim gibi o sahneyi anlayamamış. Filmden sonra yorumlar oldu filmle ilgili. Ayrıca film arası da verilmişti 5 dakikalık. Bu arada film tavsiyesi olanlar için kağıt verdiler, ben de birşeyler yazdım. Ingmar Bergman den Yedinci Mühür ve Persona yı yazdım. Çok sıkıcıydı aslında bu filmler temelde, ama tiyatro açısından çok iyiydi bence.

Sonra dağıldık. Ben tuvalete gittim, eh. O kadar suya hangi mesane dayanır? Ama güçlü hissediyordum bu kadar su içince. Vücudun %70 i su olduğundan tabii. Ama bir yandan da, tiyatro arkadaşlarımdan ayrılıyordum. Tiyatro arkadaşlarım cyborg muydu? Hiç tuvalete gitmez, hiç su içmezler miydi? Bilmiyordum. Çünkü tuvalete gitmediklerinden ötürü tiyatro provalarından sonra, hiç bir arada gidemezdik. Bekleyin demeye de utanırdım. Karanlıktan korkan bir çocuk gibi, o ne be öyle. Neyse, otobüs durağına kadar yalnız gittim. Sonrasında duraktaki kızlarla sohbet açtım, elektrik elektronik mühendisliği okuyorlarmış. Derslerden filan sohbet ettik. Belediye otobüslerinin çok geç geldiğinden bahsettik. Ama o sıralarda bir tane belediye otobüsü geldi ve bindik. Kapkaranlıktı, faturasını ödeyemediler herhalde, yazık. Ama romantikti. Neyse, o kızların arkasına geçtim, sohbete devam ettim öyle. Bir süre sonra yurda yaklaştım ve iyi akşamlar diledim kızlara, butona bastım. Bir süre sonra otobüs durdu ve indim.

Sonra aynı terane. Yemek zaten yemiştim ama, yine acıkmıştım su içtiğimden. Kek aldım 2 tane, sonra kesmedi börek aldım cebimdeki tüm parayı verip. Daha doğrusu, cebimde 1 lira kalana kadar hepsini verip. 1 lirayı da sabah kahvaltıda harcardım. Sonra böreği yedim ve yukarı çıktım. Metro 2034 ü bitirdim okuyarak. Ders çalışacaktım ama istemedim hiç. Depresiftim. Bu yüzden biraz daha pinekledim ve yattım.

Bugün intiharı düşündüm

Neden bu kadar düşünüyorum ki intihar etmek bu kadar kolayken? Meyve bıçağımla kendi şah damarımı keserim ve saniyeler içinde ölürüm. Bu kadar basitken, neden bu kadar içim acısın ki böyle? Hatta bu akşam yapacaktım güya, ama vazgeçtim sonra. Ölünce ne olacağım belli değil, belirsizlik koskocaman. Sonradan vazgeçtim, hayat güzel yine de bence. Arada güzellikleri oluyor, hep böyle güzel olsa hiç intihar filan düşünmem de işte. Ne yapayım ki?

Şimdi düşünmüyorum artık. Geçti, gitti. Bir dahaki intihar etme isteği gelene kadar bakalım daha neler olacak.

15 Kasım 2015 Pazar

Günlük

13.10.2015, Cuma
Bugün dersim yok. Dersim olmayınca anlatılacak pek birşeyim de olmuyor genelde. Ders çalışmaya çalıştım ve kitap okudum. Sonra da yattım.

14.10.2015, Cumartesi
Bugün de aynı. Yatışşş.

15.10.2015, Pazar
Bugün biraz dışarı çıkmaya heveslendim ama sonra vazgeçtim, hava çok kirliydi burasının. Nefret ediyordum. Motor sesleri de çok fazlaydı. Çıkıyordum borçlu kalıyordum bu sefer havaya. Yeter be! Ben de çıkmıyorum o zaman dedim ve çıkmadım bugün. Şener Şen'in "Neşeli Günler" filmindeki "Aslan Avı" sahnesini izledim gün boyu. Gün boyu demeyeyim de arada bir baktım, çok eğlenceliydi. Şimdi de böyle yazı filan yazdım. Birazdan kitap yatarım herhalde.

15.10.2015, Pazar(Asıl gerçek Pazar)
Bugünü ben Pazar sandım ama aslında bugün Cumartesiymiş. Peh. Bugün de pek birşey yapmamıştım zaten. Ne yapıcam. Yatış ve kalkış yaptım.

Günlük

11.11.2015, Çarşamba

Dersi kaçırdım maalesef. Ben de yattım bunu fırsat bilerek. Akşama kadar böyle geçti, pek birşey yapmadım. Yatış, yatış, kitap okuyuş.

12.11.2015, Perşembe

Bugün dersim yoktu ama birisiyle buluşmaya gittim okula. Okulda buluştuk, sonra tiyatroya gidecektim. Ona hazırladım kendimi ve girdim kantine. Kantinde yine toplanmıştı bizim ekip. Onlarla konuştum, sohbet ettim. Çok aşırı iyi hissediyordum. Herkesle sohbet ediyordum ve mutlu hissediyordum kendimi.

Bir kızla epey sohbet ettik. Sizli bizli konuşuyordum ben çok. Benimle bu konuda dalga geçti. Sonra o da o şekilde konuşmaya başladı benimle. Ben de öyle devam ettirdim. Sonra tiyatro salonuna yürüdük. Tiyatro salonu olarak kullanılan yerde bir seminer vardı, onu bekledik bitmesini. Dışarıdaki deri koltuklarda oturduk ailecek, tiyatro ailesi olarak yani. Sohbet ettim insanlarla. Epey uzun tuttum sohbeti, sıkıldılar belki ama ehh, işte. Elimden geldiğince çabaladım. Bazen utanıyorum böyle şeyler yaptığım için.

Sonra seminer bitti ve tiyatro salonuna geçtik. İlk oyunumuz zor bir oyundu. Bir çift oluyordu herkes, sonra müzik veriliyordu. Müzik sırasında rastgele dans ediliyordu, çiftler birbirine çok yakın durmamalıydı tabi. Herkes öyle dans ediyordu işte. Fakat müzik durduğunda herkes çiftinin sırtına yapışıyordu ve yere çömeliyordu. Müzik durduğunda bunu yapamayanlar diskalifiye oluyordu. Biz en sona kadar kaldık ama diğer çift yendi. Olsun, sevmedim bu oyunu. Çok sert vuruyorduk birbirimizin sırtına, sonra yere kapaklanıyorduk. Yer zaten tahtaydı. Pek sevmedim yani.

Arada oturduğumda, bu benimle sizli bizli konuşma oyunu oynayan kızla sohbet ettim. Edebiyat konuştum, Tolstoy'dan girdim, Peyami Safa'dan çıktım. Sonra Reşat Nuri Güntekin hakkında konuştuk. Kadınlarla ilgili romanlarından bahsettim, çok güzel olduklarını söyledim. O da bana birşeyler söyledi en son ama tam anlamadım, zira ayağa kalkmam gerekti yine. Sonra konuşurduk herhalde. Böyle konuşarak, oyunlara olan ilgimizi kaybediyorduk sanki.

Şimdi de sırada şiirli doğaçlama oyunu. Yine müzik veriliyordu geriden. Kişiler müziğin ne hissettirdiğini bazı kağıtlara yazıyorlardı müzik ara ara kesildiğinde. Böyle 2-3 farklı müzik verilmişti. Hissettirdiklerini birkaç kelime ile ifade ediyorlardı tabi. Neyse, bir süre sonra epey doldu kağıtlar. Sonra bu kağıtlar karıştırıldı. 4 lü gruplar ayrıldı ve verildi bu kağıtlar. Herkes bu kağıtlardaki bazı kelimeleri seçerek şiir yazıyordu. Sonra bu şiire göre bir doğaçlama yapıyorlardı, oyun gibi birşey işte. Biz de yaptık. Bizim grup sağlam gibiydi bayağı. Benden başka bir kız daha çok iyi şiir yazdığını söylüyordu. Ben de öyle söylüyordum tabi. Ama ben biraz daha kafamdan geçen herşeyi şiire dökerim, fazla uçarı olduğumu düşünüyordum. Hatta belki yeterince iyi olmadığımı düşünüyordum da, tiyatro grubunda herşey çok güzel olduğundan ben de bu güzelliğe kaptırmıştım kendimi, sanki herşeyde çok iyiymiş gibi hissediyordum. Çok enerjiktim.

Şiiri yazmıştık nihayet, hoca yardım etmişti. Aslında kötüydü cidden, ama hoca "olsun kalsın öyle, absürt bir oyun oynarsınız, absürt de şiir olsun ne olacak" gibi birşey demişti. Yazdığımızı da okumuştu. Genel olarak seyirci koltuklarında çok ışık da olmadığından iyi konsantre olamamıştım ben açıkçası. Yani biz tiyatro oyunları yaparken özel olarak ışıklar sadece sahneye yönlendiriliyordu. Şimdi biz koltuklara oturmuşken bile öyleydi, bu tarafa pek ışık gelmiyordu. Az geliyordu, hatta bir ara söylemeyi düşündüm ışıkları açmalarını, ama neyse dedim. Çok ciddiye almak istemedim, hem böyle Metro 2033 havasında oluyordu, ki yakın zamanda kitabını okumuştum, sanki kitaptaki Metro havasının bire bir gerçek hayat versiyonu gibi oluyordu. Tiyatro 2033! Zuahahaha. İnsanlık tiyatrolara çekilmişti. Çünkü radyasyon gelmiyordu.

Neyse, iyi kötü yazdık şiiri. Pek dinlenmedim ama olsun. Sonra çıktık sahneledik. Karayip korsanları, Acun Ilıcalı gibi kelimeler yazmışlardı. Cidden, müzikler hiç öyle değildi ya. Kimin aklına Acun Ilıcalı gelmişti böyle ya? Nasıl bir kafa yapısı diye düşündüm. Ama neyse, oyunda Acun Ilıcalı ben oldum, Karayip korsanlarından bir çifti kurtarıyordum. Sonra da "Yok artık" ifadesi yapıyordum kendimce. Bu kendimin uydurduğu birşeydi, benden beklenen birşey değildi açıkçası ama işte. Neyse, sonra da şiiri okudu arkadaşlardan biri, çok saçmaydı ama olsun.

Sonra oturduk, diğer arkadaşlar oynadılar. Onların yazdığı şiirler ve ona göre oynadıkları oyunlar çok daha güzel geldi bana o an. Vay be dedim. Nasıl absürt ama ne de güzel şiir yazmışlar diye düşündürdü bana bunlar. Sonra galiba hepsini birden kombine edip okudu birisi. Tüm yazılan şiirleri yani. Sonra oturduk yine. Bir oyun daha oynadık. Sahneye çıkıp çember oluyorduk. Bir sabahımızı anlatıyorduk, okula gidişimizi. Herkes genel olarak bir kıyamet sahnesini anlatıyordu. Ben de güzel sesli bir konuşmacı olarak, kendimce sürrealist bir çalışma yapmak istedim, hafif hayaletsi bir sesle, anlatmaya başlamışken hoca bölüp "senin sesin hiç yükselmeyecek galiba değil mi?" dedi, ben de "hocam çalışıyorum yani hiç de farkında değilim düşük olduğunun bana normal geliyor" gibi şeyler söyledim. Sonra biraz daha sesimi yükseltip anlatmaya devam ettim. Bitirdikten sonra oturanlar "ne anlattı?" diye sordular hocaya, hoca da anlattı. Sanıyorum sesim az çıktığı için ve onlara arkamı döndüğümden duymamışlardı pek. Neyse, sonra oturduk.

Doğaçlama oyunu da oynadık. Aklımda kalan şey, bir tane şişman, sanıyorum çavuş vardı. Karnına bir giysi koymuştu kendi giysisinin altından, göbekli olmak için. Bu kişi, altına emirler veriyordu. Erine yani. Er de sonunda isyan ediyordu. Çavuş ise onu albaya söylemekle filan tehdit ediyordu, yüzbaşı da olabilir tam emin değilim. Böyle bir oyundu.

Bir oyun daha oynadık. Masal oyunu. Herkes bir masal söyledi bildiği. Benim de aklıma kaplumbağa tavşan masal geldi. Hani kaplumbağa sabırlı, tavşan ukala. Sonunda kaplumbağanın yendiği masal. Masal değil aslında bunun farklı bir adı var sanıyorum, yani hayvanlara kişileştirme yapılarak aslında insanları anlatan masal gibi yazıların. La Fontaine bu gibi yazıları çok yazardı galiba, hep okurdum çocukken. İlk kez okuduğum masal sanıyorum Ağustos böceği ile karıncaydı. Çok eğlenceliydi, eğleniyordum okurken.

Neyse, onu söyledim, herkes de birşeyler söyledi. Sonra oturduk yerimize, diğer grup yerini aldı. Çok kalabalık olduğumuzdan iki grup halinde eylemlerimizi yapıyorduk. 58 civarı kişiydik. Dağıtmayayım konuyu.

Sonra diğer grup çıktı sahneye, onlardan birisi, mavi sakal diye bir kahraman oluyordu. Kötü bir kahraman. Yine çember olmuştu bu grup ve bu kötü kişi bir sandalye üzerinde oturuyordu. Ona nasıl oturması gerektiğini söylüyorlardı, hoca da ona göre öyle oturması gerektiğini söylüyordu. Sonunda, elinde şarap bardağı varmış gibi oturup, kötü bir bakış yapmıştı. Sonra çemberden kişiler ayağa kalkıp, ona kötü nitelikler yüklüyorlardı. "Yüreği o kadar karanlıktı ki, bakışlarından kötülük akıyordu" gibi gibi. Kalıp olarak, "yüreği o kadar karanlıktı ki" sözü sabitti, ondan sonrasını ayağa kalkan kişi kendisi getiriyordu. Bu şekilde epey birşey söylendi. Sonrasında ise ortada sandalyede oturan kişiye pozisyonunu bozması söylendi, çünkü tüm bunlar olurken, sanıyorum 20 kişi civarı kişi ayağa kalkıp birşeyler söylemişken o hep o halde kalmıştı. Sonra da hoca, biz oturan gruba bir ödev verdi. Ama 2 hafta sonra. Çünkü vizeler vardı. Ödev de, bu karakterin kötü olmasına sebep olan geçmişte okuduğu bir masaldan yola çıkarak bir hikaye gibi birşey yazacaktık, birşey ortaya çıkaracaktık kısacası, ama tam ne olduğunu bilemiyorum. Öyle birşeyler işte. Mesela işte bu Mavi Sakal, yani oturan eleman, güya Pamuk Prenses'e zehirli elmayı veren cadının sonradan evlat edindiği çocukmuş, bu gibi hikayeler yazılması bekleniyordu bizden. 2 tane 5 kişi, geri kalanı 4 kişi olan gruplar kurmamız istendi. Ben bu benimle sizli bizli konuşma oyunu oynayan kızla grup olmak istedim. Fakat bulunmuştu ona grup, ben de tamam dedim. Onun yanındaki kızlarla grup oldum. İsimleri çok benzerdi. Bir hikaye gibi birşey yazacaktık. Anlaşırdık aramızda artık.

Sonra az önce ortada oturan kişi bir açıklama yaptı. Sokak tiyatrosundan bahsetti, gerilla tiyatrosu deniyormuş buna. Böyle bir çalışması varmış kendinin, katılmak isteyenleri bekliyordu. Ben de katılmak için mesaj atacaktım ama, çıktım hemen. Tuvalete gittim, sonra kantinden su aldım. Kafeteryada tiyatro arkadaşlarımdan bir kısmı oturuyordu. Hararetli hararetli birşeyler konuşuyorlardı. Grup ödevini mi yapıyorsunuz, diye sordum. Hayır dediler. Yanlarından bir süreliğine uzaklaşmamı istediler. Tamam dedim ve biraz uzağa gittim. Telefonumla uğraştım. Bir süre sonra kalktım ve gittim yanlarına. Beraber çıktık, otobüs durağına gittik. Oradan yürüyerek giden arkadaşlar gittiler, otobüse binecek olan ben ve diğer arkadaşlar da bindiler. Sohbet ettim yanıma oturan bir tiyatrocu arkadaşla. Sonra yurdum gelince indim.

Biraz hüzünlüydüm. Niye böyle oluyordu ki? Ne bileyim, tiyatroda onca aksiyon oluyor, mutlu oluyorsun. Sonra birden kalkıp eve gidiyorsun, büyük bir hayal kırıklığı gibi birşey oluyor içinde insanın, bir burukluk oluyor. Yalnız hissediyorsun birden. Bunu bu tiyatro arkadaşlarımla da paylaşmak istiyorum şimdi, başka zaman söylerim. Özlüyorum bu ortamı ya. Ailem gibi oldu bu arkadaşlar benim. Neyse, bari ben de kitap okuyayım. Yemek yedim sonra, yemekten sonra yine kitap okudum. Banyo, duş, ve ders çalışma hayalleri. Çünkü 6 haftadır ders kitaplarını açmıyordum. Bakalım ne zaman açıcaktım. Böyle düşünerekten, geceyi ettim ve aynı terane, uyudum.

14 Kasım 2015 Cumartesi

Günlük

33.parça(10.11.2015, Salı)
Bugün uyandım, fakat ilk derse gitmeyip ikinci dersime gitmeye karar verdim. İlk dersim çok erkendi zaten, hiç gidemiyordum ki bu dersime. Yetişemiyordum. Neyse, bindim gittim. Bir arkadaşımla buluştum, 10 dakika filan. Sonra dersime girdim. Biraz geç girdim ama zaten hoca yeni başlamıştı, bir dakika filan geç girdim. Ders işledim. Yanımda beni pek sevmeyen bir kız vardı. Önemli değil, benim amacım dersti.

Neyse, 2 ders işledik işte. 2 koca ders saati. Sonra hocaya sorular sordum. Epey samimi bir hocaydı, birşeyler katmak isteyen bir hoca. Her zamanki hocam işte. Çıkarken iyi akşamlar dileyecektim ama emri vakii olmasın diye yapmadım, ne bileyim işte. Selam vermek zorunda bırakırmış gibi olmasını istemedim.
O ders de bitti, sonrasında tiyatroya girecektim yine. 1 saat sonraydı. Oturup bekledim. Sonra kantine gittim, tiyatro arkadaşlarımı gördüm. Hiç yapmadığım bir şekilde onlara "ee bugün nasıl hissediyorsunuz?" diye sordum. Duyamadılar, sesimin kısıklığından hep şikayet ederlerdi zaten. En yakınımda oturan kişi neyse ki daha yüksek sesle tekrarladı diğer arkadaşlara. Onlar da cevapladılar. Bir arkadaşım, yol yorgunuymuş. İstanbul'u gezmiş filan. Birşeyler dedi, fakat birisi bizi çağırdı tiyatroya gitmek üzere. Biz de kalktık gittik. Kahve içiyordum ben bu arada, içeri kahveyle girilmiyordu. Fakat yine de oraya doğru gittim, elimde kahveyle, kahvenin bitmesini bekledim içerek. Nihayet bitti ve girdim içeri.

Bu sefer nefes egzersizleri yapmadık, direk oyunlara başladık. Ne yaptığımızı tam hatırlamıyorum ama cidden çok eğlenceli oyunlardı.

Sonra bitti o gün. Yurda geldim doğruca. Banyo, yemek derken yine akşam oldu. Yattım. Sabah dersim vardı, kalkabilirsem tabi...

Yalnızlıktan sıkıldım

Vazgeçtim. Hayata tekrar dönmeye karar verdim. Kitap filan okumak güzel. Belki kendim de yazarım bir tane ileride. Sürekli nefes almaya şartlayamıyorum kendimi, çok zor. Çok sıkıcı. Çok derin mevzular bunlar. Dünyada yaşayan tek türmüş gibi hissediyorum böyle yapınca. Tüm terranların arasında bir protoss hissediyorum kendimi, ya da bir zerg. Dolayısıyla kendimi çok yalnız hissediyorum. Well, you re always alone.
Aslında bu yalnızlık lafını fazla abartıyoruz. Kelimelere fazla bağlanmaktan, edebiyata fazla bağlanmaktan. Yalnızlık, yani buradaki yalnızlığın net bir tanımı yok. Söylenmek için söylenen, yazılmak için yazılan birşey. Aşırı edebiyat bağımlılığı, kelime bağımlılığı. İfade etmek için duyulan aşırı ihtiyaç belki. Karşıtı yok bir de bu yalnızlığın. Yani iç yalnızlık filan. Yani ne kadar kalabalık, kendi türünden başka insanlar da olsa insanın çevresinde insan kendisini açmıyorsa iç dünyasında yalnız hissedebilir kendini.

Platon'un "tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir" lafı da buna benzer. Vallaha mı lan, diyesi geliyor insanın bu tür laflara. Yani ne kadar bilinse de yeteri kadar bilinmeyeceği olayının ifade edilişi, ama ben bu lafı çok karamsarca buluyorum. Amaçsızca bir laf. Kafaları karıştırmaktan başka birşeye yaramayan bir laf açıkçası, ve gizli de bir kibir var bu lafta.

Neyse, ben kısacası bu yalnızım ayağına yatan insanların obsesif olduğunu düşünüyorum. Bir de sonsuz yalnızlık filan diyorlar, yok işte kalabalıklar arasında yalnızız. Kişinin kendisinde güç bulamaması olabilir belki bu ancak. Ama yalnızlık? Şimdi konuşmadan anlaşmak pek mümkün olmadığına göre, yani genel olarak kişilerin arasında işaret dili geliştirmediği durumlarda, kişi bazen güçsüz hissedebilir kendini. Konuşmaya ve ifade etmeye gücü yetmeyebilir. Bu hep olan birşeydi, konuşmadan anlaşmak pek mümkün değildi. Fakat kişi kendisini iyi hissettiği zaman konuşmaya daha meyilli olur, bu da var. Dopamin ve diğer hormonlar filan salgılandığı zamanlarda. O zaman kişi bu gerçeği görmez pek ya da önemsemez, konuşmaya meyillidir hazırdan, konuşur veya başka şeyler yapar. Yani demek istediğim, aslında her zaman olan bir durumdur bu yalnızlık. Bu durumlarda bahsedilen yalnızlıktan başka, birkaç şey daha vardır ki o da kişinin iyi hissetmemesi. Tamam her zaman yalnızız, ama iyi hissettiğimizde bunu ifade etmiyoruz sürekli, konuşuyoruz insanlarla, önemsemiyoruz. Yapabileceğimiz tek şey de bu aslında diğer insanlarla, konuşmak. Kötü hissettiğimizde ise gücümüz de pek olmuyor konuşmaya ve bu yalnızlık bahanesinin arkasına sığınıyoruz. Hayır, yalnız değilsin. Kötü hissediyorsun. Yalnızlık zaten her zaman vardı. Ben de yalnızım. İyi hissettiğim zaman bile iletişim kurmak için konuşmak zorundayım. Bazı zamanlar kelimelerle bu iletişim seviyesini düşürmek istemesem de. Yalnızlığı getiren şey de budur bence.
Aslında bu şekilde bir yalnız olduğunu ifade ediş, kişinin ilgi isteğini de belli eder, fakat ilgi görse bile kişi kendini açmalıdır da buna karşı. İlgi isteyen kişi o anda kötü hissetmektedir ve ilgi istemektedir ki iyi hissetsin. Fakat ilgi göstermesi beklenen kişi için de konuşmak zordur, eğer iyi hissettiremezse ve o da konuşmaya başlamazsa bu çabası boşa gidecektir çünkü. O da bir süre sonra ilgi isteyen kişi konumuna düşebilir çünkü, eğer başarısız olursa.

Neyse, bunları da neden yazdığımı pek bilmemekteyim. Yalnız olduğumuzu düşünüyorsak muhtemelen kötü de hissediyoruzdur, ikisi pek nadir birbirinden ayrılır çünkü. Yani buradaki kelimenin birinci anlamıyla kullanılan bir yalnızlık değil. Farklı bir özel yalnızlık. Nasıl bir yalnızlık olduğunu ben bile tam olarak kavrayabilmiş değilim. Soyut matematik gibi, ki onun da nasıl olduğunu bilmiyorum, sadece fen edebiyat fakültelerinde bazı matematik bölümü öğrencilerinin bu dersi aldıklarını söylediklerini görüyorum. Bu konuda birşeyler daha yazmak istiyorum.

13 Kasım 2015 Cuma

World of warcraft anı defteri

1)Dreadsteed alışım
Sanıyorum wowa ilk başladığım zamanlar. Ama 60 level olmuşum warlockumla. Vashj serverında oynuyorum ve abimin hesabında oynuyorum henüz, merge işlemi yapmış değilim. Yani kendi mail adresi hesabımda oynamıyorum henüz ve Vashj diye bir serverdaydı o zaman hem abimin karakterleri hem de benim karakterim ve karakterlerim. Neyse işte, 60 level filan olunca binek alıyoruz. Dreadsteed.

Bunun görevi filan var. Bu Feralas ta mı ne, bir ogre dungeonu var, oraya gireceğim. Nasıl oluyorsa o zamanlar, bir shaman, muhtemelen bir enhancement shaman bana yardım ediyor, grubuna alıyor. 80 leveldı galiba kendisi. Megavejitoz du ismi yanlış hatırlamıyorsam, bana yardım eden başka bir shamanla karıştırıyor da olabilirim. Neyse, işte kristalleri filan patlatıyor, Xoroth mu ne öyle bir boss var. Onu keseceğiz, ondan sonra quest tamamlanmış olacak. Bayağı bir yürüyoruz. Ordan oraya yürüyoruz. Sanıyorum 3 saat filan sürüyor bu macera. Neyse, artık Xoroth mudur nedir, çağrılıyor o. Üstelik bunun bir de Feats of Strength te de bir achievementı var. Dreadsteed of Xoroth diye yanlış hatırlamıyorsam. Abim bunu Horoth diye okurdu. Bana da hoş geldi ben de öyle okudum. Ama muhtemelen İkz-oroth diye bir okunuşu vardır bunun.

Neyse işte, bosstayız. Boss dreadsteed e binmiş öyle gelmiş. O kesiyor ben izliyorum. Sonra boss beni bir fırlatıyor, epey bir yukarı fırlıyorum ve yere düşüyorum fakat ölmüyorum. Sonra achievement ı alıyorum. Galiba binek de anında geliyor, bilmiyorum tam hatırlamıyorum. Bu da böyle bir anımdır.

2)Warrior karakterimle ilk defa blackrock depths e girişim, ve tanklık yapışım
Çok eğlenceli zamanlardı gerçekten. Tanklık o zamanlarda çok eğlenceliydi. Zaten wotlk patchindeydik. Shield block rage harcamıyordu. 40 saniye cooldownu vardı, 10 saniye boyunca aktif oluyordu. Yine %100 block chance veriyordu ve %100 ü geçen block chance leri ise critical block yapmaya aktarıyordu sanırım. Critical block sistemi nasıl işliyor pek anlamamışımdır zaten. O zaman da pek anlamamışımdır.Ama ne kadar dmg blocklanacağı da neyle belirleniyordu bilmiyorum, galiba str artışıyla block edilen dmg artıyordu. Hiç hatırlayamıyorum. 

Neyse işte, kısaca çok zevkliydi burada tank karakterle oynamak. Çok alengirli bir dungeondu burası. Şu ana kadar kaç tane karakterle oradan geçtim ama sanıyorum benim henüz görmediğim bosslar var orada. O kadar çok boss var ki. Yok böyle karmaşa. Şimdi baktım toplam 21 tane boss varmış. Sanki raid. Bu kadar bu da.

3)Felwood, Eversong Woods zamanları
Burada warlock karakterimle kasılmıştım. Abim oynuyordu bazen benim karakterimle. Affliction oynuyordum fakat haunt diye bir skill varmış, hiç haberim yok. Abim bir sabah oynarken, talentlarımı sıfırlatmış, "bak, böyle bir skill var sen bunu niye kullanmıyorsun?" demişti. "Böyle atıyorsun, canavar ölünce 12 saniye sonra sana dönüyor heal olarak" diyordu. Bir de, her taraftaki canavarlara corruption, curse of agony filan atıp, 3-5 canavarı, mobu birden çekip öldürüyordu. Zaten gelene kadar hepsi ölüyorlardı. Bunu öğretmişti bana işte. Jaedenar gibi yerler vardı. Dağlar geçit vermiyordu bana. Çok karışık yerlerdi, haritayı okumak yetmiyordu. Harita zaten iyi çizilmemişti ki oyunun haritası. Anlaşılmıyordu nerede yükseklik var, nerede yok. Nereye nereden girilir. Ama çok zevkli zamanlardı.

Sonrasında oranın yukarısından bir yerden, Eversong Woods a geçmiştim. Karlı bir haritaydı. Orası da güzeldi. Pek birşey hatırlayamıyorum o zamandan buraya maalesef. Sonrasında da outland e gitmiştim sanıyorum. Hellfire peninsula, Zangarmash derken, epey ilerledim. Ahh, çok özlüyorum bu zamanlardaki hayatımı. Yine olsa yine oynardım herhalde. Sosyal hayatım pek kötüydü. Ailem de kötüydü. Kötü insanlardı. Abimi severdim bir tek. 

4)Cataclysm zamanlarında çıkan Sunwell i hatırlatan bir iki dungeon
Bunları tam hatırlamıyorum ne olduğunu. Ama güzel itemlar düşerdi buradan. 353 item level itemlar. Büyük felguardlar geçerdi yoldan, onlara yaklaşmamaya çalışırdık. İlginç dungeonlardı. Dragon souldan önce gelen öyle oyalama dungeonlardı sanırım. Ama bence güzeldi. Alliance shaman healerımla heallerdim burada. Ravencrest serverinin sürekli çökmesinden dolayı, bu karakteri başka bir serverda, Alonsus diye bir serverda açmıştım. Alliance dranei açmıştım farklılık olsun diye. Stormwind stockades güzeldi gerçekten. İlk defa görmüştüm. Horde olunca yoktu burası, açık değildi Horde a Stormwind stockades.

5)Azuremyst isle de ilk defa alliance enhancement shaman oynayışım
Bu zamanlar da çok zevkliydi. Azuremyst isle mi bilmiyorum ama, ilk başlama yerleri çok zevkliydi. Kırmızımsı bir teması vardı oraların. Enhancement shaman da çok zevkliydi düşük levelda. 15 leveldan düşük olduğum zamanlar yani. Sanki bambaşka bir oyunu oynuyormuş gibi hissediyordum.

Fakat şu anda uykum var, yatmalıyım.

12 Kasım 2015 Perşembe

Mutsuzluğum...

Çok mutsuzum. Ders çalışsam, çalışamıyorum. Matematikten kalacağımı biliyorum, fakat mezun olmayı da çok isterdim bu bölümden. Ama yapamıyorum ki. Nasıl yapayım? Çok karmaşık geliyor bana. Çalışırken ki halimle sınava girerken ki halim farklı oluyor, yapamıyorum bir türlü. Ciddiyeti sağlayamıyorum. Yapamayacağım galiba. Bölümü okumasam, ailemi unutmalıyım ve yoksaymalıyım artık kafamda. Ki zaten fazla bir artıları da olmadı barınacak yer dışında. Barınacak yerim olmasaydı komple bambaşka bir hayatım olurdu belki, şu anda bana yapılması zor gelen şeyleri yapmak zorunda olduğumdan yapardım.

