16.10.2015, Pazartesi
Bugün dersi kaçırdım. Bu dersten devamsızlığım 6 hafta oldu. Amaaan be. Neyse, ben de arkadaşlarımla buluşurum dedim, ve okula gittim. Tabi öncesinde kahvaltı yaptım. Yumurta yedim epey, protein aldım bol bol. Sadece bundan değil, zeytinden de protein aldım. Sadece hayvansal protein değil yani, bitkisel protein de aldım. Sonra otobüse bindim. Arkadaşlarım tarafından atarlanıldım, geciktiğim için. Ben de geliyorum geliyorum yazarak telefondan onları kandırdım biraz. Neyse, otobüse bindim, bir şekilde, zar zor. Sonra okula gittim. Arkadaşlarla buluştum. Telefonu yurtta bıraktım bu arada çünkü son anda bir baktım şarjına, %1. Amaaan. Bırakayım şarj olsun evde. Oysa daha 5 dakika önce %10 du. Garip şey. Gariplikler oluyor bu telefonda cidden, garantiye yollamayı düşünüyorum.
Neyse, arkadaşlarla buluştum, sonra konuştuk ettik, 2 saat oturduk. Ben bol bol su aldım bu arada. Tam 3 tane 0.5 litrelik. Eve giderken de bir tane daha aldım. Ohh, yarasın. Feci su içiyorum yahu. İnsan 10 litre su içerse ölüm riski olabilirmiş. Buna dikkat ediyorum bir yandan da tabi.
Neyse, sonra eve geldim yine, standart olaylar. Yemek ye, sonra bişeyler yap sonra yat. Benim de öyle oldu.
17.10.2015, Salı
Bugün aslında 2 ayrı dersim var ama ilk dersin hocası bana devamsızlığın önemli olmadığını söyleyince ben de abartmıştım artık hiç gitmemeye başlamıştım. Zaten çok erken saatte başlıyordu. Bu yüzden artık ikinci derse gidecektim hep. Mis gibi 13:30 da dersime girerim, sabahım bana kalır, paşa paşa uyurum. Kahvaltı yaparım yayılarak. Sonra sallana sallana okula giderim. Şeyicikidavşeyicikdambeyna şeyikicidav şeyikiciki canda. Rusça galiba. Ruslana nın şarkısıydı sanıyorum. Ukraynaca da olabilir.
Neyse, gittim okula yine böyle sallana sallana. Veri yapıları dersine girdim, çok eğlenceliydi. Hoca çok matraktı her zamanki gibi. Hocayı konuşturmak için tuzak sorular soruyordum hep. Çok iyiydi hoca ya. Sanki ben Neşeli Günler deki küçük çocuklardan biriydim, o da Ziya rolündeki Şener Şen'di. "Hocam, şu aslan avını anlatır mısınız?" En son hocaya sorduğum şeylerden biri de,"siz hiç uygulama yaparak para kazandınız mı?" oldu. O da dedi ki, kazandık ama öyle milyarlar değil, ki kazansak burada mı olurdum dedi ve herkesin gönlünü çaldı, herkes kahkahaya tutulmuştu. Sonra ben de can alıcı bir biçimde "olsun hocam, belki öğretmek sizin için daha büyük bir hevestir öğretmeyi daha çok istiyorsunuzdur milyarlar kazandığınız halde bile" dedim, o da bana hak verdi. Adobe nin ortaklarından birinin de milyarder olduğunu, daha doğrusu ne milyarderi, milyoner falan daha doğrusu. İşte, efendime söyleyeyim, milyoner olduğunu, fakat üniversitede ders verdiğini söyledi. İkea nın birtakım projelerinden videolarla örnekler verdi. Güya mobilyaları alıyormuşuz böyle, bir tablet kamerasıyla falan sanki oradaymış gibi yerleştiriyormuşuz, o nesne oraya yerleşiyormuş. Augmented reality diye birşeymiş bunlar. Bence, mobilyayı almadan önce evde nasıl duracağını test için çok kullanışlı. Ben öyle düşünüyorum.
Neyse, dersi de bitirdik. Hocaya iyi akşamlar dedim ve çok sevindim içimden. Yukarı doğru çıkıyordum derslikten çıkıp, eve gitmek için. Tam o sırada arkadaşlarımdan bir tanesi koştu peşimden yetişti, ismimle seslendi. Döndüm ve nefes nefese bu arkadaşımı gördüm, şaşırdım. Birşey rica etmişti benden. Not istemişti. Notu fotokopi etcektik. Gidelim fotokopi edelim dedik, bir yer varmış okulun içinde yeni açılan, orada yapılıyormuş. Gittik oraya. Fakat adam bize dedi ki, şimdi bırakırsınız anca 5 te alırsınız fotokopileri dedi. Saat 15:00 filandı. Zaten çok kalabalıktı orası, bir de vizeden önceki hafta. Offf. İyi dedim, ben zaten ders çalışacaktım dedim ve kütüphanede ders çalışma yerlerine gittik. Fakat ben önce bir su almalıydım, yine 2 tane 3 tane su alasım gelmişti. Gittim ve aldım hemen. Geri geldim. Bilgisayarlardan birinin başına geçtim, internetten epsilon delta limit tanımlarını inceledim. Matematik 1 den kalmıştım ne yazık ki. Baştan çalışıyordum geçen seneki gibi. Ona da birşeyler sordum. Videolar izlememi tavsiye etti, tamamdı. Bunu da denerdim daha sonra eve gidince. Bakalım geçebilecek miydim bu dersi.
Nasihat da verdi bana biraz, kolay gelsin dedi. İyice moralim düzeldi ve epey çalıştım sanıyorum bilgisayar karşısında. Baktım saate ki epey olmuş, gittik fotokopicinin yanına, hala olmamış maalesef. Adam bana, notları burada bırakmamı teklif etti. Yarın sabaha hazır olacağını söyledi. Bilemiyordum ki. Arkadaşım da ısrar etti, bugün çalışacak mısın bu notlara, dedi. Ben de yarım bir ağızla, evet çalışırım mutlaka dedim, benim de ihtiyacım var. Benim yarın sabah dersim vardı, ona giderken buraya verirdim notları ve adam fotokopisini alırdı, sonra yapardı. Anlaştık. Tabii yarın sabahki derse kalkabilirsem. Ahahahah. Zaaa. Çok hoş bir latifeydi bence bu azizim. Sus lan sen, nereden çıktın şimdi? Ben seni 2014 te bıraktım, tavşan. Sen beni bırakmaya kıyabilir misin ki, başağım? Sus be sus! Şurada eski ve yeni gülme şekillerini bir araya getirmeye çalışıyorum sen taa kalkıp 2014 ten geliyorsun. Haydi be, haydi!
Neyse işte, telefon numaralarımızı aldık daha sonra anlaşmak için. Tamamdı. Sonra eve gittim. Paşa paşa. Yook eve gitmedim dur la. Yook gittiiim. Gittim evet. Ama sonra noldu? Okulda film gösterisi vardı. Ona gidecektim, tamamen aklımdan çıktı. Tiyatro grubunda whatsappta arkadaşlarla konuştuk, gitsem mi gitmesem mi onlara soruyordum. Ama git ama gitme derken, yoloooo ulan dedim ve gittim tekrar otobüse binip. Çok komikti, yurda geldiğim gibi geri gitmiştim. Yurttan çıkarken biraz agresif olan yurt güvenlikçi abi arkamdan sanki "geldikleri gibi giderler" dermiş gibi bakıyordu. Hadi lan öyle birşey demedi yalançııı. Ama deseydi çok da güzel olmaz mıydı, ya da dese gibi baksaydı? Gerçi nasıl öyle bir bakış atılır ki la? Tiyatroda hep böyle şeyleri çalıştırıyorlar bize işte, bu yüzden seviyorum tiyatroyu. Sanki bilmem ne olurmuş gibi davranıyoruz, böyle doğaçlama birşeyler filan.
Amaan neyse, okula gittim.Tiyatro salonuna gitmeden evel yine su zulaladım 2 tane. Ölürdüm filan ağzımın kuruluğundan. Ahahaaha. Hanımefendi beni öper misiniz, ağzım çok kurudu diyormuşum sinemada kızlardan birine. Hiiiii! Tabi böyle olaylarla karşılaşmak istemediğim için su alıyordum hep.
Sinema salonuna girdim, daha doğrusu girmedim. Dışarıdan süzüyorum içeriyi acaba içerisi tehlikeli midir diye filan. Sanki elimde kalaşnikof varmış gibi duruyorum filan. Sonra tiyatrodan arkadaşlarımı gördüm, bana gülmeye başladılar. Kalaşnikofum tozluydu herhalde ona gülüyorlardı. Komik değilsin, tavşan. Sensin komik değil. Neyse, bu düşünceler içerisinde gülmelerinin asıl sebebini öğrenmek için onlara yaklaştım. Bu ne hal, dediler. Sakallarımı kesmişim, çok garip olmuşum böyle. Zaten demin salona inerken de bu arkadaşlardan bir tanesiyle karşılaşmıştım, bana "oh ne güzel sakalları kesmişsin, saçları da kestir mis gibi olur" demişti, ben de belki belki demiştim. O da kantine gidiyordu, su zulalayacaktı galiba.
Neyse, arkadaşlarım bana gülüyordular. Ben de onlara güldüm. Samimiydiler, çekinmiyordular gülmekten. Çocuk gibi olmuştuk zaten tiyatroda ya. Ne bileyim niye kızayım ki. Ben de oturup gülerdim yani kendime. Neydi ki yani. Hıh. Sonra bir iki daha lafın dibine vurduk, sonra film gösterisini başlatmak için film klubündeki arkadaşlar konuşmalar yaptılar, konusuyla ilgili hafif bir bilgilendirme, kaç oskar aldığı filan. Filmin ismi "Life is beautiful" du. Konusundan, içeriğinden pek bahsetmek istemiyorum. Güzel bir filmdi, absürttü biraz ama güzeldi herşeye rağmen. İzlerken bir sahneyi anlayamadım, yanımdaki bir kıza sordum. "Az önceki sahne neydi?" dedim, o da bana insan yığını dedi, öldürmüşler dedi. Bunu daha sonra film bittiğinde birisi de sormuştu, benim gibi o sahneyi anlayamamış. Filmden sonra yorumlar oldu filmle ilgili. Ayrıca film arası da verilmişti 5 dakikalık. Bu arada film tavsiyesi olanlar için kağıt verdiler, ben de birşeyler yazdım. Ingmar Bergman den Yedinci Mühür ve Persona yı yazdım. Çok sıkıcıydı aslında bu filmler temelde, ama tiyatro açısından çok iyiydi bence.
Sonra dağıldık. Ben tuvalete gittim, eh. O kadar suya hangi mesane dayanır? Ama güçlü hissediyordum bu kadar su içince. Vücudun %70 i su olduğundan tabii. Ama bir yandan da, tiyatro arkadaşlarımdan ayrılıyordum. Tiyatro arkadaşlarım cyborg muydu? Hiç tuvalete gitmez, hiç su içmezler miydi? Bilmiyordum. Çünkü tuvalete gitmediklerinden ötürü tiyatro provalarından sonra, hiç bir arada gidemezdik. Bekleyin demeye de utanırdım. Karanlıktan korkan bir çocuk gibi, o ne be öyle. Neyse, otobüs durağına kadar yalnız gittim. Sonrasında duraktaki kızlarla sohbet açtım, elektrik elektronik mühendisliği okuyorlarmış. Derslerden filan sohbet ettik. Belediye otobüslerinin çok geç geldiğinden bahsettik. Ama o sıralarda bir tane belediye otobüsü geldi ve bindik. Kapkaranlıktı, faturasını ödeyemediler herhalde, yazık. Ama romantikti. Neyse, o kızların arkasına geçtim, sohbete devam ettim öyle. Bir süre sonra yurda yaklaştım ve iyi akşamlar diledim kızlara, butona bastım. Bir süre sonra otobüs durdu ve indim.
Sonra aynı terane. Yemek zaten yemiştim ama, yine acıkmıştım su içtiğimden. Kek aldım 2 tane, sonra kesmedi börek aldım cebimdeki tüm parayı verip. Daha doğrusu, cebimde 1 lira kalana kadar hepsini verip. 1 lirayı da sabah kahvaltıda harcardım. Sonra böreği yedim ve yukarı çıktım. Metro 2034 ü bitirdim okuyarak. Ders çalışacaktım ama istemedim hiç. Depresiftim. Bu yüzden biraz daha pinekledim ve yattım.