Bugün, öylesine günlük niteliğinde bir yazı yazmak istiyorum kendimce, bireysel olarak. Ama bugünün değil, dününkini yazacağım.
Dün, sabah erkenden kalktım, saat sabah 7:30 gibi. Ablama gidecektim, bu saat biraz erkendi ablama gitmek için o yüzden biraz daha bekleyeyim, başka şeyler yapayım dedim. Kahvaltı yaptım galiba ama tam hatırlamıyorum. Sonra biraz League of Legends oynamak istedim vakit geçirmek için, ama sonra vazgeçtim. Ablam sabah uyanınca onu aramamı istemişti ama ben henüz aramamıştım, çok erken olduğunu düşünmekteydim. Zaten neden aramam gerektiği de meçhuldu, neden aramamı istemişti bilmiyorum. Davet etmesi de sanırım biraz birkaç gün sonra gideceğimiz yerle ilgili biraz brifing vermek, biraz da kardeşiyle konuşmak, arkadaşlık etmekti. Ben de neden olmasın diye düşünmekteydim. Aradığımda, henüz yeni uyandığını söyledi. Oysa erken uyandığını söylemişti, fakat onu uyandırmamın iyi olduğunu iyi ettiğini de söyledi aradığımda. Sonra gelmeden, metroya binmeden 20 dakika önce onu aramamı söyledi, ben de tamam dedim. Biraz oyalandım sağa sola, çünkü annem flash disk arıyordu windows 7 kurmak için. Ben de kendi 8 GB flash diskimi vermeyi düşündüm o anda. Fakat içini boşaltmak istedim önce, bu yüzden komple bilgisayarı açtım baştan ve içini formatladım, sonra anneme verdim. Sonra da düzgün birşeyler giyinip üstüme, bir adet de kitap aldım yanıma okumak için. Faust adlı kitap, Goethe adlı Alman yazarın yazdığı. Çok şiirsel bir yazımı vardı ve bu hoşuma gitmekteydi. Metroda kitap okumak da hoş olabilirdi diye düşünmekteydim. Bir de yağmur yağmaktaydı sabahtan beri, o yüzden bavullarımın içerisinden iki saat izafi bir zaman boyunca şemsiye aradım, sonunda buldum ama yorulmuştum da. Bir de yağmurluk niyetine eşofmanımsı birşey de giydim üzerime. Ceplerinden birine telefonumun şarjını koydum, orada kurcalarken şarjı bitmesin diye. Sürekli şarjı bitiyor çünkü.
Sonra, diğer cebine de selpak mendil koydum, lazım olur diye. Kulaklığımı da aldım, çünkü metroda müzik dinlemek çok hoş oluyordu. Bu kadar çok şeyi normalde taşımak çok zor gelmezdi ama, sol elimi ton balık kutusuyla fena halde kestirdiğim, 3 tane dikiş attırmak zorunda kaldığım için epey zorlanmaktaydım, özellikle şemsiyeyi dimdik tutmak ve kitabı da diğer elimde tutmak. Tam 20 gün olmuştu fakat yine de iyice iyileşmemişti, belki deri kaynamıştı fakat sinirsel olarak eski haline gelmemişti elim.
Elektrik çarpıyormuş gibi zıplıyordum yanlış bir hareket yapınca. Bu sol başparmak var ya hani, orada onun iç tarafında, dıştan içe 1. boğumdan biraz yukarısından doğru, arka taraftaki başparmak arka kemiğine kadar gelmeden kesmiştim. Bu elin ön tarafındaki başparmağa giden damar çok fena halde kesilmişti, öyle ki, ben bu parmağımı kestikten sonra parmağımı komple hissetmemiştim. Hayatımda hiç böyle derin bir kesik almamıştım ve hiç böyle korkmamıştım. Ne biçim karıncalanıyordu öyle parmağım ve parmağımın ucu... Şu teneke kutusuna sinirlenmiştim, tam açamamıştım, hiç açamamak ya da açmayı becerememek değil, yarısına gelmişti ama elim de yağlandığı için tam açamıyordum, bir taraftan konserveyi tutup bir taraftan çekemiyordum yağdan dolayı. Fakat tamamen çektiğimde ise, hem konserve tamamen açılmıştı, fakat elime baktığımda elim de fena halde kesilmişti. "Aa, hemen bir yara bandı yapıştırayım" diye iki elimde koşturmak üzere hamle yapmışken, baş parmağımı hareket ettiremediğimi farkettim. Ne biçim kan aktı öyle ilk o anda.