Ama ölümü düşününce mutlu oluyorum, tüm bunların hepsini düşünmekten kurtuluyorum bir anda ölünce sonuçta. Gerçi düşünmek zorunda mıyım onu da bilmiyorum. Ama ilgi duyduğum, kesinkes yapabildiğim birşey de yok. Beceriksizim. Birşeyler karalıyorum böyle belki ama ben bunu birşeyden saymıyorum. Hiçbir işe yaramıyor ki bu? Yarayacak gibi de görünmüyor. Ama biraz daha iyi hissediyorum işte. Bir yandan da kara kara düşünmek zorunda hissediyorum. Başka ne yapacağım? Aç mı kalacağım?

Başkasının altında çalışmak istemiyorum, sinirleniyorum çabucak. İntihar mı etsem? Neden bu kadar düşüneyim ki? Tırlar geçiyor yaşadığım yerin yakınından ve de en az 70-80 km/saat hızlarla geçiyorlar. Kaldırımda dururken belki bir veya iki adım atsam ölü çıkıyorum birkaç saniye sonra.

Ama ölmeden önce yapmak istediğim bazı şeyler var. Bunlar benim için çok kolay şeyler, ama biraz sabretmem gerek. Bu yapacağım son birkaç şeyin kimseye bir faydası yok, bana bile. Öylesine birşeyler. Aslında yapıp yapmamamın da önemi yok, sonuçta öleceğim için. Ama yapmak istiyorum, ölmeden önce birazcık da olsun kendim için birşeyler yapmak istiyorum. Yapabileceğim çok küçük, en küçük şeyler bunlar. Bunları yaptıktan sonra belki biraz mutlu olurum, ölmek için kendimi daha iyi hissederim.

Bilmiyorum, bilmiyorum, bilemiyorum. Biraz kitap okuyacağım.

10 Kasım 2015 Salı

Pewdiepie izleyen hurdacı

Ne izlediği önemli değil aslında. Yani, pewdiepie, şu, bu, ne farkeder. İşinin aksine çok farklı birşey yapmaktadır bu kişi. Çok marjinal görünmektedir muhtemelen. Eskici diye bağırmaktan sıkılmuş, arabasını kenara çekmiş ve üstüne çıkıp telefonundan çevredeki beleş wifileri kullanarak pewdiepie izlemektedir. Çünkü kendi data pakedini kullanırsa eğer çok megabayt yiyebilir. Bunun bir de world of warcraft oynayan tırcı versiyonu vardır. Bu da muhtemeldir. Tırının oturduğu yerin üst kısmında onyxia yı kestiğinin screenshotları filan olabilir. Ya da Ragnaros u. Ki bu tırcı world of warcraft ı ilk çıktığından beri takip etmiş, üstelik ilk çıktığında dükkanlardan birinden sıraya girerek almıştır.

Aslında bunları bırakmak gerek bir kenara. İsteyen istediğini yapabilir. Absürt olan birşey yoktur. Absürt olan birşey varsa, o da insanlara meslek sormaktır. Hayır, meslek sorulabilir de, benim çevremde hep bunu biraz aşağılayıcı, sevgisiz bir tavırda soran insanlar vardı. Muhabbet etmek için sorulabilir, karşıdakini daha iyi tanımak için. Fakat aşağılamak da ne demek? Ya da yüceltmek? Adam veya kadın orada işini yapmakta. Ekmeğini yiyebilmekteyse neden kimse bu adama aşağılayıcı bir şekilde bakmakta, ya da yüceltici bir biçimde? Her işin kendine göre zorluğu vardır. Para önemli değildir. Üretim önemlidir. Eğer fırıncılar zengin olsaydı muhtemelen ekmek yapmayı bırakacakları için, bir süre sonra depoda bulunan ekmeklerde tükenecektir belki ve de ülke olarak ekmek konusunda bile dış devletlere muhtaç olacaktık. Onlar da ekmeği bize verip vermeme hakkını elde edeceklerdi. Dilimini de artık 1000 dolara mı satarlar 1 milyon dolara mı...

Neyse, hayat zaten yeterince çirkin. Evet çirkin. Çok zor birşey hayat. Ben nefret ediyorum hayattan. Bazen keşke bir an önce ölsem de yarın ne olacak, yine çok çalışacak mıyım diye düşünmek zorunda kalmasam. Ekmek yiyip yememekte aslında pek önemli değil, ekmek yemezsem ölürüm ya da zombi gibi birşey olurum. Bu benim iradem dışında birşeydir. Birileri beni doyursaymış derim ve ne olacağını hiç de umursamam. Umursayamam. Asıl benim için önemli olan kısım, inanılmaz bir biçimde hayvan gibi çalışmaya mecbur edilmek. Bu insanı cinnet geçirtir. Zombiden daha fena cinnet geçirtir.