Neyse, şimdi daha iyi hissediyorum sanıyorum. Biraz wow oynayayım.
30 Haziran 2015 Salı
Nefes yine alamıyorum. Aslında bilimsel olarak nefes alabiliyorum ama, bu nefesimden memnun değilim. Nasıl ifade etsem bilmiyorum. Kayboldum. Yaptığım şeyler benim sevdiğim şeyler değil. Kitap okuyamıyorum sıkıntıdan. Yapamıyorum işte. Canım acıyor. Nefesim tıkanıyor. Acaba nefesi diyaframdan mı almaya çalışsam, yoksa hiç umursamasam mı, nefes almayı filan, kendi kendine mi alsa diye düşünüp duruyorum. Nasıl nefes alınır? Nefes nedir? Ben, bir kötülük hissediyorum içimde bir yerde. Bazen, içim sıkışınca ciğerimin bir yerinde sanki bir boşluk oluşuyor, nefes alıp havayı o bölgeye değdirmek istiyorum, böyle yapınca ferahlıyorum, hatta mutlu oluyorum. Ama oraya değdirmek için çok zorluyorum kendimi, sağlığımı bozuyormuşum gibi hissediyorum. Zaten psikolojim yeterince bozuk olduğundan, bunu da bozmak istemiyorum. Eskiden hiç böyle olmazdı. Belki de olurdu ama farkında olmazdım, daha az olurdu belki. Önemsemezdim. Şimdi ise bu sorunum yüzünden kendimi çoğu zaman öldürmek istiyorum. Dakikada kimbilir kaç kez nefes alıp veriyorum. Sanıyorum 10-12 defa. Her seferinde bunu nasıl alacağımı, ne hızla alacağımı düşünmek azap veriyor bana. Neden düşünüyorum? Kendimi rahatlatmak için, ciğerlerimi her seferinde tam doldurmak için. 2014 yılında lanet olası ygs-lys döneminde, yaklaşık 5 saat boyunca bir yerde oturup, hiç mi hiç anlamadığım, gayret sarf etmek istemediğim, canımın sıkıldığı o saçma sapan derslere ilgi gösterirken, göstermeye çalışırken, bana kendimi hatırlatan tek şey nefes almaktı. Bunu da hayvani bir biçimde yapıyordum işte. Sanıyorum buradan, bu zamana kadar geldim. Neredeyse 1,5 yıldır bu sorundan her zaman değil, ama zaman zaman muzdarip olmaktayım. Bir çeşit obsesyon oldu belli ki bende nefes almak. Bir de sinirleniyordum, işlerini iyi yapmıyorlardı. Aklıma geldikçe yine sinirleniyorum. Hayatımın belli bir bölümünü çaldılar benden resmen. Fakat ben isteseydim bunu durdurabilir miydim? Evet durdurabilirdim. Ama yine de kendi evimde olmayı seviyordum. Bu yüzden o kadar önemsemedim. Bu evin benim için anıları vardı, çok değişik anıları vardı farklı zamanlardan.
Normalde pek öyle yazmak için yazmam. Genelde, içimde taşkın, coşkun birtakım duygular hissederim, bu da beni yazmaya sevkeder, çünkü yazmayı seçmişimdir uzun süredir. Bir arkadaşım ve akrabam, bir keresinde yazdığım birşeyi görüp çok dalga geçmişti benle. Ondan sonra da kağıtlara yazmayı pek istemedim, genel olarak yazmayı da bıraktım uzun bir süre. Günlük gibi birşey yazıyordum yani o okuduğu kitapta, neden okuyordu ki? İlkokulda bize verilen bir kitaptı. İşte efendime söyleyeyim, "sizde acıma duygusu uyandıran bir anınızı yazınız." diye birşey yazıyorlardı başına, sonra boşluk bırakıyorlardı biraz. Ben de buraya onu yazmıştım işte. Bu yazdığım şey de ağlayan bir insana peçete verme eylemiyle ilgiliydi. İlkokulda olmuştu bu olay yine, çok sevdiğim bir arkadaşım ağlıyordu. Öyle yani. Ne diye yazıyorsam oraya. Bu anının kafamda durması yetmiyor mu ki bir de yazıyorum oraya. Amına koyayım böyle işin ben. Silmeyeceğim işte, ta amına koyayım. Bok kafam, niye yazıyorum ki?
Neyse işte, bugün world of warcraft warlords of draenor ek pakedi indirimdeydi, gittim satın aldım. İndirmesini beklerken, burada biraz içimi boşaltayım istedim. Yaa, yok aslında, başta belirttiğim bir içimi boşaltma değil. Avarelik hissediyorum biraz.Belki de içim biraz dolu olabilir. İtiraf ediyorum.
Kafamda yakın zamandaki arkadaşlarımla, daha doğrusu o arkadaşlarımla, arkadaş olarak adlandırdıklarımla ilgili, varsayımlarım, varsayılan profillerim ve onların varsayılan karakterleri falan filan, hiçbir şey kalmadı geriye, hissedebileceğim. Oysa song of elune bile bana birşeyler hatırlatıyordu buradan. Onları tanımıyorum, tam olarak tanıyamam. Sadece kafamda canlandırdığım birtakım profiller. Zaten hepimiz birbirimizi öyle tanımıyor muyuz, tanıdığımızı zannetmiyor muyuz? İnsanların birbirini tanımasından kasıt, aslında diğer insanın herhangi bir anda ne düşündüğünü, ne hissettiğini ne düşünebileceğini tahmin edebilme ya da bilebilmektir. İsim olarak tanımak var bir de. Ama sanıyorum ben, bu tanıma eylemi kısmında bir hata yaptım. İnsanları sadece ismiyle biliyoruz aslında, ne hissettiğini, ne düşünebileceğini tam bilemeyiz ki. Saklayabilirler, yalan söyleyebilirler. Daha önceki tecrübelerimize de güvenemeyiz burada. Bambaşka şekillerde saklanabilir bazı şeyler. Çünkü her insan çok farklıdır. Olaylardan aldığı etkiler çok farklıdır.
Yani tamam, belki insanlar herkesin dışarıda gördüğü şeylere güzel diyebilirler dışarıdan, fakat içeriden ne düşündüklerini, kafalarının içinde bu görülen şeye karşılık nasıl 3D bir his ile hislendiklerini bilemeyiz. Ne çağrıştırdığını bilemeyiz, bunun kelimesel bir çağrışım olduğunu yoksa 3D karmakarışık bir çağrışım olduğunu bilemeyiz. Biz o kişi değiliz. Biz biziz sadece, ben benim. Ben bir kişinin öyle hissettiğini düşünebilirim, fakat bilemem. Bu benim düşüncemdir. Öyle hissettiğini düşünüp animasyon gibi kafamda ne bileyim, bu kişiye sanki bazı kafamızda o an yaşadığımız şeyleri o yaşıyormuş gibi bazı şeyler sorabilirim.
Belki de yazmak için yazıyorumdur, bilemiyorum. Bir çıkış yolu arıyorum. İçimdeki acıların giderilmesini belki de bu anlattığım arkadaşlarımın, tam tanınmamış profillerinin, asıl hallerini bilmekle çözüm bulacağını düşünüyorum, yani içimdeki acıların bu kişilerin var ise asıl halleriyle tanışmanın beni rahatlatacağını düşünüyorum. Ama asıl hal nedir ki tam olarak? Bende bile yok böyle birşey, GIRLS, THEY WANNA HAVE FU'UUN. OOH GIIRLS THEY WANNA HAVE FUN. Bence tüm felsefe bu. Fakat girls kısmını herkes için uygun hale getirirsek,yani hem erkek hem kızlar için uygun hale getirirsek, daha doğru olur. Eğlenmek istiyorum ben, ben eğlenmek istiyorum.
Şöyle ki, ben bu kişilerin, direkt kendilerinin, benim daha önce onlarla iletişim kurmadığım, fakat sürekli olarak onlar tarafından görüldüğüm zamanlardaki eğlence hayatı felsefemi yaşarken, beni bu andaki felsefemle, tüm hayatımı bağdaştırarak, beni o şekilde kabul ettiklerini düşünüyorum. Yani aşırı konuşkan, zıpkınca bir kişi gibi. İşte bu özelliklerimi benim kişilik özelliklerim diye kabul etmiş olabileceklerini düşünmekteyim. Fakat bunlar benim asıl kişilik özelliklerim değil, ben asıl olarak eğlenmek istemekteydim o zamanlar, ve bu aşırı konuşkan ve zıpkınca bir kişilik olmayı bir araç olarak görmüştüm o sıralar. Buna göre, herhangi bir teklif geldiğinde, herhangi birşey eğlence aracı olabilirdi benim için. Yanlış anlaşılmış olabilirdim. Üzülüyorum böyle bir ihtimalin var olduğuna ve bu kadar bir iletişimsizliğin olmasına ve bu kadar felsefenin ortaya çıkmış olmasına. Yine herhangi bir zayıf iletişimin olmuş olması, bütün bu yazılanların hepsinden daha önemli olabilirdi. Daha iyi olabilirdi.Belki de olmuştur, onların tarafında. Fakat ben, benim tarafımda bunun bir belirtisini görrmedim, ya da farkında olmadım o anda.
Fakat bunda tamamen benim suçum da yok ki, Türkçe çok garip bir dil. Yararlı olmak kelimesini kullanmak geçti mesela, belirti yerine, bu da sanki insanları kullandığım, kullanmaya çalıştığım gibi bir izlenim yaratabilirdi. Ki yaratmıştı bir seferinde. Fakat aslında göremiyorum da demek olabilir bu, yani mesela, "senin sevgin bir işe yaramıyor" demek, aslında "senin sevgini göremiyorum, hissedemiyorum ve beni iyi hissettirmiyor" da demek olabilir. Acaba beni gerçekten seviyor musun da demek olabilir. Böyle kelime yanlışlıkları çok oluyor. Fakat bazen böyle olması da, bazı insanların bana ne kadar öfke dolu olduğunu anlamamı sağlıyor bir yandan da. Yani en son böyle bir durum olduğunda böyle hissetmiştim. Ondan dolayı da savunmamıştım kendimi, battı balık yan gitsindi. İletişim çok zordu, çok zor. Yani o anki görünüşe göre, kafasında bitirmişti beni herhalde, ne söylesem boştu, ne diye savunacaktım kendimi. Hiç yararlı olmuyorsun gibi birşey demiştim bir keresinde birine. Çok kızmıştı, ya da onun çok kızdığını düşünmüştüm. AHAH, tanrı çok kızdı bize yanardağdan ateş püskürtüyor. Burda birşeyler çağrıştırıyor mu acaba bana? Sanki tanrı gibi görmüşüm herhalde, niye böyle oldu bilmiyorum. Benden çok daha iyiydi o. Ne açıdan? O anki benim bakış açımdan. Eğleniş biçimi açısından olabilirdi herhalde o anki benden bakınca. Ama bu biraz da insanla ilgili, alışınca yine eğlenilirdi iki tarafın da uygun görebileceği şartlarda. Ben de tam ne istediğimi bilmiyordum. Panik halindeydim epey. Garip bir korku benzeri birşey vardı üzerimde o gün. Yardım istemeye çalıştım tanıdığım herkesten, beni o anda terslemeyeceğini düşündüğüm herkesten. Ölecektim sanıyorum, ama her nasılsa herkesten istemedim, bazı insanlar belki sevinebilirlerdi herhalde. Ya da ilgilenmeyebilirlerdi. Yaşamanın dayanılmaz ağırlığına katlanmak için gereken hiçbir şey kalmamıştı, eğlenmek isteyen benle ilgili olan. Anılar vesaire işte. Bu beni ölecekmişim gibi hissettiriyordu. Acaba gerçekten ölecek miydim? Ölmem çok da umrumda değildi o anda, ama sadece o anda.
Sanki kendi yazdığım dizi içinde yaşıyormuşum gibi, merak ediyordum bu ölüp ölmeyeceğim meselesini. Beni izleyen bir ben daha vardı içimde. Ve bu ben ayrıca o bar gibi ortamda da susmuştu, çünkü sevmemiştim orayı. Karanlıktı. Ben karanlıktan korkardım.
Her neyse, daha fazla ölecekmişim gibi hissettim, artık beynimin içinden hiçbir şey geçmiyordu. Hiç eğlence unsuru yoktu. Merakla beklemiştim ölüp ölmeyeceğimi ama beynim komple boşalınca, birşey düşünmeye çalıştıkça düşünememeye başladıkça, çok korktum. Biyoloji yalandı, kimya yalandı, fizik yalandı, amına koyaydım ben onların. Lan noluyordum böyle? Tabi şimdi o anın korkusu olmadığı için böyle hafif esprili konuşuyorum ama, o zaman çok değişik hissetmiştim. Lan nörüyordum eyle? Ama yaşadım işte. Çok renkliydi, çok eğlenceliydi o geceden sonra hala yaşıyor olmak. Ama üzgündüm de birşeylere. Yani.
Ama iletişim yoktu yeterince bazı kişilerle aramda. Ne kadar öfke dolu olduğunu bana karşı hissettiğimde, ona bu hissettiğimi söylemeliydim. Neden söylemedim ki? Çünkü öfke dolu olduğu kesindi o an gözümde. Ama öyle olmayabilirdi de. Neyse işte, hatalıyım sonuçta. Fakat olanlar sadece bununla sınırlı değil. Neyse işte, olan oldu. Şu an benim yapabileceğim birşey olduğunu düşünmüyorum. Utanç verici şeyler yaptım genel olarak. En iyisi kaçmak herhalde.
Bilmiyorum işte. Yaşamaya çalışıyorum öyle böyle. Satranç oynuyorum, dışarı çıkıp geziyorum, wow oynuyorum tekrar. Sonra bisiklete de bineceğim tekrar birtakım yaralarım iyileşince. Kendimi iyi hissedince. Böyle birşeyler yazıyorum, bu beni daha iyi hissettiriyor. Genel olarak birşeyler yapıyorum ve eğlenmek için başka şeylere de açığım. Son zamanlarda Nietzsche okumak hoşuma gidiyor.
Neyse işte, bugün world of warcraft warlords of draenor ek pakedi indirimdeydi, gittim satın aldım. İndirmesini beklerken, burada biraz içimi boşaltayım istedim. Yaa, yok aslında, başta belirttiğim bir içimi boşaltma değil. Avarelik hissediyorum biraz.Belki de içim biraz dolu olabilir. İtiraf ediyorum.
Kafamda yakın zamandaki arkadaşlarımla, daha doğrusu o arkadaşlarımla, arkadaş olarak adlandırdıklarımla ilgili, varsayımlarım, varsayılan profillerim ve onların varsayılan karakterleri falan filan, hiçbir şey kalmadı geriye, hissedebileceğim. Oysa song of elune bile bana birşeyler hatırlatıyordu buradan. Onları tanımıyorum, tam olarak tanıyamam. Sadece kafamda canlandırdığım birtakım profiller. Zaten hepimiz birbirimizi öyle tanımıyor muyuz, tanıdığımızı zannetmiyor muyuz? İnsanların birbirini tanımasından kasıt, aslında diğer insanın herhangi bir anda ne düşündüğünü, ne hissettiğini ne düşünebileceğini tahmin edebilme ya da bilebilmektir. İsim olarak tanımak var bir de. Ama sanıyorum ben, bu tanıma eylemi kısmında bir hata yaptım. İnsanları sadece ismiyle biliyoruz aslında, ne hissettiğini, ne düşünebileceğini tam bilemeyiz ki. Saklayabilirler, yalan söyleyebilirler. Daha önceki tecrübelerimize de güvenemeyiz burada. Bambaşka şekillerde saklanabilir bazı şeyler. Çünkü her insan çok farklıdır. Olaylardan aldığı etkiler çok farklıdır.
Yani tamam, belki insanlar herkesin dışarıda gördüğü şeylere güzel diyebilirler dışarıdan, fakat içeriden ne düşündüklerini, kafalarının içinde bu görülen şeye karşılık nasıl 3D bir his ile hislendiklerini bilemeyiz. Ne çağrıştırdığını bilemeyiz, bunun kelimesel bir çağrışım olduğunu yoksa 3D karmakarışık bir çağrışım olduğunu bilemeyiz. Biz o kişi değiliz. Biz biziz sadece, ben benim. Ben bir kişinin öyle hissettiğini düşünebilirim, fakat bilemem. Bu benim düşüncemdir. Öyle hissettiğini düşünüp animasyon gibi kafamda ne bileyim, bu kişiye sanki bazı kafamızda o an yaşadığımız şeyleri o yaşıyormuş gibi bazı şeyler sorabilirim.
Belki de yazmak için yazıyorumdur, bilemiyorum. Bir çıkış yolu arıyorum. İçimdeki acıların giderilmesini belki de bu anlattığım arkadaşlarımın, tam tanınmamış profillerinin, asıl hallerini bilmekle çözüm bulacağını düşünüyorum, yani içimdeki acıların bu kişilerin var ise asıl halleriyle tanışmanın beni rahatlatacağını düşünüyorum. Ama asıl hal nedir ki tam olarak? Bende bile yok böyle birşey, GIRLS, THEY WANNA HAVE FU'UUN. OOH GIIRLS THEY WANNA HAVE FUN. Bence tüm felsefe bu. Fakat girls kısmını herkes için uygun hale getirirsek,yani hem erkek hem kızlar için uygun hale getirirsek, daha doğru olur. Eğlenmek istiyorum ben, ben eğlenmek istiyorum.
Şöyle ki, ben bu kişilerin, direkt kendilerinin, benim daha önce onlarla iletişim kurmadığım, fakat sürekli olarak onlar tarafından görüldüğüm zamanlardaki eğlence hayatı felsefemi yaşarken, beni bu andaki felsefemle, tüm hayatımı bağdaştırarak, beni o şekilde kabul ettiklerini düşünüyorum. Yani aşırı konuşkan, zıpkınca bir kişi gibi. İşte bu özelliklerimi benim kişilik özelliklerim diye kabul etmiş olabileceklerini düşünmekteyim. Fakat bunlar benim asıl kişilik özelliklerim değil, ben asıl olarak eğlenmek istemekteydim o zamanlar, ve bu aşırı konuşkan ve zıpkınca bir kişilik olmayı bir araç olarak görmüştüm o sıralar. Buna göre, herhangi bir teklif geldiğinde, herhangi birşey eğlence aracı olabilirdi benim için. Yanlış anlaşılmış olabilirdim. Üzülüyorum böyle bir ihtimalin var olduğuna ve bu kadar bir iletişimsizliğin olmasına ve bu kadar felsefenin ortaya çıkmış olmasına. Yine herhangi bir zayıf iletişimin olmuş olması, bütün bu yazılanların hepsinden daha önemli olabilirdi. Daha iyi olabilirdi.Belki de olmuştur, onların tarafında. Fakat ben, benim tarafımda bunun bir belirtisini görrmedim, ya da farkında olmadım o anda.
Fakat bunda tamamen benim suçum da yok ki, Türkçe çok garip bir dil. Yararlı olmak kelimesini kullanmak geçti mesela, belirti yerine, bu da sanki insanları kullandığım, kullanmaya çalıştığım gibi bir izlenim yaratabilirdi. Ki yaratmıştı bir seferinde. Fakat aslında göremiyorum da demek olabilir bu, yani mesela, "senin sevgin bir işe yaramıyor" demek, aslında "senin sevgini göremiyorum, hissedemiyorum ve beni iyi hissettirmiyor" da demek olabilir. Acaba beni gerçekten seviyor musun da demek olabilir. Böyle kelime yanlışlıkları çok oluyor. Fakat bazen böyle olması da, bazı insanların bana ne kadar öfke dolu olduğunu anlamamı sağlıyor bir yandan da. Yani en son böyle bir durum olduğunda böyle hissetmiştim. Ondan dolayı da savunmamıştım kendimi, battı balık yan gitsindi. İletişim çok zordu, çok zor. Yani o anki görünüşe göre, kafasında bitirmişti beni herhalde, ne söylesem boştu, ne diye savunacaktım kendimi. Hiç yararlı olmuyorsun gibi birşey demiştim bir keresinde birine. Çok kızmıştı, ya da onun çok kızdığını düşünmüştüm. AHAH, tanrı çok kızdı bize yanardağdan ateş püskürtüyor. Burda birşeyler çağrıştırıyor mu acaba bana? Sanki tanrı gibi görmüşüm herhalde, niye böyle oldu bilmiyorum. Benden çok daha iyiydi o. Ne açıdan? O anki benim bakış açımdan. Eğleniş biçimi açısından olabilirdi herhalde o anki benden bakınca. Ama bu biraz da insanla ilgili, alışınca yine eğlenilirdi iki tarafın da uygun görebileceği şartlarda. Ben de tam ne istediğimi bilmiyordum. Panik halindeydim epey. Garip bir korku benzeri birşey vardı üzerimde o gün. Yardım istemeye çalıştım tanıdığım herkesten, beni o anda terslemeyeceğini düşündüğüm herkesten. Ölecektim sanıyorum, ama her nasılsa herkesten istemedim, bazı insanlar belki sevinebilirlerdi herhalde. Ya da ilgilenmeyebilirlerdi. Yaşamanın dayanılmaz ağırlığına katlanmak için gereken hiçbir şey kalmamıştı, eğlenmek isteyen benle ilgili olan. Anılar vesaire işte. Bu beni ölecekmişim gibi hissettiriyordu. Acaba gerçekten ölecek miydim? Ölmem çok da umrumda değildi o anda, ama sadece o anda.
Sanki kendi yazdığım dizi içinde yaşıyormuşum gibi, merak ediyordum bu ölüp ölmeyeceğim meselesini. Beni izleyen bir ben daha vardı içimde. Ve bu ben ayrıca o bar gibi ortamda da susmuştu, çünkü sevmemiştim orayı. Karanlıktı. Ben karanlıktan korkardım.
Her neyse, daha fazla ölecekmişim gibi hissettim, artık beynimin içinden hiçbir şey geçmiyordu. Hiç eğlence unsuru yoktu. Merakla beklemiştim ölüp ölmeyeceğimi ama beynim komple boşalınca, birşey düşünmeye çalıştıkça düşünememeye başladıkça, çok korktum. Biyoloji yalandı, kimya yalandı, fizik yalandı, amına koyaydım ben onların. Lan noluyordum böyle? Tabi şimdi o anın korkusu olmadığı için böyle hafif esprili konuşuyorum ama, o zaman çok değişik hissetmiştim. Lan nörüyordum eyle? Ama yaşadım işte. Çok renkliydi, çok eğlenceliydi o geceden sonra hala yaşıyor olmak. Ama üzgündüm de birşeylere. Yani.
Ama iletişim yoktu yeterince bazı kişilerle aramda. Ne kadar öfke dolu olduğunu bana karşı hissettiğimde, ona bu hissettiğimi söylemeliydim. Neden söylemedim ki? Çünkü öfke dolu olduğu kesindi o an gözümde. Ama öyle olmayabilirdi de. Neyse işte, hatalıyım sonuçta. Fakat olanlar sadece bununla sınırlı değil. Neyse işte, olan oldu. Şu an benim yapabileceğim birşey olduğunu düşünmüyorum. Utanç verici şeyler yaptım genel olarak. En iyisi kaçmak herhalde.
Bilmiyorum işte. Yaşamaya çalışıyorum öyle böyle. Satranç oynuyorum, dışarı çıkıp geziyorum, wow oynuyorum tekrar. Sonra bisiklete de bineceğim tekrar birtakım yaralarım iyileşince. Kendimi iyi hissedince. Böyle birşeyler yazıyorum, bu beni daha iyi hissettiriyor. Genel olarak birşeyler yapıyorum ve eğlenmek için başka şeylere de açığım. Son zamanlarda Nietzsche okumak hoşuma gidiyor.
28 Haziran 2015 Pazar
I will definitely be killing myself, it is more certain now. I don't want any people to be around me, both mentally and physically. I just can't really take it. One of the reasons are, I fear from every person, every creature around me. Every moving thing. I don't like them, I like nobody and nothing. I don't like humans. Not even my parents, my brother and sister? No. None. Better they be away from me. I want to live my own life. But without having contact with anyone, I think I can't live in this world. They won't let me, though. I am not going to be able to pay for anything in future. I don't have any talents to work on to make money. At least, I can make myself go completely from this world. I just dont enjoy any minute, any second of it,even miliseconds! The reason is, one or another will going to hurt anyone in any type of relationship, without having a motive, having a reason. You just don't have to do anything. Why wouldn't they just go if they can't find any peace on the other person? I always had the guts to leave the other person alone, if I am not having fun, or finding peace. But why try to examine or squeeze the other to have fun? That is so merciless. Though I don't get expect to get some mercy, I don't at all. How it could be all like that? This situation happens everytime, every type of relationships. And in some relationships, people get to make money. Meanwhile, there is no way to have money without a good overall relationship. I think. I WANT NO RELATIONSHIP. NOT EVEN TALKING TO ANYONE TO SELL ANYTHING OR DO ANYTHING FOR THEM TO LIVE. I DON'T WANT TO DO THAT. RATHER I WOULD KILL MYSELF. Which is better for me and the other person that demands or would demand anything from me. Not everybody shall be victorious or succesful, some has to die. Except me.
27 Haziran 2015 Cumartesi
Kafamı dik tutmaktayım, vücudumu daha doğrusu. Çünkü sanıyorum omurgamda bir dengesizlik var, birşeyler acıyor bir yerlerimde. İnsanları sevemiyorum bile acıdan. Çok dertliyim. Nefes alamıyorum galiba bu yüzden. Yoksa bunlar benim çok aşırı üzerine düşmemden mi böyle oluyor, bilemiyorum. Kafamda çok güzel anılar var ama işte, bunlarla ne yapayım bilmiyorum hiç. Sadece yeni anıları sürekli izleyebiliyorum, gözlerimin önünde oluyor oluveriyor başka güzel şeyler. Müdahale etmek istiyorum bazen ama, bir ben ne yapabilirim ki bu muazzam şeylere? Beceriksizimdir, başaramam ben bunları. İşte en iyisi bu tür şeylere karşı, dik durmak oluyor. Eğer müdahale edersem, oksijensiz kalıyorum. Ölüyorum havasızlıktan, uzay boşluğuna çıkmış gibi oluyorum. Ben buraya nasıl geldim gerçekten, hiç anlamıyorum. Hiç bu kadar özgür ve bomboş, son derece korku ve panik halinde hissetmemiştim kendimi. Aslında bunların hepsi hiç kendime dikkat etmemekten, kendimi dinlememekten oluyor. Kendimle, tek başımayken yaşadığım güzel şeyleri neden yadsıyayım ki başkalarıyla birlikte olabilmek için? Sürekli bir monolog, bir iletişim kurmalıyım kendimle. Ne istiyorum, nereye gitmek istiyorum vesaire. Bunu yapmalıyım gerçekten diye düşünüyorum.
25 Haziran 2015 Perşembe
Günlük
Bugün, öylesine günlük niteliğinde bir yazı yazmak istiyorum kendimce, bireysel olarak. Ama bugünün değil, dününkini yazacağım.
Dün, sabah erkenden kalktım, saat sabah 7:30 gibi. Ablama gidecektim, bu saat biraz erkendi ablama gitmek için o yüzden biraz daha bekleyeyim, başka şeyler yapayım dedim. Kahvaltı yaptım galiba ama tam hatırlamıyorum. Sonra biraz League of Legends oynamak istedim vakit geçirmek için, ama sonra vazgeçtim. Ablam sabah uyanınca onu aramamı istemişti ama ben henüz aramamıştım, çok erken olduğunu düşünmekteydim. Zaten neden aramam gerektiği de meçhuldu, neden aramamı istemişti bilmiyorum. Davet etmesi de sanırım biraz birkaç gün sonra gideceğimiz yerle ilgili biraz brifing vermek, biraz da kardeşiyle konuşmak, arkadaşlık etmekti. Ben de neden olmasın diye düşünmekteydim. Aradığımda, henüz yeni uyandığını söyledi. Oysa erken uyandığını söylemişti, fakat onu uyandırmamın iyi olduğunu iyi ettiğini de söyledi aradığımda. Sonra gelmeden, metroya binmeden 20 dakika önce onu aramamı söyledi, ben de tamam dedim. Biraz oyalandım sağa sola, çünkü annem flash disk arıyordu windows 7 kurmak için. Ben de kendi 8 GB flash diskimi vermeyi düşündüm o anda. Fakat içini boşaltmak istedim önce, bu yüzden komple bilgisayarı açtım baştan ve içini formatladım, sonra anneme verdim. Sonra da düzgün birşeyler giyinip üstüme, bir adet de kitap aldım yanıma okumak için. Faust adlı kitap, Goethe adlı Alman yazarın yazdığı. Çok şiirsel bir yazımı vardı ve bu hoşuma gitmekteydi. Metroda kitap okumak da hoş olabilirdi diye düşünmekteydim. Bir de yağmur yağmaktaydı sabahtan beri, o yüzden bavullarımın içerisinden iki saat izafi bir zaman boyunca şemsiye aradım, sonunda buldum ama yorulmuştum da. Bir de yağmurluk niyetine eşofmanımsı birşey de giydim üzerime. Ceplerinden birine telefonumun şarjını koydum, orada kurcalarken şarjı bitmesin diye. Sürekli şarjı bitiyor çünkü.
Sonra, diğer cebine de selpak mendil koydum, lazım olur diye. Kulaklığımı da aldım, çünkü metroda müzik dinlemek çok hoş oluyordu. Bu kadar çok şeyi normalde taşımak çok zor gelmezdi ama, sol elimi ton balık kutusuyla fena halde kestirdiğim, 3 tane dikiş attırmak zorunda kaldığım için epey zorlanmaktaydım, özellikle şemsiyeyi dimdik tutmak ve kitabı da diğer elimde tutmak. Tam 20 gün olmuştu fakat yine de iyice iyileşmemişti, belki deri kaynamıştı fakat sinirsel olarak eski haline gelmemişti elim.
Elektrik çarpıyormuş gibi zıplıyordum yanlış bir hareket yapınca. Bu sol başparmak var ya hani, orada onun iç tarafında, dıştan içe 1. boğumdan biraz yukarısından doğru, arka taraftaki başparmak arka kemiğine kadar gelmeden kesmiştim. Bu elin ön tarafındaki başparmağa giden damar çok fena halde kesilmişti, öyle ki, ben bu parmağımı kestikten sonra parmağımı komple hissetmemiştim. Hayatımda hiç böyle derin bir kesik almamıştım ve hiç böyle korkmamıştım. Ne biçim karıncalanıyordu öyle parmağım ve parmağımın ucu... Şu teneke kutusuna sinirlenmiştim, tam açamamıştım, hiç açamamak ya da açmayı becerememek değil, yarısına gelmişti ama elim de yağlandığı için tam açamıyordum, bir taraftan konserveyi tutup bir taraftan çekemiyordum yağdan dolayı. Fakat tamamen çektiğimde ise, hem konserve tamamen açılmıştı, fakat elime baktığımda elim de fena halde kesilmişti. "Aa, hemen bir yara bandı yapıştırayım" diye iki elimde koşturmak üzere hamle yapmışken, baş parmağımı hareket ettiremediğimi farkettim. Ne biçim kan aktı öyle ilk o anda.
Pişman oldum inat ettiğime, ne olacaktı ki yarım açılsaydı? Tabağa aktarırdım en kötü ama yapamadım. İnat işte. Her neyse, masraf çıkacaktı şimdi, zaten saat 3 te kahvaltı yapıyordum, epey zaman kaybediyor gibi hissediyordum, bir de şimdi bu elim ile uğraşacaktım. Hemen içeri koştum, tuvalet kağıdıyla sardım fakat, derinin epey kesildiğini farkettim. Damarı filan da kesip atmıştı. Doktora gitmek? Bilemiyordum ki. Son birkaç gündür intihar etmeyi de düşünüyordum aslında. Kanamaya bıraksa mıydım acaba? Zaten kimse beni önemsemiyordu. Önemseyebilecek gibi olanları da uzaklaştırmıştım bir şekilde. Biraz bu düşüncelerle vakit kaybettim. Belki haklı olabilirdim, bu kanamayla öldürme fırsatı pek karşıma çıkmazdı. Şu anda bunları yazarken ağlamaklı oldum. Çünkü gerçekten samimiydim intihar etmeyi istemekte. Sevdiğim herşey gitmişti etrafımdan, düşünce dünyamdan ve beynimden bile uzaklaşmışlardı anı olarak. HERŞEY. World of Warcraft, World of Warcraft' ın bana hissettirdikleri, oynarken hissetiklerim, normal hayatımdaki yeri, normal hayatıma etkisi, onun dışında kalan gerçekten insanların arasına karıştığım birkaç parça anı filan, hepsi gitmişti. Bunlar sayesinde yaşadığımı düşünmekteydim, yani yaşamaya belirli periotlar içerisinde yaşamaya tekrar karar verdiğimi düşünmekteydim. Şimdi bunlar yoktu. Yaşamaya karar vermeli miydim? Umursamadım o kadar. Düşük bir frekansta yaşardım işte, sağdan soldan gelenleri pek duymadan, içimden gelenleri de pek umursamadan, bir nevi ot misali yaşardım işte, bu da ölümden farksız sayılmazdı herhalde o anda benim için.Yavaş yavaş, hastaneye, polikliniğe gitmek üzere, elime tuvalet kağıdı sardım ve diğer elimde de tuvalet kağıdı rulosuyla evden dışarı çıktım. Bu elimin kesilme anısını daha sonra yazarım herhalde, günüme devam etmek istiyorum.
Yolda yürüyordum elimde şemsiye, ve diğer elimde kitap ile. Kitabım biraz ıslanmaktaydı ama çok da sorun değildi. Metroya inen merdivenlere geldim nihayet, metroya binmeden az önce aramayı düşündüm ve merdivenlerden aşağı indim. Karta para yüklememe gerek kalmadı çünkü 2 lira para vardı içinde, 1 lira küsür parayı metroya kullandı ve geçtim. Bir adet merdiven daha indim, bir adet yürüyen merdiven daha yani. Metroya gelmiştim, telefonumu cebimden çıkarırken az daha telefonumu raylara düşürme tehlikesiyle karşılaştım. Şimdi düşündüm de, bir de raylara düşseydi, elimin sakatlığı yüzünden de çıkamasaydım yukarı. Epey ilginç olurdu. Her neyse, ablamı aramaya yeltendim fakat yer altı olduğu için arayamadım. Bunu düşünememiştim, şimdi anca oraya varınca arayabilecektim dolayısıyla bekleyecektim. Neyse, metroya bindim.İnsanlar indi tabi önce, sonra da ben bindim. Oturma yerlerinden, yaklaşık 6 lı olan oturma yerinden bana göre o an en soldaki tarafa oturdum. Sonra kulaklığımı çıkarıp, bu metro ortamına çok uyduğunu düşündüğüm Kent grubundan Röd albümünü Taxmannen parçasından açtım. Buraya müthiş senkronize oluyordu ya da bana öyle geliyordu, burada hep bunu dinlemeyi severdim, metroda yani.
Şarkının yarısında filan, kitabımı da açtım okudum biraz. Helena dan filan bahsediyordu, hiçbirşey anlamıyordum ama hoşuma gidiyordu. Forkalitler mi ne vardı, bu Mefisto'nun bile o anda korktuğu yaratıklar galiba. Onlardan bahsediliyordu. Sonra bir Yunan Tanrısı'ndan bahsetmeye de başladılar, sonra konuştular onunla vesaire. Öyle zaman geçirdim. Sjukhus parçasına geldiğinde iniyordum, fakat kulaklığımı direk çıkardım ve kendimi dışarı attım. Sonra özgürlük! Gerisini daha sonra yazmak istemekteyim
Dün, sabah erkenden kalktım, saat sabah 7:30 gibi. Ablama gidecektim, bu saat biraz erkendi ablama gitmek için o yüzden biraz daha bekleyeyim, başka şeyler yapayım dedim. Kahvaltı yaptım galiba ama tam hatırlamıyorum. Sonra biraz League of Legends oynamak istedim vakit geçirmek için, ama sonra vazgeçtim. Ablam sabah uyanınca onu aramamı istemişti ama ben henüz aramamıştım, çok erken olduğunu düşünmekteydim. Zaten neden aramam gerektiği de meçhuldu, neden aramamı istemişti bilmiyorum. Davet etmesi de sanırım biraz birkaç gün sonra gideceğimiz yerle ilgili biraz brifing vermek, biraz da kardeşiyle konuşmak, arkadaşlık etmekti. Ben de neden olmasın diye düşünmekteydim. Aradığımda, henüz yeni uyandığını söyledi. Oysa erken uyandığını söylemişti, fakat onu uyandırmamın iyi olduğunu iyi ettiğini de söyledi aradığımda. Sonra gelmeden, metroya binmeden 20 dakika önce onu aramamı söyledi, ben de tamam dedim. Biraz oyalandım sağa sola, çünkü annem flash disk arıyordu windows 7 kurmak için. Ben de kendi 8 GB flash diskimi vermeyi düşündüm o anda. Fakat içini boşaltmak istedim önce, bu yüzden komple bilgisayarı açtım baştan ve içini formatladım, sonra anneme verdim. Sonra da düzgün birşeyler giyinip üstüme, bir adet de kitap aldım yanıma okumak için. Faust adlı kitap, Goethe adlı Alman yazarın yazdığı. Çok şiirsel bir yazımı vardı ve bu hoşuma gitmekteydi. Metroda kitap okumak da hoş olabilirdi diye düşünmekteydim. Bir de yağmur yağmaktaydı sabahtan beri, o yüzden bavullarımın içerisinden iki saat izafi bir zaman boyunca şemsiye aradım, sonunda buldum ama yorulmuştum da. Bir de yağmurluk niyetine eşofmanımsı birşey de giydim üzerime. Ceplerinden birine telefonumun şarjını koydum, orada kurcalarken şarjı bitmesin diye. Sürekli şarjı bitiyor çünkü.
Sonra, diğer cebine de selpak mendil koydum, lazım olur diye. Kulaklığımı da aldım, çünkü metroda müzik dinlemek çok hoş oluyordu. Bu kadar çok şeyi normalde taşımak çok zor gelmezdi ama, sol elimi ton balık kutusuyla fena halde kestirdiğim, 3 tane dikiş attırmak zorunda kaldığım için epey zorlanmaktaydım, özellikle şemsiyeyi dimdik tutmak ve kitabı da diğer elimde tutmak. Tam 20 gün olmuştu fakat yine de iyice iyileşmemişti, belki deri kaynamıştı fakat sinirsel olarak eski haline gelmemişti elim.
Elektrik çarpıyormuş gibi zıplıyordum yanlış bir hareket yapınca. Bu sol başparmak var ya hani, orada onun iç tarafında, dıştan içe 1. boğumdan biraz yukarısından doğru, arka taraftaki başparmak arka kemiğine kadar gelmeden kesmiştim. Bu elin ön tarafındaki başparmağa giden damar çok fena halde kesilmişti, öyle ki, ben bu parmağımı kestikten sonra parmağımı komple hissetmemiştim. Hayatımda hiç böyle derin bir kesik almamıştım ve hiç böyle korkmamıştım. Ne biçim karıncalanıyordu öyle parmağım ve parmağımın ucu... Şu teneke kutusuna sinirlenmiştim, tam açamamıştım, hiç açamamak ya da açmayı becerememek değil, yarısına gelmişti ama elim de yağlandığı için tam açamıyordum, bir taraftan konserveyi tutup bir taraftan çekemiyordum yağdan dolayı. Fakat tamamen çektiğimde ise, hem konserve tamamen açılmıştı, fakat elime baktığımda elim de fena halde kesilmişti. "Aa, hemen bir yara bandı yapıştırayım" diye iki elimde koşturmak üzere hamle yapmışken, baş parmağımı hareket ettiremediğimi farkettim. Ne biçim kan aktı öyle ilk o anda.
Pişman oldum inat ettiğime, ne olacaktı ki yarım açılsaydı? Tabağa aktarırdım en kötü ama yapamadım. İnat işte. Her neyse, masraf çıkacaktı şimdi, zaten saat 3 te kahvaltı yapıyordum, epey zaman kaybediyor gibi hissediyordum, bir de şimdi bu elim ile uğraşacaktım. Hemen içeri koştum, tuvalet kağıdıyla sardım fakat, derinin epey kesildiğini farkettim. Damarı filan da kesip atmıştı. Doktora gitmek? Bilemiyordum ki. Son birkaç gündür intihar etmeyi de düşünüyordum aslında. Kanamaya bıraksa mıydım acaba? Zaten kimse beni önemsemiyordu. Önemseyebilecek gibi olanları da uzaklaştırmıştım bir şekilde. Biraz bu düşüncelerle vakit kaybettim. Belki haklı olabilirdim, bu kanamayla öldürme fırsatı pek karşıma çıkmazdı. Şu anda bunları yazarken ağlamaklı oldum. Çünkü gerçekten samimiydim intihar etmeyi istemekte. Sevdiğim herşey gitmişti etrafımdan, düşünce dünyamdan ve beynimden bile uzaklaşmışlardı anı olarak. HERŞEY. World of Warcraft, World of Warcraft' ın bana hissettirdikleri, oynarken hissetiklerim, normal hayatımdaki yeri, normal hayatıma etkisi, onun dışında kalan gerçekten insanların arasına karıştığım birkaç parça anı filan, hepsi gitmişti. Bunlar sayesinde yaşadığımı düşünmekteydim, yani yaşamaya belirli periotlar içerisinde yaşamaya tekrar karar verdiğimi düşünmekteydim. Şimdi bunlar yoktu. Yaşamaya karar vermeli miydim? Umursamadım o kadar. Düşük bir frekansta yaşardım işte, sağdan soldan gelenleri pek duymadan, içimden gelenleri de pek umursamadan, bir nevi ot misali yaşardım işte, bu da ölümden farksız sayılmazdı herhalde o anda benim için.Yavaş yavaş, hastaneye, polikliniğe gitmek üzere, elime tuvalet kağıdı sardım ve diğer elimde de tuvalet kağıdı rulosuyla evden dışarı çıktım. Bu elimin kesilme anısını daha sonra yazarım herhalde, günüme devam etmek istiyorum.
Yolda yürüyordum elimde şemsiye, ve diğer elimde kitap ile. Kitabım biraz ıslanmaktaydı ama çok da sorun değildi. Metroya inen merdivenlere geldim nihayet, metroya binmeden az önce aramayı düşündüm ve merdivenlerden aşağı indim. Karta para yüklememe gerek kalmadı çünkü 2 lira para vardı içinde, 1 lira küsür parayı metroya kullandı ve geçtim. Bir adet merdiven daha indim, bir adet yürüyen merdiven daha yani. Metroya gelmiştim, telefonumu cebimden çıkarırken az daha telefonumu raylara düşürme tehlikesiyle karşılaştım. Şimdi düşündüm de, bir de raylara düşseydi, elimin sakatlığı yüzünden de çıkamasaydım yukarı. Epey ilginç olurdu. Her neyse, ablamı aramaya yeltendim fakat yer altı olduğu için arayamadım. Bunu düşünememiştim, şimdi anca oraya varınca arayabilecektim dolayısıyla bekleyecektim. Neyse, metroya bindim.İnsanlar indi tabi önce, sonra da ben bindim. Oturma yerlerinden, yaklaşık 6 lı olan oturma yerinden bana göre o an en soldaki tarafa oturdum. Sonra kulaklığımı çıkarıp, bu metro ortamına çok uyduğunu düşündüğüm Kent grubundan Röd albümünü Taxmannen parçasından açtım. Buraya müthiş senkronize oluyordu ya da bana öyle geliyordu, burada hep bunu dinlemeyi severdim, metroda yani.
Şarkının yarısında filan, kitabımı da açtım okudum biraz. Helena dan filan bahsediyordu, hiçbirşey anlamıyordum ama hoşuma gidiyordu. Forkalitler mi ne vardı, bu Mefisto'nun bile o anda korktuğu yaratıklar galiba. Onlardan bahsediliyordu. Sonra bir Yunan Tanrısı'ndan bahsetmeye de başladılar, sonra konuştular onunla vesaire. Öyle zaman geçirdim. Sjukhus parçasına geldiğinde iniyordum, fakat kulaklığımı direk çıkardım ve kendimi dışarı attım. Sonra özgürlük! Gerisini daha sonra yazmak istemekteyim
Kaydol:
Yorumlar (Atom)