Pişman oldum inat ettiğime, ne olacaktı ki yarım açılsaydı? Tabağa aktarırdım en kötü ama yapamadım. İnat işte. Her neyse, masraf çıkacaktı şimdi, zaten saat 3 te kahvaltı yapıyordum, epey zaman kaybediyor gibi hissediyordum, bir de şimdi bu elim ile uğraşacaktım. Hemen içeri koştum, tuvalet kağıdıyla sardım fakat, derinin epey kesildiğini farkettim. Damarı filan da kesip atmıştı. Doktora gitmek? Bilemiyordum ki. Son birkaç gündür intihar etmeyi de düşünüyordum aslında. Kanamaya bıraksa mıydım acaba? Zaten kimse beni önemsemiyordu. Önemseyebilecek gibi olanları da uzaklaştırmıştım bir şekilde. Biraz bu düşüncelerle vakit kaybettim. Belki haklı olabilirdim, bu kanamayla öldürme fırsatı pek karşıma çıkmazdı. Şu anda bunları yazarken ağlamaklı oldum. Çünkü gerçekten samimiydim intihar etmeyi istemekte. Sevdiğim herşey gitmişti etrafımdan, düşünce dünyamdan ve beynimden bile uzaklaşmışlardı anı olarak. HERŞEY. World of Warcraft, World of Warcraft' ın bana hissettirdikleri, oynarken hissetiklerim, normal hayatımdaki yeri, normal hayatıma etkisi, onun dışında kalan gerçekten insanların arasına karıştığım birkaç parça anı filan, hepsi gitmişti. Bunlar sayesinde yaşadığımı düşünmekteydim, yani yaşamaya belirli periotlar içerisinde yaşamaya tekrar karar verdiğimi düşünmekteydim. Şimdi bunlar yoktu. Yaşamaya karar vermeli miydim? Umursamadım o kadar. Düşük bir frekansta yaşardım işte, sağdan soldan gelenleri pek duymadan, içimden gelenleri de pek umursamadan, bir nevi ot misali yaşardım işte, bu da ölümden farksız sayılmazdı herhalde o anda benim için.Yavaş yavaş, hastaneye, polikliniğe gitmek üzere, elime tuvalet kağıdı sardım ve diğer elimde de tuvalet kağıdı rulosuyla evden dışarı çıktım. Bu elimin kesilme anısını daha sonra yazarım herhalde, günüme devam etmek istiyorum.
Yolda yürüyordum elimde şemsiye, ve diğer elimde kitap ile. Kitabım biraz ıslanmaktaydı ama çok da sorun değildi. Metroya inen merdivenlere geldim nihayet, metroya binmeden az önce aramayı düşündüm ve merdivenlerden aşağı indim. Karta para yüklememe gerek kalmadı çünkü 2 lira para vardı içinde, 1 lira küsür parayı metroya kullandı ve geçtim. Bir adet merdiven daha indim, bir adet yürüyen merdiven daha yani. Metroya gelmiştim, telefonumu cebimden çıkarırken az daha telefonumu raylara düşürme tehlikesiyle karşılaştım. Şimdi düşündüm de, bir de raylara düşseydi, elimin sakatlığı yüzünden de çıkamasaydım yukarı. Epey ilginç olurdu. Her neyse, ablamı aramaya yeltendim fakat yer altı olduğu için arayamadım. Bunu düşünememiştim, şimdi anca oraya varınca arayabilecektim dolayısıyla bekleyecektim. Neyse, metroya bindim.İnsanlar indi tabi önce, sonra da ben bindim. Oturma yerlerinden, yaklaşık 6 lı olan oturma yerinden bana göre o an en soldaki tarafa oturdum. Sonra kulaklığımı çıkarıp, bu metro ortamına çok uyduğunu düşündüğüm Kent grubundan Röd albümünü Taxmannen parçasından açtım. Buraya müthiş senkronize oluyordu ya da bana öyle geliyordu, burada hep bunu dinlemeyi severdim, metroda yani.
Şarkının yarısında filan, kitabımı da açtım okudum biraz. Helena dan filan bahsediyordu, hiçbirşey anlamıyordum ama hoşuma gidiyordu. Forkalitler mi ne vardı, bu Mefisto'nun bile o anda korktuğu yaratıklar galiba. Onlardan bahsediliyordu. Sonra bir Yunan Tanrısı'ndan bahsetmeye de başladılar, sonra konuştular onunla vesaire. Öyle zaman geçirdim. Sjukhus parçasına geldiğinde iniyordum, fakat kulaklığımı direk çıkardım ve kendimi dışarı attım. Sonra özgürlük! Gerisini daha sonra yazmak istemekteyim
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder